Kötülüğe iyilikle karşılık vermek

Mehmet EVREN

Kötülüğe iyilikle mukabele etmek veya karşılık vermek, belki ilk etapta insanın aklına ters geliyor olabilir. Yazının başlığıyla ilgili farklı tefsirlerden faydalanmaya çalışırken konu beni hayli düşündürdü. Şöyle bir nefsimi yokladım, dinledim; baktım, nefsim de aynı tepkileri veriyor. Birileri sana kötülük yapacak, sen ona iyilik edeceksin, onun yüzüne tebessüm edeceksin veya ona hiçbir şey söylemeyeceksin. Belki, insanın hayatında karşılaştığı en zor şeylerden biridir. Fussilet Suresinin 34 ve 35. ayetlerin manalarını okurken bana çok ilginç geldi. Bu nasıl bir şey acaba? Kendimde uygulaya bilir miyim? Derken bir müddet uygulamak için kendimi zorlamaya çalıştım. Nefis böyle bir şeyi bir türlü kabullenmek istemiyor tabi. Olmaz öyle şey! Biri sana kötülük edecek, sen susacaksın veya ona hiçbir karşılık vermeyeceksin. Bu asla kabul edilemez bir şey!.. diyerek sürekli olumsuz telkinlerde bulunuyor. Nefis, insandaki “zevke mübtela kör hisleri” kullanarak aleyhte olan her şeyi lehte gösterip, tabiri caizse sürekli insanın ayağını kaydırmaya çalışıyor. Evet, nefis böyle bir şey işte!.. Çünkü nefsin görevi bu…

Peki, ne yapmalı? Aslında yapılacak şey belli. Son derece önemli prensipleri ihtiva eden Fussilet suresinin 34. ve 35. Âyetlerin öngördüğü ahlâki ölçülere kulak verip, uygulamak için biraz çaba sarf etmektir.

O halde ayetlerin bize verdiği tavsiyeleri dinlemeye ne dersiniz? “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel olan davranışla sav; o zaman bir de göreceksin ki seninle aranızda düşmanlık bulunan kimse kesinlikle sıcak bir dost oluvermiş!” [1] “Bu sonuca ancak sabırlı olanlar ulaşabilir, yine buna ancak (hayırdan yana) büyük pay sahibi olanlar ulaşabilir.” [2] denilmektedir.

Zemahşerî, kötülüğün en güzel davranışla savılmasını şöyle açıklar: “Biri sana kötülük ettiğinde onu affetmen bir iyiliktir; ama bundan da iyi olanı, onun sana yaptığı kötülüğe iyilikle karşılık vermendir... Eğer bunu yaparsan bir de bakarsın ki, amansız düşmanın sıcak bir dost haline gelivermiştir.”[3] Râzî, âyetin diğer eklerini de dikkate alarak buradaki iyilik ve kötülüğün özellikle şu manalara geldiğini belirtir: İyilikten maksat, Resûlullah’ın insanları hak dine davet etmesi, inkârcıların küstahça davranışlarına sabretmesi, intikam peşinde koşmaması, kötülüğe kötülükle karşılık vermemesidir. Kötülükten maksat ise putperestlerin, “Bizi çağırdığın şeylere karşı kalplerimiz kapalıdır.” [4] “Bu Kur’an’a kulak vermeyin, okunurken gürültü yapın”[5] gibi ifadeleriyle sergiledikleri aşağılık davranışlardır. Âyette bir bakıma şöyle buyrulmuş olmaktadır: “Ey Muhammed! Sana yakışan davranış iyilik, onlara yakışan da kötülüktür. İyilikle kötülük bir olmaz; yani eğer sen iyilik yaparsan dünyada hürmeti, âhirette de sevabı hak edersin; onlar da (kötülükleri sebebiyle) bunun tersini hak ederler. Şu halde onların kötülüklere yönelmeleri senin iyiliğini sürdürmene engel olmamalıdır... Onların barbarca ve câhilce hareketlerini bütün tutumların en güzeliyle savmaya bak; eğer onların kötü huylarına karşı sabrını ısrarla sürdürür, terbiyesizliklerine öfkeyle, verdikleri zararlara eza ve cefa ile karşılık vermezsen bir gün gelir onlar da kendi kötü huylarından dolayı utanır, o çirkin davranışlarını da artık terk ederler”[6]

