Irak’taki sorunu dini cemaatlerle çözdük

Türk-Irak Dostluk Derneği Genel Başkanı Mehmet Emin Değer Arap baharını Risale Haber’e değerlendirdi

Röportaj: Dursun Sivri-Risale Haber

 

Giriş

 

Wikileaks Belgeleri piyasaya çıktığında küresel çapta bir sansasyon havası yayıldı. Gazeteler peyder pey tefrika ettiler. Herkes kendi amacına uykun kullanılabilecek yerleri kopyaladı, manşet yaptı, yorumladı. Sonraları kopyala yapıştır şeklindeki yayın ve yorumlar sıradan hale gelmişti. Fakat arada bir konu ve kişilere göre gündeme gelip manşet haber olan belgeler de çıkıyor. Bunlardan biri de Uluslararası nakliye işleri yapan bir firmanın sahibi ve aynı zamanda Türk-Irak Dostluk Derneği Genel Başkanı Mehmet Emin Değer’e atfen şok bir beyanat yayınlandı. 2004 yılında Amerikan diplomatlarının Irak’tan kendi dış işlerine yazdıkları raporun Wikileaks belgelerinde yer alan konu enteresan.

M.Emin Değer’e atfen ”İstersem Habur’u kapatabilirim” diye bir beyanı olmuş. Milliyet gazetesi de bunu (26 Eylül 2011) haber yapıyor. Kuzey Irak, Habur her zaman taze gündem konusu olunca biz de olayı merak edip teyidini almak istedik. Bu vesile ile bölgedeki gelişmeler hakkında ve Wikileaks belgelerine konu olan meydan okumayı sorduk. Zira belgeler ortaya çıktıkça kimileri “Yok ben öyle demek istemedim” diye tepki verenler oluyor. Acaba bu habere konu alan M. Emin Değer ne diyor diye sorduk. Bu vesile ile Kuzey Irak’ın çağrıştırdığı sorunları, Suriye, Arap Baharı hareketleri hakkında bölgeyi yakından bilen birisi olmasından dolayı kendilerine bazı sorular yönelttik.

 

AMERİKALILARLA SORUNUMUZU ÇÖZEMEYECEĞİMİZİ ANLADIK

 

Doğru bildiklerinizi her zaman ve zeminde açık yüreklilikle söyleyebilen cesur biri olarak tanıyoruz. Amerikalılara karşı tepki olarak “İstersem Habur’u kapatırım!” haberini okuyunca “bu kadar da olamaz” düşüncesiyle işin aslını merak ettik. Nedir bu olayın aslı?

 

Bu habere konu olan olay 2004’te yaşandı. Irak’a bir Amerikan firmasının alt yüklenicisi olarak malzemelerini Bağdat’a taşıyorduk. Biliyorsunuz o zaman Irak Amerika’dan soruluyordu. İşgal sonrası hem Amerika’ya karşı direnişçiler, hem de terör örgütünün Habur kapısı sonrası Irak sınırları içinde güvenliği tehdit ediyorlardı. Sorunu Amerikalılara, Irak yönetimine, Türkiye dış işleri ilgililerine bildiriyor fakat bir çözüm elde edemiyorduk. Habur kapısını fiilen kapatmak için şoförleri organize ederek pasif direnişe geçirdik. Bu şartlarda düşük ücretle bu işler olmaz bahanesiyle kapı geçişlerini tıkanma noktasına getirdik. Bunu Türkiye’deki yetkililere de bildirdik. Bu organize tedbir 21 gün sürdü ve meyvesini verdi.

