İrtibatlı İrade Gücü-1

Prof. Dr. Kenan ÖREN

İnsan, diğer hayat sahiplerinden farklı olarak ihtiyar ve cüz’i irade ile donatılmış muhteşem bir varlıktır. İhtiyar ve irade kavramlarını, bazı âlimler ikisi aynı manaya gelir demişler; bazıları ise ikisi birbirinin mütemmim cüzü; yani tamamlayıcı parçaları demişler. Bendeniz ise, bu iki kavramı ikincisi olarak anlıyorum. Yani ihtiyar, tercihler arasında seçme hakkı; irade ise seçileni intihap; yani istemek veya talep etme hakkıdır. Bu bağlamda insan, günlük hayatında bu iki unsuru kullanarak hayatın gidişatına yön vermektedir. Şöyle ki, insan ihtiyarıyla iyi olanları seçip intihap edip, cüz’i iradesini külli iradenin rızası dairesinde istimal ederse, hem dünya hayatı; hem de ahiret hayatını mamur etmiş olur. Bediüzzaman bunu, “Cüz’-i ihtiyârîden dahi vazgeçip, irade-i İlâhîyeye işini bırakma” şeklinde ifade eder. Böyle yapan bahtiyar insanlar, Allah’ın külli iradesiyle irtibatlı hareket ettikleri için, Allah’ın rızasını kazanmış olurlar ki, bu da onları “Emri bil maruf nehyi anil münker”; yani iyiliği emredip, kötülükten vaz geçirme ameliyelerine yönlendirir. Allah bu tür insanları, her işinde asan eder ve ilhamlarla ona iyiliklere ve hidayete nail eder. Aksi takdirde, yani cüz’i iradeyi, külli iradenin irtibatından mahrum hale getirenler ise, günlük işlerini nefis hesabına çalıştırırlar; böylece dünyevi ve uhrevi hasarete duçar olurlar. Cenab-ı Hak böyle yapanları "Ey haddi aşarak nefislerine karşı israf etmiş olan kullarım!” diye tasvir etmiştir. Bu tür insanlar hem dünya hayatında hem de ahiret hayatında asla huzur bulup mutlu olamazlar.

İrade, unsurları vicdan ile doğrudan ilintilidir. Vicdan, insanın gönlünde Cenab-ı Hak tarafından kodlanmış ahlâkî bir değerdir, bu değer ile insan ahlâkî uygun veya aykırı hüküm verme ve yargılama kabiliyetine sahiptir. Bir insan, hukuka veya kanuna uygun olsa da, ahlâk kuralına uygun olmayan bir fiili vicdanı sayesinde hisseder. Yani kanunen meşru sayılsa da; ahlâka uygun olmazsa, bunu ancak vicdan tespit eder ve haram fiil olduğunu insana telkin eder. İşte insan cüz’i iradesiyle kanuna uygun olanı değil de, vicdanın sesine kulak vererek ahlâka uyan tercihi irade etse, şerefli ve faziletli insan mertebesine çıkar. Aksi takdirde kanun yoluyla elde ettiği; ancak ahlâkî açıdan mahsurlu olan bir fiili irade ederse, faziletten mahrum insan mesabesine duçar olur. Meselâ bir insan, yalancı şahitlerle hakkı olmayan bir malı, kanun yoluyla elde etse, bu kanuna uygun olsa da; vicdana uygun değildir ve haram bir mala çökmüş olur ki, şerefini ve faziletine kaybetmiş olur.

İnsan cüzi iradesiyle birçok işi aynı anda yapamaz; ancak Allah külli iradesiyle aynı anda trilyonlarca işi yapabilir bir kudrete sahiptir. O’nun kudretine nihayet yoktur. Zira küllî irade: nihayetsiz işleri birlikte irade edip, uygulama imkânına sahip bir İlâhî iradedir. İnsan cüz’î iradesi ile aynı anda iki farklı şeyi irade edip uygulayamazken, Cenab-ı Allah, (cc) küllî iradesiyle, bütün işleri aynı anda uygulayabilmektedir. Bir taraftan gözle görülmeyen mikropları ya da mikroorganizmaların hakkı hayatını icra ederken, diğer taraftan fezadaki galaksileri çekip çevirebilmektedir. Bediüzzaman Cenab-ı Hakkın bu özelliğini Mesnevi Nuriye isimli eserinde şöyle tasvir eder: “Ve keza, kâinat bütün eczâsıyla beraber gayr-ı mütenahî eşkâl ve vaziyetlere kabiliyeti, ihtimali, imkânı varken bu şekl-i hâzıra girmesi, elbette bir Hâlık-ı Vâcibü’l-Vücudun ihtiyar, irade ve tercihiyle olmuştur.” Neticede cüz’î irade kabiliyeti nisbetinde cüz’î işleri irade edip uygulayabilmekte iken; küllî irade ise sonsuz işleri aynı anda irade edip uygulayabilmektedir. İşte insan, bu cüz’î iradesini Cenab-ı Hakk’ın küllî iradesine raptederse, yani irtibat fişini Allah’ın küllî iradesi ile irtibatlı hale getirirse, o zaman kâinat ve Cennet onun vatanları olur. Güneş, ay, dünya ve bütün varlıkları Rabbim bana musahhar etti ve benim için yarattı, diyebilir.

İnsan her halini cüz’î iradesiyle belirlemektedir. Hatta lisan-ı halini; yani vücut dilini de irade ve ihtiyarıyla belirler. Hani şöyle bir söz var; “Dervişin fikri neyse, zikri de odur,” diye. Yani insan Cenab-ı Hak tarafından beynine kodlanmış olan cüz’î iradesini Allah’ın küllî iradesiyle irtibatlı olarak istimal ettiğinde, bu vücut diline de yansır. Meselâ gurur ve kibir gayyasına dalmış bedbaht insanlar tabiri caizse baston yutmuş gibi, her zaman dimdik yürürler. Jest ve mimikleri kibrin göstergeleriyle kaplıdır. Kibirli bir amirin memurunu elin tersiyle kovması gibi. Bendeniz, Silifke’de görev yaparken oranın zenginlerinden haddini aşan bir zengin şahıs vardı. Çaycıya seslenirken parmaklarındaki çok değerli yüzükleri gösterip tok sesle; “Oradan iki çay kap getir,” diye emredermiş. Çaycı da ona nispet ederek, ağzındaki iki altın dişi gösterip, “Neee, iki çay mı dedin,” diye cevap verirmiş. Bu da gösteriyor ki, kibir ve gurur ister istemez vücut diline bir şekilde yansıyor. Ancak insan yüksek bir makamında kibirden farklı olarak vakarlı olmalı, o makamda tevazu zillete dönüşebilir. Evinde misafirlere karşı ise mütevazı olmalı. Evindeki vakar ise kibre dönüşebilir. Bu ayrımın çok iyi analiz edilmesi gerekir.

Devam edecek

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.