Hz. Âişe, annemize Hz. Peygamber’in (asm) ahlâkını sorduklarında Onun ahlâkının Kur’an ahlâkı olduğunu bildirmiştir.[7] Kur’ân-ı Kerîm; Resûlullah’ı Müslümanlara bir model olarak gösterdiğine göre[8] her Müslümanın kötülüğe en güzel şekilde karşılık vermesi, ahlâkî bir görevdir. Buna göre âyet, bütün Müslümanlar için bir ahlâk ilkesi koymaktadır. Fussilet Suresi 35. Âyetin ifade tarzından da bu anlaşılmaktadır. Bu âyette ayrıca kötülüğe iyilikle karşılık vermenin, nefse ağır geldiğine, ama aynı zamanda yüksek bir ahlâkî hedef olduğuna da işaret edilmekte, bu hedefe ulaşmanın birinci şartının da sabır olduğu belirtilmektedir. Ayetteki “büyük pay sahibi olanlar” anlamına gelen ifade, ilave olarak sabrın yanında onu destekleyici mahiyetteki ahlâkî ölçülerle bezenmiş olanları ifade etmektedir.[9]

Kötülüğe iyilikle karşılık vermenin düşmanlıkları sıcak dostluklara çevireceği yönündeki açıklama, ahlâk psikolojisi ve toplumsal barış açısından da son derece önemli bir gerçeği ortaya koymaktadır. Şüphesiz insanların bazı kötülüklerini hukukî müeyyidelerle önlemek mümkündür; ancak hiçbir toplumu sadece bu yaptırımlarla uzun süre ayakta tutmanın, hele bu yolla insanlar arasında dostluk ve kaynaşma sağlamanın, kalıcı toplumsal ilişkiler kurmanın mümkün olmadığı hemen bütün siyaset ve hukuk felsefecileri tarafından kabul edilmektedir. Özellikle şahsî özgürlüklerin öne çıkarıldığı yönetimlerde bu özgürlüklerin anarşiye dönüşmemesi için hakkına razı olmak, bağışlamak, yardımlaşmak, sıkıntıları paylaşmak vb. feragat örneği davranışların geliştirilmesine, bunun için de insanların bu yönde eğitilmelerine büyük ihtiyaç vardır. Bu yapıcı davranışların en ileri derecesi, kişinin kendisine yapılan bir kötülüğü cezalandırması mümkün olduğu halde bunu yapmak yerine bağışlama yolunu seçmesi, hatta kötülüğü iyilikle karşılama erdemini gösterebilmesidir. İslâm ahlâkında bu erdemin adı hilimdir. Nitekim İbn-i Atiyye âyetteki kötülüğe iyilikle karşılık vermeyi öğütleyen kısmın, “bütün ahlâk güzelliklerini ve hilim çeşitlerini” kapsadığını belirtir. Selâm verme, öfke duygusunu bastırma, alacak-verecek ilişkilerinde kolaylaştırıcı olma gibi güzel davranışları bu çerçevede değerlendirdikten sonra Abdullah bin Abbas’ın şu sözünü aktarır: “Mümin kişi bu faziletli işleri yaparsa Allah onu şeytanın tesirinden korur, düşmanının dahi ona saygı duymasını sağlar.” [10] Bu açıdan bakıldığında Hz. Peygamber’in (asm) feragate dayalı ahlâkî tutumu ile siyasî ve sosyal başarıları arasında kesin bir ilişkinin bulunduğu görülür.