 

Daha sonra Amerika büyük elçiliğinden üç kişi gel. Dış ticaret ve askeri ateşesi ile birlikte yanlarında da bir hanımefendi vardı. Üç buçuk saat bu konuyu tartıştık. “Bize öneriniz ne olabilir?” dediler. Bu eyleme devam edersek sıkıntı çekeceğimizi hissettiler. “Ne yapabiliriz?” dediler. Böyle bir sıkıntı olduğunu kabul ediyorlar. Vakıa ortada zaten. Doğrusunu söylemek gerekirse o tarihlerde Musul’dan Bağdat’a giderken bizim on kişilik elçilik mensubumuzun öldürülmesinden sonra biz de harekete geçtik. Bu sorunları Amerikalarla çözemeyince bizim Iraklı partnerimiz (Türkiye Irak Dostluk Derneğinin Irak’taki başkanı) Prof. Dr. Ahmet Nuri el Naim’i aradım. Dedim ki, “Türkiye’de bir infial var. Türkiye halkı da Fellüce için ağlıyor. Biz koalisyon güçlerine iştirak etmezken İngilizlerin on tane askeri ölmezken benim 80 tane insanım ölüyor. Kimin hesabına ve ne adına yapılıyor diye merak etmeye başladık. Türkiye halkı bunu sorgulamaya başladı bizim de hissiyatımıza dokunmaya başladı. Direniş adı altında eşkiyalık yapanlar kimin hesabına bunları yapıyor lütfen ilgililere aktarın.”

 

ŞÖFORLERİMİZİN VE IRAK’TAKİ TÜRK VATANDAŞLARIMIZIN GÜVENLİK SORUNUNU DİNİ CEMAATLERLE ÇÖZDÜK

 

O zaman da Irak’ta “Cemaatün müslümin” adında İslâmi grupların her ekolünden temsilcilerinden oluşan bir heyet varmış. Bunlar Amerika’yı Irak’ta istemeyen bir heyet. Merkezleri Bağdat’ta. Birçok direniş grupları da bu heyetin sözünü dinliyordu. Ben bu oluşumu partnerimiz olan Prof. Dr. Ahmet Nuri El Naim’den öğrendim. Ahmet Nuri El Naim bey o heyetle görüşüyor. Üç saati aşkın bir toplantı yapıyorlar. Benim bu infialimi, hissiyatımı dile getiriyor. O heyet bu toplantı sonrasında bir fetva çıkarıyorlar: “Türk İnsanını öldürmek caiz değildir” diye. Camilerde hutbe okutuyorlar. Bu fetva sonrası onların yayın organı sayılan bir gazetelerinde benim adıma bir makale yayınladılar. “Bu hareketler kimin adına?” diye hissiyatımı dile getiren bir makale. O günden sonra Türkiye insanına sistematik bir direniş ve vurma olayı olmadı.

 

Bu olay WikiLeaks belgelerine nasıl yansıyor?

 

Bu WikiLeaks belgeleri bölgedeki Amerikan dış işleri diplomatları olup bitenleri kendi dış işleri bakanlığına, istihbarat merkezlerine bildiriyorlar. Diplomatların işi bu zaten.

 

Sizinle görüşen Amerikalıların sizi de içine alan konuların raporlanması mıdır?

 

Tabi. Onların Amerika’ya intikal ettikleri şekildir Wikileaks dedikleri belgeler. Benzeri görüşmeler ve yazışmalar bizim elçiliklerimizde de oluyor. Ama burada olaya skandal niteliği kazandıran hususlar, bazı devletler başkaları için bir başkası hakkında gizli yazışmalar yazabilir. Bunların devletin gizlilik arzeden arşivlerinde olur. Bunların yayınlanması bana göre skandaldır. Fakat bu Wikileaks belgeleri ne amaçla, neye hizmet için ortaya saçıldı, arka planda kimlerin hesabı vardı onu anlamak mümkün değil.

                                                       

İSRAİL HAKKINDA HİÇ BELGE ÇIKMAMASI DA SORU İŞARETİ

 

Ortaya saçılan yazışmalarda İsrail’e dair hiçbir belgeye rastlanmadı. Bunu nasıl yorumlamak lazım sizce?

