Bismillahirrahmanirrahim
Cenab-ı Hak (c.c), Zuhruf Suresi 33-45. ayetlerinde meâlen şöyle buyuruyor:
33 . Hâlbuki insanlar (küfürde birleşen) tek bir ümmet olacak olmasaydı, Rahmân’ı inkâr edenlerin evlerinin tavanlarını ve üzerine çıkacakları merdivenleri gümüşten yapardık.
34 . Hem evleri için (gümüşten) kapılar ve üzerlerinde yaslanacakları koltuklar (yapardık).
35 . Ve (onlara) nice zuhruf (altın ziynetler verirdik). Hâlbuki doğrusu bütün bunlar, dünya hayâtının (geçici) menfaatinden başka bir şey değildir. Âhiret ise, Rabbinin katında takvâ sâhibleri içindir.
36 . Kim Rahmân’ın zikrini görmezlikten gelirse, (biz) ona bir şeytanı musallat ederiz de, o ona arkadaş olur.
37 . Hâlbuki şübhesiz onlar (o şeytanlar), bunları mutlakā (doğru) yoldan çıkarırlar da, (o kâfirler) gerçekten kendilerinin hidâyete erdirilmiş kimseler olduklarını sanırlar.
38 . Nihâyet (o kimse şeytanıyla berâber) bize geldiğinde (şeytanına): “Keşke benimle senin aranda, doğu ile batı arası kadar uzaklık olsaydı. Demek (sen) ne kötü arkadaşmış(sın)!” der.
39 . Hâlbuki (böyle demeniz) bugün size aslâ fayda vermez; çünki zulmettiniz; doğrusu siz, azabda ortak olan kimselersiniz.
40 . (Habîbim, yâ Muhammed!) O halde (îman hakîkatlerini duymak istemeyen) o sağırlara sen mi işittireceksin, yâhut (görmek istemeyen) o körleri ve apaçık bir dalâlet içinde bulunanları (sen mi) hidâyete erdireceksin?
41 . Şimdi (onlara azâb etmeden) seni (alıp) götürsek (vefât ettirsek bile), hiç şübhesiz biz onlardan intikam alıcılarız.
42 . Yâhut onlara va‘d ettiğimiz (azâb)ı sana (hayâtında) gösteririz; çünki şübhesiz biz, onların üzerine muktedir olanlarız.
43 . Artık, sana vahyedilene tutun! Muhakkak ki sen, dosdoğru bir yol üzerindesin.(1)
44 . Şübhesiz ki o (Kur’ân) senin için de kavmin için de elbette bir şereftir. Artıkileride (ondan) suâl olunacaksınız.
45 . Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize (onların ümmetlerine) de sor! Rahmân’dan başka ibâdet edilecek ilâhlar kılmış mıyız?
1- “O Zât (Hz. Peygamber asm), ümmîliğiyle (okur-yazar olmamasıyla) berâber, bir kuvvete mâlik (sâhib) değildi. Ne onun ve ne babalarının bir hâkimiyetleri sebkat etmemişti (görünmemişti); bir hâkimiyete, bir saltanata meyilleri yoktu.
Böyle bir vaziyette iken mühim bir makamda, tehlikeli bir mevki‘de, kemâl-i vüsuk (tam bir sağlamlık) ve itmi’nân (kararlılık) ile büyük bir işe teşebbüs etti. Bütün efkâr-ı âmmeye (bütün fikirlere) galebe çaldı, bütün ruhlara kendisini sevdirdi, bütün tabîatların üstüne çıktı.
Kalblerden bütün vahşet âdetlerini, çirkin ahlâkları kaldırarak, pek yüksek âdetleri ve gāyet güzel ahlâkları te’sîs etti. Vahşetin çöllerinde sönmüş olan kalblerdeki kasâveti (katılığı), ince hissiyâtla tebdîl ettirdi (değiştirdi) ve cevher-i insâniyeti izhâr etti (açığa çıkardı). Ve o bedevîleri, o vahşet köşelerinden çıkararak, evc-i medeniyete (medeniyetin zirvesine) yükseltti ve onları o zamâna, o âleme muallim yaptı. (...)
Acabâ o Zât’ın (ASM) şu mâcerâsı, onun mesleği hak ve hakîkat olduğuna delâlet etmezmi?” (İşârâtü’l-İ‘câz, 161-162)
(Hayrat Neşriyat, Kur'an-ı Kerim Meali)