Nail Yılmaz
GİRİŞ
İnsanın en temel meselesi, niçin yaratıldığını ve Rabbini hangi ölçüler içinde tanıyabileceğini idrak etmektir. “Kenz-i Mahfî” kavramı, bu arayışın merkezinde yer alan ve insanı marifetullah yoluna sevk eden kudsî bir hakikati ifade eder.
Allah’ın Zâtı mutlak surette idrak ve ihatadan münezzeh iken; isimleri, sıfatları ve fiilleriyle mahlûkat âleminde kendini tanıttırması, insan için bir marifet daveti hükmündedir.
Bu çalışma, enfüsî ve afakî burhanlar ışığı altında ve Risale-i Nur esasları muvacehesinde “Kenz-i Mahfî” meselesini Ehl-i Sünnet inancı çerçevesinde ele almayı amaçlamaktadır. Tenzih ile teşbih arasındaki denge korunarak, keşif ve tecellî kavramları vahyin rehberliğinde değerlendirilecek; insanın aczi ve ubûdiyeti merkeze alınacaktır.
Takip eden sahifelerde hedeflenen; Zât-ı İlâhiyye hakkında keyfiyet arayışına girmeden, İlâhî isim ve sıfatların tecellîleri üzerinden iman-ı tahkikîyi elde etmeya katkı sağlayacak sahih bir tefekkür zemini sunmaya çalışılacaktır.
Kenz-i mahfî
Canab-ı Hak, Zariat suresinde: وَ مَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَ اْلاِنْسَ اِلاَّ لِيَعْبُدُونِ yani "Cinleri ve insanları ancak bana iman ve ibadet etsinler diye yarattım"[1] buyuruyor.
Hz. Üstad bu âyetin tefsirinde âyetin evvelinde bulunan اُعْبُدُوا emri ilahisinin (İbn-i Abbas'ın tefsirini de naklederek) ibadetten kastedilen emrin bir manasının da insanları tevhide davet, yani Canab-ı Hakk’ı isimleri ve sıfatlarıyla bilmek ve tanımak olduğunu söylemiştir.
Muhyiddin-i Arabî ise bu âyeti şerh eden, كُنْتُ كَنْزًا مَخْفِيًّا فَخَلَقْتُ الْخَلْقَ لِيَعْرِفُونِى hadîs-i şerifinin beyanında: "Mahlûkatı yarattım ki, bana bir âyine olsun ve o âyinede cemalimi göreyim "[2] demiştir.
Hadis-in ikinci bir manası da (özetle): “Hadis-i şerifte geçen “Kenz-i mahfî ” tabirini esas alan bazı âlimlere göre: “Küntü kenzen mahfiyyen fehalaktü’l halkı liya’rifûni” den kastedilen mana “Bilinmeyen gizli bir hazine idim, bilinmek istedim, bilineyim diye halkı (kâinatı) yarattım demektir”.(Aclûnî, II, 132)
Bu sebeple âlimler hadiste geçen, “Gizli bir hazine idim” ifadesini, “Gizli bir hazineyim” şeklinde anlamak gerektiğini, buradaki “idim” kelimesinin zamanı ifade etmediğini önemle belirtmişlerdir.
Burada geçen “istedim, muhabbet ve bilinmek” kavramları mârifet kökünden geldiği için âlimler kâinatın yaratılışını ‘muhabbet ve mârifetle’ açıklamışlardır.[3]
Aslında, “Allah’ın bütün sıfatları ve isimleri gizli birer hazinedirler.’’ Çünkü Risale-i Nur Külliyatında esmâ-i İlâhiyenin “künuz-u mahfiyye (gizli hazineler)” olduğu sıkça nazara verilir. Bu hazinelerin gizli olmaları, zahiren görünmemeleri cihetiyledir. Fakat etrafımızda gördüğümüz her şey O, “Kenz-i mahfî’’ den haber vermektedir. Mesela:
- Bütün hayatlar Muhyî isminin hazinesinden,
- Bütün rızıklar Rezzâk isminin hazinesinden,
- Bütün şifalar Şâfi isminin hazinesinden,
- Bütün şekiller Musavvir isminin hazinesinden gelmektedir ve hakeza.
Yani Cenâb-ı Hak bu gizli hazinelerindeki cevherlerin bilinmesini, varlık âlemini yaratarak göstermiş ve buna da muhabbet etmiştir. Fakat bu bilinme isim, sıfat ve şuunatının Kâinatta tecelli etmesi şeklindedir ve O sadece bu yönden bilinir hale gelmiş, mutlak gayb olan ‘Zât-ı Akdesi’ itibariyle yine gizli bir hazine olarak kalmıştır.
(Devam edecek)
- Zâriyat Sûresi, 51: 56
- İşarat-ül İ'caz: 17
- d.i.a: 25. Cilt. Sh: 258