Tahran’ın güneyinde kız çocuklarının okuduğu bir okul bombalanıyor.
163 kız çocuğu öldürülüyor. Okul, çocuklara mezar oluyor.
Sözüm ona İsrail ve Amerikan zulmünün “İran’ı kurtarma”, “rejimi değiştirme” söylemlerinin arkasında nasıl bir çocuk düşmanlığı vardır? Kirlettikleri kendi çocukluklarının, bilinçaltlarına yerleşmiş o sefil saplantılarının karşılığı olarak mı bölgenin masum çocuklarını katlederek bir denklik kurduklarını zannediyorlar?
Tıpkı Gazze’de hastaneleri ve çocukları hedef almaları gibi..
Bunu düşünün.
O zaman Batı dünyası, insanlık dünyası; insaniyet paydasında; Irak’ta, Suriye’de, İran’da, Lübnan'da özellikle Gazze’de, Filistin’de, Myanmar’da, Doğu Türkistan’da, Çeçenya’da ve daha birçok bölgede İslam âlemine yaşatılan bu acıların dinmesi için ne yapacak?
Bu acılar dinmeyecek mi?
Bir İslami refleks, insani tepki, insaniyet ve İslamiyet paydasında; aması, ancakı, fakatı olmadan; siyasi argümanlara sığınmadan; her ülkenin kendi tarihine dayalı, bir kısmı kurmaca ve ötekileştirici yerli hafızalarının ürettiği, evrensel İslami bütünlükten uzak, kardeşliği yaralayan gerekçelerden bağımsız bir diriliş çerçevesi gerekmiyor mu?
Ya yeniden doğacağız, ya da herkes kendi hikâyesine boğulacak.
Bu dünyanın geldiği noktada; zalim İsrail’e ve küstah Amerika’ya, bu gayri insani zulme karşı, bu coğrafyada birilerinin kaybetmek pahasına da olsa direnmesi gerekiyor.
Direnç kaleleri tahkim edilmeli. Neye mal olursa olsun.
Çakılı taşları tarladan temizler gibi; İsrail'e göre Suriye’yi kontrol, Lübnan'ı güvenli alan, Irak’ı yönetilemez, İran'ı işgal ve Gazze'yi yerle bir eden zalimlerin zulmü; sürekli o coğrafyaların siyasi figürleri ve yönetimleri üzerinden üretilen uydurulmuş gerekçelerle yapılan müdahaleleri görmezden gelemeyiz.
Kim ne kadar zalimin ekmeğine yağ sürdüyse, kim ne kadarını reva gördüyse, kim ne kadar ucuz hamasete kapılıp bu coğrafyanın bu hale gelmesine katkı sunduysa; bölgenin yerli iş birlikçileri dahil, gerekçeleri ve mazeretleri ne olursa olsun; “güvenlik gerekçesi” adı altında emperyalist güce yaslanan tezgahlar bitmeli..
1948’den beri kan kusturulan bu coğrafyada herkes kendi güvenliğini sağlama iddiasıyla bütün mahalleyi güvensiz bırakan bir politik aklın esiri oldu.
Artık güvenlikçi daralmaların önüne; aklı, vicdanı, hikmeti, beraberliği, eşitliği ve ahlakı koymak gerekir.
Geldiğimiz nokta budur.
Ya insaniyet ya sefalet.
Müslüman coğrafya için insaniyetle birlikte İslamiyet gibi bir hakikat var. Eğer Batı’ya insaniyet tadımızı verebilirsek, İslamiyetimize talip olurlar.
O zaman bu şebekeler... Bu ifsat komiteleri... Bu dünyayı yanıltan ahir zaman Yecüc-Mecüc’leri... Şeytanları, dehşet aygıtları, kurgulanmış medyası, akademiyası, Hollywood’u, filmi, sermayesi, bankası, siyaseti, politiği…
İyi eğitilmiş yapay zekâ laflarıyla sözü özünden koparan algılara dikkat..
İslam dünyasında, müminler arasında Mekke'nin ruhunu kaybettiren; Arafat buluşmalarını ıskalayan; Kâbe’nin etrafında dönüşün asaletini ve vicdanını taşıyamayan; Medine’de ensar ve muhacir olamayan bir yaklaşım ve üslupla geliştirilen, “Biz” diye başlayan her söylem; ırk ve ülke istisnası, kültür ayrımı ve hegemonik hezeyanlarla; kutsalı süs yaparak bir yere varamaz.
Harikalar asrındayız. Ölüler dirilir, diriler ölür.1
Biz umutluyuz.
İstikbalin İslam’a ait olduğunu biliriz.
İslam’ın coğrafyası yeryüzüdür. Gökte melekler, yerde insanlar vardır. Yardımcıları hızırlardır, maneviyat ehlidir.
İnanırız ki şuurlanma bu işi çözer.
Silahı da söker, gücü de büker, insaniyeti de yeniden diriltir.
İnsaniyet paydasında yeryüzündeki dostlarımız zalimlerden daha fazladır.
Yeter ki buna vicdani bir ızdırar ile ihtiyaç duyalım.