Kur’ân-ı Kerîm’in affetme, kötülüğe iyilikle karşılık verme gibi öğütleri şahsî hakların ihlâliyle ilgili olup kamu haklarını kapsamadığı bizzat Hz. Peygamber’in uygulamalarından anlaşılmaktadır.[11] Daha sonraki Müslüman devlet ve hukuk adamlarının görüş ve uygulamaları da bu yönde olmuştur.

Yapılan iyiliğe karşı herkes iyilikte buluna bilir; ama asıl olan yapılan kötülüğe, iyilikle karşılık vermektir. İşte Fussilet Suresi; “kötülük yapanların, bilgisizlik ve cahilliklerinden dolayı işledikleri kötülükleri sen, en güzel bir yolla başından sav. Çünkü eğer sen, onların defalarca tekrarladıkları ve alışkanlık haline getirdikleri kötülüklerine sabreder, onlara zarar vermeden, öfkeyle karşılık vermezsen, yaptıkları kötülüklerinden utanmaya başlar ve zamanla kötü alışkanlıklarını terk ederler.”[12]

Kuran-ı Kerim insanlığa gönderildiği için; topluma zarar vermeden ve yara açmadan tedavi metotlarını kullanır. Onun için ağırlıklı olarak yapıcı, teşvik edici ve sakındırıcı bir üslup kullanır.

Eğer insanlardan biri sana söz veya fiille bir kötülükte bulunursa ve eğer bu, senin üzerinde hakkı bulunan akrabalarından veya yakın arkadaşlarından bir kimse ise, ona iyilikle karşılık ver. Eğer seninle ilişkisini kesmişse, onunla ilişkini devam ettir; eğer sana haksızlık etmişse, onu affet; eğer gıyabında veya yüzüne karşı hakkında kötü konuşmuşsa, ona karşılık verme; aksine onu affet, güzel ve yumuşak sözle cevap ver. Eğer seninle konuşmaz ve senden uzaklaşırsa, onun arkasından kötü konuşma ve ona selam gönder. Çünkü eğer onun yaptığı kötülüğe iyilikle karşılık verirsen büyük faydalar elde edersin.[13] Yüce Allah, bu faydalardan birini şöyle açıklar: “O zaman, (görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki (sana) sıcak bir dost oluvermiştir.”[14]

Kur’an’ın öngördüğü bu metotla; kızgın, öfkeli, ne dediğini bilmeyen bir kimseye tatlı ve güzel bir söz, onun öfkesini dindirmekte, kızgınlığını gidermekte ve aklını başına getirmektedir. Çoğu defa yaptıklarından ve söylediklerinden utanç duymakta ve özür dilemektedir. Hâlbuki kendisine aynı karşılık verilseydi, öfkesi daha da artacak, hayâsını tamamen bir kenara bırakıp daha fahiş sözler sarf edecek ve günah bataklığına daha fazla batacaktı.[15]

Cenab-ı Hak Fussilet suresinden başka surelerde de benzer misaller vermektedir:

“Onlar ki (Allah'ın emirlerine uygun olarak yaşayan kimseler), bollukta ve darlıkta (Allah için) harcarlar, (kızdıkları zaman) öfkelerini yenerler ve insanların kusurlarını bağışlarlar. Şüphesiz Allah iyilik yapanları sever.”[16]

“Onlar (Allah'ın emirlerine uygun yaşayan kimseler), çirkin bir şey yaptıkları veya kendilerine kötülük ettikleri zaman Allah’ı hatırlar ve hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki? Onlar, yaptıklarında bile bile ısrar etmezler.”[17]

Yüce Allah bu âyetlerde İslâm’da ideal ahlâk tipi olan Allah'ın emirlerine uygun yaşayan kimselerin, “takvâ sahibi olan insanların” ahlâkî nitelikleri sayılmaktadır. Bunlar her durumda cömert olmak, öfkelerini yenmek, insanları bağışlamak, kendi hatalarını kabul etmek ve bundan vazgeçmek gibi nitelikleri taşıyan kimselerdir. Bu özellikler, ancak ihtirasları ve bencil duyguları karşısında hürriyetine kavuşmuş üstün ruhlu ve karakterli insanların özellikleridir.