 

11 Eylül 2001’de Dünya Ticaret Merkezine o malum saldırı sırasında da hiçbir Yahudi’nin binada olmadığı yazıldı, çizildi. Zihinlerde cevabını bulmamış soru olarak duruyor. Bunlar önemli soru işaretleri. WikiLeaks belgelerinde hiç İsrail’e ait bir şey olmamasının perde arkası sorgulanması gereken şeyler aslında…

 

WİKİLEAKS BELGELERİNDE HAKKIMDA ÇIKAN BİLGİLER DOĞRU

 

Bazıları bu belgelerde adı geçince panikleyenler oldu, kimileri inkâr etti. Sizin hakkınızda yazılanları aynen oldu diyor musunuz?

 

Evet. Bizim hakkımızda yazılanlar, habere konu olan hususlar aynen doğrudur.

Allah’a binler şükür bizim alnımız ak, boynumuz dik. Bugüne kadar hiçbir güce boyun eğmedik, teslim olmadık. Bu ifademi özellikle kayda almanızı istirham ediyorum. Maalesef bizim ülkemizde ve birçok yerde, kimi menfaat kimi makam için Amerikalılardan medet umanların olduğu da bir gerçektir. Bir yerlere gelmek için Amerika’ya dayanmaya ihtiyaç hissedenler oluyor maalesef…

 

O tür ilişkileri olanlara ait bilgiler sızınca hemen inkâr etmeye kalkışıyorlar. Sizin hakkınızda yazılanlarda hiç çarpıtma yok mu?

 

Hayır hayır. Aynen doğrudur. Belki tercümeden kaynaklanan kelime itibarıyla farklılıklar olabilir. Mânâ itibarıyla hepsi doğrudur. “İstersek Haburu kapatırız!..” dedik ve dediğimizi yaptık. Biz öyle yapmak o tutum ve davranışı ortaya koymak zorundaydık. Ve de başardık.

 

 

“YENİ OSMANLICILIK” İDDİASI PROVAKASYON AMAÇLI İLERİ SÜRÜLÜYOR

 

Bir başka konuya geçmek istiyorum. Bir televizyon konuşmaları sırasında duydum. Kuzey Irak Türkiye arasında bir entegrasyondan bahsediliyor yakın gelecek için. Bölgeyi iyi bilen birisi olarak bu tez hakkında düşüncelerinizi alabilir miyiz?

 

Uzun zamandır çeşitli platformlarda, bizimle yapılan mülâkatlarda hep dile getirdiğim, tekrar ettiğim bir husus var. Eğer Türklerle Kürtler bir arada yaşamayı başaramazlarsa bu coğrafyada hiçbir etnik grup bir arada yaşamayı başarmaları mümkün değildir. Türklerle Kürtler o kadar iç içe geçmişler ki. İnanç olarak, değerler olarak, kültür, gelenek, yaşam tarzı olarak, akrabalık ilişkileri gibi bir çok ortak noktalardan dolayı ayırmak mümkün değildir. Eğer bu iki unsur bu birlikteliği, birlikte yaşamayı başaramazsa, başka unsurların, özellikle Araplarla Kürtlerin asla başarmaları mümkün değildir. Bu bakımdan önemli. Ama bu sınırların kaldırılması anlamı çıkarılmamalı. Türkiye böyle bir iddianın, böyle bir talebin sahibi olamaz.

 

Kuzey Irak bölgesindeki Kürtler de şunu hissetmeliler: Yarın (Allah göstermesin) başımıza bir bela bir musibet geldiğinde arkamızda Türkiye ve Türk kardeşlerimiz var diye kendilerini güvende hissetmeleri imajını vermek durumundayız. İşbirliği ve siyasi anlayış olarak ortak anlayışa sahip şeklinde bir entegrasyon mantıklı sayılabilir. Sınırların kaldırılması hem anlamsız, hem riskli hem de gerek yoktur. Son zamanlarda dillendirilen “Yeni Osmanlıcılık” fikrini de gereksiz ve anlamsız buluyorum. Provakasyon ve manüplasyon amaçlı ileri sürüldüğünü düşünüyorum. Evet, Türkiye Osmanlı’nın mirasına sahip çıkmalı, redd-i miras edemez. Bu tarihten gelen kültürel ve değerler birlikteliği her ülke kendi sınırları ve devlet yapısı içinde hayatiyetini devam ettirmesidir doğru olanı. Aslında bu tezi ortaya atanlar herkesin kendi sınırları içinde iken siyasi, ticari gibi konularda işbirliğini önlemeye çalışıyorlar.

