İnsan hayatını derinden ilgilendiren bir konudur nazar ve iki yönlü tecellisi vardır. Bir yönüyle insana olumlu tecelli eden ve olumlu davranışlara sevk eden; diğer yönüyle insana olumsuz tecelli edip olumsuz davranışlara sevk eden bir olgudur. Nasıl mı? İzah edelim.
Birinci nazar türü kâinattaki tüm varlıkları maddeci; materyalist gözle müşahede etme durumudur ki, insan hayatını büyük ölçüde olumsuz etkiler. Ateistlerin ve materyalistlerin bakış açıları böyledir. Onlar kâinattaki bütün varlıkları tesadüfe havale edip zulmet içinde yaşarlar. Hayat onlar için anlamsız ve ölünceye kadar eğlence ve malayani işlerle iştigal etme serüvenidir. Hayatı ana odaklayan (carpe diem) bu kesim, bütün hayatlarını nefsin ve hevanın cenderesi içinde geçirirler ve ölüm gelip çatınca da boş ve amelsiz bir ömür yüküyle Cehenneme sürüklenirler. Bunlar heva ve heveslerini; nefsin hayvanî arzularını biteviye tatmin etmek için çalışırlar. Adeta yaşamak için yemezler; yemek için yaşarlar. Bu tür insanlar, haram-helal demeden nalıncı keseri gibi bütün menfaatleri kendilerine yontarlar. Egoizmin şahikasında gezen bu tür insanlar başkalarının hayatlarını hiç hesaba katmayıp, onları sömürmenin yollarını ararlar.
Ateizmin cenderesinde sıkışan materyalist ve bencil insanlarda sosyal sorumluluk duygusu sıfıra yakındır ki, böyle olunca da asla empati yapmazlar. Hedefe ulaşmak için her şeyi mubah sayan bu tür insanlar başkalarının omuzlarında yükselirler. İşte bunların nazarları maneviyatta kördür. Gönül gözleri körleşmiş olan bu tür insanlarda merhamet, şefkat, acıma gibi duyguların zerresi bile mevcut olmaz.
Maddeci nazarla kâinata bakan bu materyalist ve ateist tipler, maneviyatta kör oldukları için kâinatta cereyan eden bütün faaliyetleri tesadüf oyuncağına bağlarlar. Perde arkasındaki görünmez dest-i kudreti idrak edemezler. Bunlarda İlâhî tecelliler hükümferma olamaz.
Yine kâinata materyalist ve tabiatçı nokta-i nazarla bakmak; yani mana-yı isimle bakmak, tefekkürü izale eder ve İlahi kudreti gönül gözüyle görünmez. Ancak kâinata mana-yı harfiyle; yani Allah hesabına bakmak insanda “Ehadiyet” sırrını inkişaf ettirir. İşte o zaman kâinattaki tüm mahlûkat anlam kazanır ve hikmet pırıltıları birer şems-i taban gibi parlarlar ve inkişaf ederler. Bu bağlamda, yani kâinata mana-ı harfiyle; yani Allah hesabına bakmak açısından Bediüzzaman hazretleri şöyle der:
“Semayı dinle; nasıl ‘Yâ Celîl-i Zülcemâl’ diyor. Ve arza kulak ver; nasıl ‘Yâ Cemîl-i Zülcelâl’ diyor. Ve hayvanlara dikkat et; nasıl ‘Yâ Rahmân, yâ Rezzâk’ diyorlar. Bahardan sor; bak nasıl, ‘Yâ Hannân, yâ Rahmân, yâ Rahîm, yâ Kerîm, yâ Latîf, yâ Atûf, yâ Musavvir, yâ Münevvir, yâ Muhsin, yâ Müzeyyin’ gibi çok esmâyı işiteceksin. Ve insan olan bir insandan sor; bak nasıl bütün Esmâ-i Hüsnâyı okuyor ve cephesinde yazılı. Sen de dikkat etsen, okuyabilirsin. Güyâ, kâinat azîm bir mûsıka-i zikriyedir; en küçük nağme, en gür nağamâta karışmakla, haşmetli bir letâfet veriyor.” (Said Nursi, Sözler, 24. Söz, s. 301-302.)
Bediüzzaman hazretlerinin burada işaret ettiği konu, kâinattaki bütün hadiseleri yüce Allah’ın isimleriyle ilişkilendirmektir. Meselâ baharda ağaçların çiçek açması Allah’ın Cemil ismi ve hatta Musavvir ismiyle tetabuk ediyor ve anlam kazanıyor. Yani bu muhteşem ve gelin gibi süslenen ağaçlar Ehadiyet sırrıyla Allah’ın sanatı olarak “Sani” ismiyle özdeşleşiyor. Bu şekilde her bir mahlûku ve hadiseyi Allah’ın isimlerine hamleden her neye nazar etse Allah’ın mührünü, tuğrasını, sikkesini müşahede ediyor.
Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Hakkın zikrettiği “Nurun ala nur” ifadesi ile, her mahluku ve her hadiseyi Allah’ın muhtelif isimlerine bağlayan bir insan, nur üstüne nur sırrına vakıf oluyor. Yani bir elmaya Ehadiyet sırrıyla bakan bir mümin, onda Allah’ın Rezzak ismini görüp bir nur kazanıyor. Aynı halde Bari ismini görüp diğer bir nur kazanıyor. Aynı halde Musavvir ismini görüp başka bir nur kazanıyor, rengine bakıp “Sıbgatullah” özelliğine odaklanıyor vs. Her bir isimde nur kazanarak “nur üstüne nur” sırrını inkişaf ettiriyor.
Bu sırra vakıf olan müminlere Cenab-ı Hak kendini ihsas ediyor ve böylelikle her neye nazar etse onda hakikat ve hikmet pırıltıları inkişaf ediyor. Böyle bir mümin her şeyde kaderin cilvelerini müşahede edip, “Vardır bir hikmeti” diyerek Allah’ın dest-i kudretine teslim oluyor ve “Men amene bil kaderi emine minel kederi” sırrıyla teselli buluyor.
Neticede, kâinattaki hadiselere ve mahlûkata materyalist ve felsefe gözlüğüyle bakanlar, gönül gözleri kör olan bakış açısıyla bakarak, her şeyi anlamsız hale getiriyorlar ve bütün imanî mevzuları inkâr ediyorlar. Ancak kâinattaki hadiseleri mana-yı harfiyle; yani Allah hesabına değerlendirenlerde Ehadiyet sırrı tecelli ediyor. Böyle bir gözlükle neye baksa Allah’a hamlediyor. Cenab-ı Hak da böyle müminlere “hikmet” sırrını tecelli edip mümin sıfatını kazandırıyor.