İstanbul Sözleşmesi’nin gücü

Safa MÜRSEL

Ramazan orucunun manevi iklimine girerken kendimizi, nahoş bir cinsellik tartışmasının içinde bulduk. Diyanet İşleri Başkanlığı ile Ankara Barosunun şahsında, klasik ilerici–gerici atışmasına yeni bir parantez açtık.

Diyanet İşleri Sayın Başkanı görevi gereği, "İslam’ın zinayı en büyük haramlardan kabul ettiğini, eşcinselliği lanetlediğine” ilişkin bir hutbe okudu. Kur’an kaynaklı yasağın sebebini ise, “Hastalıkları beraberinde getirmesi ve nesli çürütmesi” olarak açıkladı.

Ankara Barosu, marjinal cinsel sapmaları insan hakları bağlamında sahiplenerek Diyanet İşleri Başkanı’na sert eleştiriler yöneltti. Bununla da yetinmedi, “çağlar öncesinden gelen”  asırlık referanslara parmak sallayarak, toplumun değer yargılarına saldırı vaziyeti alarak, inanç temelinde hesaplaşma tehdidine dönüştürdü.

Bir hukuk kurumunun, “din özgürlüğüne saygılıyız" diye sokağa çıkıp çarpık cinsel tercihleri inançlarla yarıştırma gösterisi büyük bir talihsizliktir. Toplumun değer yargılarına yabancılaşmanın teşhiridir.

Siyasi mülahazaları bir tarafa bırakarak sosyal sorumluluk duygusuyla olaya bakıldığında, Diyanet İşleri Başkanı’nın dini saik ve sağlık sebepleriyle yaptığı ikazın göz ardı edilecek bir tarafı yok. Kaldı ki, Baronun özgürlüğünü savunduğu cinsel tercihler konusunda risk kategorisinde bir toplumuz. On beş yıl kadar önce HİV/AİDS virüsü kaynaklı, salgın istidadı taşıyan bir tecrübe yaşadık. Uyuşturucuyla birlikte farklı cinsel tercihler sonucu baş gösteren kanser vakaları, bilhassa ünlü artist ve sanatçı aleminde büyük paniğe yol açtı. Uyuşturucu ve çarpık cinsel tercihler ortamında oluşan HİV virüsünün bağışıklık sistemini bozarak kansere yol açtığı görüldü. Sanat dünyasındaki paniğin etkisi ve toplumun uyarılmasıyla salgın tehlikesi kontrole alınabildi. Bu konu toplum için halen düşük yoğunluklu bir sağlık sorunu olmaya devam ediyor. Bu gerçeği dikkate almayan özgürlük sayıklamaları, kimden gelirse gelsin, marazi bir ruh halidir.

Toplumsal sağlık kaygılarını göz ardı eden Ankara Barosu, eşcinselliğe özgürlük şovunu, yargısal tehditle güçlendirmeye çalışıyor. Kendilerine karşı açılması istenen soruşturmanın Diyanet İşleri Başkanı hakkında açılmasını istiyor. İşte bu noktada, ciddi bir kodifikasyon (kanunlaştırma) sorunu ile karşı karşıya olduğumuzun görülmesi gerekiyor.

Kamusal konum ve görevi gereği, çarpık cinsel ilişkileri eleştiren görevlilerinin, mevcut mevzuata göre nefret ve ayrımcılık suçlama ve şikayetine maruz kalmaları ihtimal dışı değildir. Bu konumdaki kamu görevlileri, şikayet üzerine gerçekten yargılanabilir mi?

Bu sorunun cevabı, “kadına yönelik şiddetin önlenmesi” amacıyla 2011’de kabul edilen   “İstanbul Sözleşmesi’nde saklıdır.

Sözleşmesinin amacını düzenleyen 3/a bendinde  “kadına yönelik şiddet” kavramı tanımlanıyor. “Kadına yönelik şiddet bir insan hakları ihlali ve kadınlara yönelik ayrımcılığın bir biçimi olarak anlaşılmaktadır” deniyor. Devamında: “ister kamusal ister özel alanda meydana gelsin, kadınlara fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik zarar veya ızdırap veren veya verebilecek olan toplumsal cinsiyete dayalı her türlü eylem ve bu eylemlerle tehdit etme, zorlama veya keyfi olarak özgürlükten yoksun bırakma anlamına gelir” denilerek “kadına yönelik şiddet” açıklanmış oluyor. Yani şiddet, sadece fiziksel darp, yaralama, tazyik manasına gelmiyor.  Bir kadının her hangi bir davranış veya tercihini, zor kullanmadan engellemek bile Sözleşmeye göre, “kadına yönelik şiddet” kabul ediliyor. Bir bakıma klasik liberalizmin “bırakınız yapsınlar” ilkesi çarpıtılarak aile ilişkilerine taşınıyor.

Üstelik bu uluslararası Sözleşme, 6284 sayılı “Ailenin Korunması ve Kadına yönelik Şiddetin Önlenmesine Dair Kanuna” sığınmış durumdadır. Ankara Barosunun cesareti buradan geliyor. “Kadına karşı Şiddetin Önlenmesi” diye yola çıkıp, çarpık cinsel ilişkileri insan hakları diye korumaya alan bir belgeyle muhatabız. Diyanet İşleri Başkanı ile Ankara Barosu arasındaki tartışmanın özü de budur.

Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri” Hakkındaki  633 sayılı Kanunun 1. Maddesi, “İslam Dininin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak üzere... Diyanet İşleri Başkanlığı Kurulmuştur” diyor.

Dini, ahlaki konularda toplumu aydınlatmakla görevli olan Diyanet İşleri Başkanı, görevinin gereği olarak, Kur’an’ın cinsellikle ilgili yasaklarını hutbede ifade ihtiyacı duydu. Ankara Barosu ise, cinsel tercih ve yönelimlerin, 6284 sa. Kanunla insan hakları olarak korunduğu iddiasıyla hutbede “nefret ve ayrımcılık suçu” işlendiğini iddia ediyor. Kısaca, bir konuda iki farklı sonucu öngören iki farklı kanun var.

Uluslararası sözleşmelerle üst hukuk belgesi haline gelen 6284 sayılı Kanun ile Diyanet İşleri Başkanlığının 633 sayılı Kuruluş Kanunu, öngördükleri hüküm ve sonuçlar bakımından çelişki halindedir. Devlette çift başlılık olamayacağı gibi kanunlarda da birbiriyle çelişik içerik olamaz.

Kabul edildiğinden bugüne kadar aile içi ihtilafların dört misli arttığı bir Sözleşmeye karşı kamusal duyarsızlık devam ediyor. Toplumsal değer yargılarını ve aile kurumunu derinden, bilinmez bir güçle tehdit eden İstanbul Sözleşmesine yönelik yoğun itirazlar şu ana kadar ciddiye alınmadı. Meşruluk dayanağını kuruluş kanunundan alan Diyanet “Hutbesini” ceza ile tehdit eden tartışmalar acaba uyarıcı olabilecek mi?

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (4)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.