Peki, takvâ sahibi olanlar kimlerdir? “Bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcayan, öfkelerini yenenler, insanları affedenlerdir. Allah işini güzel yapanları sever.” Yani işlerini doğru ve düzgün yapanlar, Allah katında sevilen kimselerdir. Allah âhirette onların karşılığnı verecektir.[18] Peygamber Efendimiz (asm) ise; “Asıl pehlivan güreşte rakibini yenen değil kızdığı zaman öfkesine hâkim olan kimsedir” buyurmaktadır.[19]

Bediüzzaman’ın bu konudaki açıklamaları ise şöyledir:

“Adâvet (düşmanlık) etmek istersen, kalbindeki adâvete adâvet et, onun ref'ine (yoketmeye) çalış. Hem en ziyade sana zarar veren nefs-i emmârene (kötülükleri yapmaya zorlayan) ve hevâ-i nefsine (nefsin aruzularuna) adâvet et, ıslahına çalış. O muzır (sana zarar veren) nefsin hatırı için mü'minlere adâvet (düşmanlık) etme.”

Ayrıca, Bediüzzaman hazretleri başka bir alternatif daha sunuyor. Olur ya insan illa düşmanlık etmek ister veya o düşmanlık duygusunu tatmin etmek ister. O zaman “Eğer düşmanlık etmek istersen, kâfirle, zındıklar (dine karşı olanlar) çoktur; onlara adâvet (düşmanlık) et. Evet, nasıl ki muhabbet (sevilme) sıfatı muhabbete (sevilmeye) lâyıktır. Öyle de, adâvet hasleti, (düşmanlık duygusu) her şeyden evvel kendisi adavete (düşmanlık edilmeye) lâyıktır.” diyerek duyguların nerede ve nasıl kullanılması gerektiği konusunda da bir yol gösteriyor. Hemen akabinde: ”Eğer hasmını mağlûp etmek istersen, fenalığına karşı iyilikle mukabele et (karşı koy). Çünkü eğer fenalıkla mukabele edersen, husumet tezayüd eder. (düşmanlık artar) Zahiren (görünürde) mağlûp bile olsa, kalben kin bağlar, adâveti idame (düşmanlığı devam) eder. Eğer iyilikle mukabele etsen (karşılık versen), nedâmet eder (pişmanlık duyar), sana dost olur. Ayetin hükmüne göre, mü'min olmanın gereği, kerîm (cömert) olmaktır. Senin ikramınla (bağışlamanla) sana musahhar olu. Yani sana boyun eğer kötülük yapmaktan vaz geçer. Zâhiren leîm (kötü huylu) bile olsa, iman cihetinde kerîmdir (üstündür). Evet, fena bir adama "İyisin, iyisin" desen iyileşmesi ve iyi adama "Fenasın, fenasın" desen fenalaşması çok vuku bulur. Öyle ise, "Boş sözlerle, çirkin davranışlarla karşılaştıkları zaman, izzet ve şereflerini muhafaza ederek oradan geçip giderler." [20]

"Eğer onları affeder, kusurlarına bakmaz ve bağışlarsanız, şüphesiz ki Allah da çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir."[21] gibi desâtir-i kudsiye-i Kur'âniyeye (Kur’an’ın kudsi ölçülerine) kulak ver. Saadet ve selâmet ondadır.[22]

Yine Mü'minûn Suresinde, Yüce Allah: “Sen kötülüğü en güzel bir şekilde sav. Onların yakıştırdıkları şeyleri biz çok iyi biliyoruz.”[23] “Bu âyet insanların günlük hayattaki ilişkileri ile ilgili genel bir düzenlemeye gitmekte, kalıcı ve sürekli bir ahlâk kuralı koymakta; kötülüğün bir başka kötülükle değil, kötülüğün iyilikle savılmasını öğütlemektedir. Ancak bu bir zorunluluk değil tavsiyedir, zorunlu olan hakkını alırken haksızlığa sapmamak, kötülüğe karşılık verirken adalet sınırını aşmamaktır.”[24]

Yüce Allah; ayette Peygamber Efendimize şöyle emrediyor: "Ey Resulüm! Kötülüğü, daha güzel olan bir karşılık ile defet." Ey Resulüm! "Ben onların neler söylediklerini, neler yakıştırdıklarını, neler sıraladıklarını, ne kadar yalan yanlış konuştuklarını en iyi şekilde biliyorum.  Ama sen yine, onların kötülüklerine daha iyi bir karşılık ver ve kötülüklerini defet."buyuruyor.