 

Şu anki süreç sizin dediğiniz yönde gelişmiyor mu?

 

Evet olması gerektiği gibi gelişiyor. Şu an Türkiye’nin uyguladığı politikalar isabetlidir.

Eskiden olumsuz bir söz bizi komşu ülkelerin insanları olan kardeşlerimizle aramızı açıyordu. “Ne Şam’ın şekeri ne Arab’ın yüzü…..” gibi laf çok çirkin ve yanlıştı. Biz Şam’ın şekerine de Arab’ın yüzüne de talibiz.

 

HAYATIMDA İLK DEFA DEVLETİMLE PARALEL DÜŞÜNMENİN ZEVKİNİ YAŞIYORUM

 

Şam demişken Suriye’deki gelişmeler ve “Arap Baharı” adı verilen hareketler konusunda ne düşünüyorsunuz?

 

Suriye’ye karşı olsun, Ortadoğu ve İslam ülkelerine karşı, son gelişen olaylar olsun, Kürt sorunlarına karşı uygulanan politikalarda da geçerli. Evet “Hayatımda ilk defa devletimle aynı, paralel düşünmenin zevkini yaşadığım” ifadesinin altını çizerek söylemek istiyorum. Ben bu sözü bizim dışişleri mensupları ile bulunduğumuz bir toplantıda da dile getirdim. Daha önceleri devlet ayrı millet ayrı düşünce yapısında bir durum vardı. Halbuki devlet ile millet düşünce yapısı aynı olduğu zaman güçlü bir devlet olur. Şu an devletin, hükümetin Suriye’de mevcut rejimin yanında değil de halkların yanında olması isabetli bir tutumdur. 50 senedir tahakküm eden, ülkenin nimetlerini azınlık bir grubun istifadesi etmesi zulümdür. Meselâ Kürtlerin kimlikleri tanınmıyor. Tapu alamıyorlar. Sadece Kürtlere değil Baas rejiminin belirledikleri dışında herkes için öyledir.

Diğer benzeri olayları yaşayan ülkeler için uyguladığı politikalar için de geçerli bu söylediklerim.

 

Hürriyet talepleri olarak görülen ayaklanmalar kimilerine göre dışarıdan karıştırılıyor, kimilerine göre iç dinamiklerin etkisi olarak görüyorlar. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Dışarıdan karıştırmak isteyenler, kendilerine göre şekillendirmek isteyenler olabilir. Ancak iç dinamiklerin etkisi göz ardı edilemez. Arap sokakları istedi ve başladı. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Diğer ülkelere de sıra gelecek. Ben bu değişimin olacağına inanıyordum. Belki yirmi-otuz senede olabilir diyordum. Baktım sekiz sene sonra oldu. Zaman o kadar hızlı akıyor, değişimler de o kadar hızlı oluyor ki bütün tahminler altüst oluyor. Yani süreç hızlı işliyor ve gelişiyor.

 

İslam Dünyasındaki demokrasi talepleri Türkiye’yi rol model almalarına bağlanıyor. Türkiye’de Risale-i Nur Hareketinin duruşu sayesinde demokrasi kabul edilebilir bir duruma geldi. “Demek hem Müslüman hem demokrasi oluyormuş” gibi bir kanaatin uyanmasına vesile oldu denildi. Siz bölge insanı ve coğrafyasını yakından bilen birisi olarak bu konuda ne düşünüyorsunuz?