Rabbimiz burada, sosyal hayatın içinde yaşayan insanlar olarak ilk etapta aklımızın alamadığı bir metotla karşı taraf bize bir kötülük yapacak, biz ise onlara bir şey demeden  daha iyi bir karşılık vererek o kötülüğü defedeceğiz. Yüce Allah bu kuralı Peygamber Efendimize emrediyor. Peygamber Efendimize emrettiği şey bizim için de geçerlidir. 

Aksi takdirde insan kendisine yapılan muameleye göre davranır. Yani yumruğa yumruk, dişe diş. Düşmanlığa düşmanlık.  Böyle bir hareket tarzı düşmanlığa son vermez, bilakis devam ettirir.  Anadolu'nun bazı bölgelerinde kötü adet haline gelen kan davalarında olduğu gibi.

"Onlar, bizim kabileden birisini öldürdü. Biz de onların kabilesinden kim olursa olsun, çocuk, delikanlı, gelin, masum fark etmez öldürelim." düşüncesi yanlışı yanlışla gidermeye çalışmaktır.  Böyle bir düşünce ise daha büyük yanlışlar getirebileceği göz ardı edilmemelidir.

Bu tarz olumsuzlukların elbette bir çaresi ve ilacı vardır. Çünkü bu sosyolojik ve psikolojik bir hastalıktır. İslam Dini bunları önlemenin çarelerini bizlere sunmuştur.

Bunlardan biri, selamlaşmaktır. Selâm aradaki kin, kızgınlık ve düşmanlıkları yatıştırır. Onun için peygamber Efendimiz (asm) “Selamı aranızda yayını” buyumuş.

Yeri gelmişken Rahmetli Esat Coşan hocanın yaşadığı bir hatırasını nakletmekte fayda var:

“Kötü huylu bir komşumuz vardı sürekli içerdi. Onu görünce hemen tepem atardı, kızıyordum. Çünkü o da beni görünce tepesi attığı belli oluyordu. Birbirimize soğuk davranıyorduk. Onun için içimden selâm vermek de gelmiyordu. Onun da tabi bana karşı duyguları aynıydı.

Bir gün kayınpederimle (aynı zamanda hocamdı Zahid Kotku efendi) eve gidiyorduk. O adamla yine birbirimizle yüzyüze geldik.  Hocamız, bu adama "E's-selamu aleyküm ve rahmetullah" diyerek o güzel yüzüyle bir güzel selam verdi ona. Adam hiç ummuyordu birden adeta sallandı, sarsıldı. "Ve aleyküm selam ve rahmetullahi ve berekatühü hocam." dedi. Mevlevi bir usulle, bir güzel selam verdi. "Çok teşekkür ederim." dedi ve yanımızdan geçti gitti.

Ben düşündüm kaldım. Allah, Allah! Bir selamın tesirine bak. Ve demek ki ben yanlış yapıyormuşum. Ben ona düşmanlık beslemekle kendimi haklı sanıyormuşum. Demek o yol doğru değilmiş. Doğru olan buymuş.

Kötülüğü daha güzel olan bir şeyle def edince o zaman kötülük def oluyor, iyiliğe dönüşüyor. O selamdan sonra onunla ahbap olduk ve ahbaplığımız devam etti. Bayramlarda birbirimize gitmeye başladık.  Biz dindar olduğumuz için İslam Diniyle ilgili bizi birbirimize yakınlaşacak sözler söylemeye başladı.

Atalarımızın da bu ayetten aldıkları derse binaen söyledikleri güzel bir sözleri var: "Kötülüğe kötülükle mukabele her kişinin kârı, kötülüğe iyilikle mukabele er kişinin karıdır.” Kötülüğe iyilikle mukabele etmek her kişinin karı değil yani herkes yapamaz. Ancak er kişi, iyi yetişmiş, olgun ve kâmil kişi kötülüğe iyilikle mukabele eder. Ve böylece kötülüğü söndürür ve defeder.

Ayette de "İyi olan bir jestle, tavırla, davranışla kötülüğü defedin." diyor.  Sonuç olarak, def edilmek istenen kötülük ancak iyilikle def edile bilir.[25]

Kötülüğe karşı af ve iyilikle ıslah edilişe dair Kur’an-ı Kerimden yaşanmış örnekler

Kötülük yapanların af ve iyilikle ıslah edilişine dair Kur’an-ı Kerim’de yaşanmış birçok örnekler vardır. Bu örneklerin en güzellerinden biri, Yusuf’un (a.s.) kardeşlerine olan hoşgörüsüdür: Yakub (a.s.) on iki oğlu içinden en çok Hz.Yusufta (a.s.) kendi manevî özelliklerini görmüş, bu nedenle diğer çocuklarından daha çok ona gönlü meyletmişti. Bu hâl, kardeşlerinde ona karşı kıskançlık duygularının uyanmasına sebep olmuştu. Hatta kardeşleri, Hazreti Yusuf’u öldürmeye karar verdiler ve onu bir kuyuya attılar.

Yusuf (a.s.) oradan geçmekte olan bir kervan vasıtasıyla kuyudan çıkarıldı. Mısır’a götürülüp köle olarak satıldı. Yaşadığı pek çok ağır imtihandan sonra zaman içinde Mısır’ın maliye bakanlığına kadar yükseldi. Kıtlık yıllarında yiyecek dağıtıyordu. Kardeşleri de yiyecek istemeye geldi. Hazreti Yusuf, kendini kardeşlerinden gizledi. İsteseydi, onlardan rahatlıkla intikam alabilirdi. Fakat onları ne kınadı ne de cezalandırdı. Aksine onlara büyük iyilik ve ikramlarda bulundu. Gördükleri bu iyilik karşısında onlar da: “Sen Yusuf’sun, Allah hakikaten seni bizden üstün kılmış.” diyerek büyük bir mahcubiyet içerisinde gerçeği itiraf etmek zorunda kaldılar. Yusuf (a.s.) da onlara: “Bugün size (eski yaptıklarınız sebebiyle) hiçbir başa kakma ve ayıplama yok! Allah sizi affetsin! Şüphesiz O, merhametlilerin en merhametlisidir.”[26] diyerek peygambere yakışır bir tavır sergiledi.

Mekke fethinde benzer olayın yaşanması

Hz. Yusuf’un (as) yaşadığı olayın bir benzeri de Mekke fethedildiği gün Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm yaşamıştır. Yıllarca Müslümanlara olmadık zulümlerle âdeta kan kusturan ve terör estiren Mekkeli müşrikler, o gün Müslümanların eline düşmüştü. Efendimiz’in (asm) mübârek ağzından çıkacak bir emir, hepsinin hak ettiği cezâyı bulması için yeterliydi.

Efendimiz Kâbe’de toplanmış olan Mekkelilere:

“–Ey Kureyş topluluğu! Şimdi benim, sizin hakkınızda ne yapacağımı sanıyorsunuz?”  Kureyşliler hep bir ağızdan:

“–Biz Sen’in hayır ve iyilik yapacağını umuyoruz; «Hayır yapacağını düşünüyoruz!» deriz. Sen, kerem ve iyilik sâhibi bir kardeşsin! Kerem ve iyilik sâhibi bir kardeş oğlusun!..” dediler.