 

Biz 1970’li yıllarda lisede talebe iken Kaddafi’nin Yeşil Kitabını Milli Görüş düşüncesine sahip olan arkadaşlar tüm Türkiye’de dağıttılar. Biz Kaddafi’nin sahtekâr olduğunu o zaman söyledik. Evet Türkiye’nin şu an geldiği nokta İslâm âlemine rol model olabilecek duruma gelmesinde Risale-i Nur hareketinin önemi büyüktür.

 

“İHVAN-I MÜSLÜMİN HAREKETİ” RİSALE-İ NUR ÇİZGİSİNE YAKLAŞTI

 

Mısır’da ‘İhvan-ı Müslümin’ grubu da eski çatışmacı yöntemlerden Risale-i hareketine benzer bir yönteme gelmiş gibi sanki. Öyle mi?

 

Siyasal İslâm düşüncesi grubunda yer alan insanlar da çok acılar çektiler. Bir zamanlar İslâmı diğer batılı sistemler gibi ideoloji olarak sundular. Onların cümlesine “Küfür bir millettir hepsi aynıdır!...Tek yol İslâm!...” diye ideoloji olarak sanki bir ekonomik sistemi savunuyor gibi tez ortaya koyarak çıkmaları yanlıştı. Halbuki, Bediüzzaman Risale-i Nur’la dedi ki, ”İslâm bir dindir. Umumun malıdır.” Yani tüm insanlığa hitap ediyor. Din denilince insanların hem dünyevi hayatını hem uhrevi hayatını içine alır. “İslâmın Dünya Görüşü” diyerek bir ekonomik sistem gibi gösterilmesi yanlıştı. Pahalıya mâl oldu.

 

“TÜRKLERİN VE ARAPLARIN SULH VE SELÂMETİ ÂLEM-İ İSLÂMİYETİN BELKİ ÂLEM-İ İNSANİYETİN SULH VE SELÂMETİNİ TEMİN EDER”

 

Şu anda “İhvan-i Müslümin” grubu da aynı noktaya geldi denilebilir?

 

Üstad Bediüzzaman’ın dediği “Dahilde muharebe olamaz” noktasına geldiler. Şüphesiz İslâm Dünyasında dini grupların itidalli tutumlarının altında Risale-i Nur dersinin etkisi vardır. Ortadoğu halklarının Türkiye’ye olumlu olarak bakışlarının her ne kadar “One Minute” ile başladı zannediliyorsa da aslında 1 Mart 2003 yılındaki tezkerenin TBMM’de kabul edilmeyişidir işin başlangıcı. Bütün baskılara rağmen, bütün Arap ülkeleri Amerika’nın Irak’a müdahalesini desteklerken TBMM’den geçmeyişi dönüm noktasıdır.

Türkiye’nin İslâm âlemi üzerinde prestijini, itibarını artırmıştır. “One Minute” işin doruk noktası olmuştur.

 

Diğer taraftan Filistin meselesine sahip çıkmak da Türkiye’ye bakışı olumlu anlamda değiştirmiştir. Tezkere konusunda Hükümet tezkereyi meclise getirdi grubunu serbest bıraktı. Milletin hissiyatını dikkate aldı... Muhalefetin de katkısı olmuştur. Çünkü bu Türkiye’nin meselesiydi. Özetleyecek olursak İslâm Dünyasının demokratikleşmesini kanaatimce batı ülkeleri de istiyor. Türkiye’yi kıskanmalar olabilir. Arap Ülkelerinde de, İran da bu duygulara sahip olabilir. Ama Türkiye’nin bölgeye katkıları önemli. Yerinde ve zamanında yapılıyor.

 

Bediüzzaman Hazretlerinin yıllar önce söylediği gibi, “Türklerin ve Arapların sulh ve selâmeti âlem-i İslâmiyetin belki âlem-i insaniyetin sulh ve selâmetini temin eder.”

 

www.RisaleHaber.com 

Röportaj Haberleri