Bunun üzerine Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm:

“–Ben de Hazret-i Yûsuf’un kardeşlerine dediği gibi; «…Size bugün (eski yaptıklarınız sebebiyle) hiçbir başa kakma ve ayıplama yok! Allah sizi affetsin! Şüphesiz O, merhametlilerin en merhametlisidir.»  diyorum. Haydi, gidiniz, artık serbestsiniz!”[27]  buyurdu.

Bu muhteşem af, merhamet ve fazîlet karşısında Mekkelilerin kalplerindeki kin ve husûmet eriyip gitti; onun yerine, sevgi, dostluk ve samîmiyet geldi. Gönülleri İslâm’a ısınan nice insan, hidâyet şerefine nâil oldu. O gün Mekkeliler üzerinde âdeta şu âyet-i kerîmenin hakîkati tecellî ediyordu:

“…İyilik ve kötülük bir değildir. Sen kötülüğü en güzel bir tarzda önlemeye çalış. O zaman (göreceksin ki), seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan, sıcak bir dost oluvermiştir.”[28]

Gerçekten de insanoğlu, dâimâ iyilik ve ihsâna mağluptur. İyilik ve ihsan, en şirret bir düşmanı bile ıslah etmeye kâfidir. Onun için Peygamber Efendimiz (asm): “Cenâb-ı Hakk her şeyde ihsanı (iyiliği) yazmıştır.” Buyurmuşlardır. Bu manada Hz. Ali’nin (radıyallahu anh) "İnsan iyiliğin kölesidir. İyiliğe iyilikle karşılık vermek ise kölelikten azad olmaktır." Benzer sözleri son derce manidardır.

Kötülüğe İyilikle Mukabele Etmenin Başka Örnekleri

Kötülüğe iyilikle karşılık vermek, nefse ağır gelen en zor şeylerden biridir. Yüce Allah’ın rızasını isteyen kimse, nefsine baskı yapar ve kendisine kötülük edene iyilikle karşılık verir. Kur’anda belirtildiği gibi böyle davranmak Allah’ın emridir.

Ukbe bin el-Cüheyni’den (ra): “Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, bana buyurdu ki: ‘Ey Ukbe, sana dünya ve ahiret ehlinin ahlakının en üstününü haber vereyim mi? Senden sıla-yı rahimi kesene, sen sıla-yı rahim yap; seni mahrum edene sen ver; sana zulmedeni affet.”[29]

Nefis ateş, kalp ise su gibidir. Nefis kızınca harareti yükselir, ona kızgın bir nefisle karşılık verildiğinde ateşe ateşle karşılık verilmiş olur. Bu durumda iki nefis de azar ve kontrolden çıkar. Alevlenen ateşin nereyi yakacağı bilinmediği gibi öfkeli insanın da ne yapacağı kestirilemez.

Böyle bir durumda sevinen tek taraf şeytandır. Bu tür kızgınlık anlarında taraflar geri adım atmalı, susmalı, hatta birbirlerinden özür dilemelidir. İbn Müseyyeb (radıyallahu anh) şöyle anlatmıştır: “Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) sahabeleriyle otururken, bir adam Ebu Bekir (radıyallahu anh)'ı üzecek sözler söyledi. Hz. Ebu Bekir ses çıkarmadı. Adam biraz sonra tekrar kırıcı sözler söyledi. Hz. Ebu Bekir yine sustu. Üçüncü defa aynı sözleri söyleyince, Hz. Ebu Bekir (ra) karşılık verdi, bunun üzerine Resulullah (asm) ayağa kalktı. Ebu Bekir (ra): ‘Bana kırıldın mı? Ya Resulallah!’ deyince, Resulullah (asm) şöyle buyurdu: “... “Gökten bir melek indi. Sana kötü laf söyleyeni yalanlıyordu. Sen karşılık verince melek gitti, yerine şeytan oturdu. Ben de şeytanla oturacak değilim. Onun için kalktım”.”[30] Buyurdu.

Kötülüğe kötülükle karşılık vermek, Peygamberimizi ve melekleri hoşnut etmezken şeytanı sevindirmiştir. “Bir yolculuk esnasında Efendimiz (asm) bir ağacın dibinde istirahat ederken, düşman ordusundan Gavres adında bir kimse gizlice yanına yaklaştı, elindeki kılıçla Hz. Peygamber (asm)’i uyandırdı:

- Şimdi seni benim elimden kim kurtaracak? Dedi. O hiç telaşsız:

- Allah, dedi. Adamın eli titremeye başladı, kılıç düştü. Bu sefer Efendimiz kılıcı alıp: --Şimdi seni benden kim kurtaracak? Diye sordu. Gavres:

- Ya Muhammed! Burda bir iyi var bir de kötü; sen iyiliği seç, dedi. Hz. Peygamber de (asm) her zamanki gibi iyiliği seçerek onu affetti. Adam:

- Ver elini sana biat edeyim, deyip Müslüman oldu. Efendimiz kavmine dönmesine müsaade etti.

Gavres, kavmine varınca:

- Vallahi ben insanların en sevimlisinin yanından geliyorum, dedi.”[31]

Hadis-i şerifte de belirtildiği gibi en azılı düşman, yaptığı kötülüğe karşı Efendimizin gösterdiği iyilik karşısında eriyip bitmiş ve bir anda canını onun uğrunda feda edecek derecede bağlanmış ve onu nefsinden daha çok sevmiştir. Madem bizler de onun ümmetindeniz, o halde Hz. Peygamber (asm) gibi kötülüğe iyilikle karşılık vermeyi kendimize adet ve şiar edinmeye çalışalım ki, Yüce Allah da bizi sevsin.

O halde, Fussilet Suresinin 34. Ayetin mealini tekrar hep birlikte hatırlayalı mı?

“İyilik ve kötülük bir değildir. Sen kötülüğü en güzel bir tarzda önlemeye çalış. O zaman (göreceksin ki), seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan, sıcak bir dost oluvermiştir.”

Kaynakça

[1] Fussilet Suresi; 34

[2] Fussilet Suresi; 35

[3] III, 392

[4] Fussilet Suresi 5. Ayet

[5] Fussilet Suresi 26. âyet

[6] (XXVII, 126-127). Tefsir (Kur'an Yolu)

[7] Müslim, “Müsâfirîn”, 139

[8] Ahzâb 33/21

[9] (İbn Âşûr, XXIV, 295).

[10] (V, 16).

[11] Buhârî, “Menâkıb”, 32; “Hudûd”, 10, 12; Müslim, “Hudûd”, 8, 9; “Fezâil”, 77); Kaynak : Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 708-710

[12] Er-Razi, “Tefsiru’l-kebir”, 27/127.

[13] Abdurrahman es-Sa’di, “Tefsiru’l-kerimu’rrahman fi tefsiri kelami’l-mennan”, 6/577

[14] Fussilet, 41/35. 

[15] Fussilet Sûresi ışığında Davetçi Eğitimi Yazan: Dr. Hamed b. Nasır b. Abdurrahman elAmmar Türkçeleştiren: Mehmet Ali Kara

[16] Âl-i İmrân Suresi 134

[17] Âl-i İmrân Suresi 135

[18] Ebû Dâvûd, “Edeb”, 2-3; Müsned, III, 440.

[19] Buhârî, “Edeb”, 76, 102; Müslim, “Birr”, 107, 108

[20] Furkan Sûresi, 25:72.

[21] Teğabün Sûresi, 64:14.

[22] Yirmi İkinci Mektup Sayfa 377 Söz Basım Yayın

[23] Mü'minûn Suresi Ayet 96

[24] Kaynak: Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 42

[25] Âyet Tefsirleri 23/Mü'minûn, 96 - M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

[26] 12/Yusuf, 92 -3/Âl-i İmran, 133-134.

[27] Yusuf Suresi Ayet 92.

[28] Fussilet, 34

[29] Ahmed bin Hanbel, Hakim, Taberani

[30] Ebu Davud

[31] İbn Hişam

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (2)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.