İnsanı Yakan Ayrılık Değil, Vazifeden Mahrumiyettir

Misafir Kalem

Fatih Kandaz

İnsan bazı ayrılıkları kolay atlatır, bazılarını ise ömrü boyunca içinde taşır. Peki fark nereden gelir? Kaybedilen şeyin büyüklüğünden mi, yoksa ona yüklenmiş manadan mı? Dikkatle bakıldığında görülür ki insanı asıl yakan, eşyanın elden gitmesi değil; o eşyayla birlikte yürütülen vazifeden mahrum kalmaktır.

Çünkü vazife, sıradan bir sorumluluk değildir. Vazifenin içine ilahî bir lezzet dercedilmiştir. Vazife ne kadar ulvî ise, o vazifenin içinde saklı lezzet de o kadar derindir. O vazifeden kopmak, yalnızca bir ayrılık değil; lezzetten, manadan ve amelden kopuştur.

Evlat Acısının Derinliği Nereden Gelir?

Evlat acısı bu hakikatin en açık misallerindendir. Bu acı yalnızca bir ayrılığın hüznü değildir. Asıl elem, evlada emanetçilik vazifesinin sona ermesinden doğar. Allah, evlada bakma vazifesinin içine hakikî bir muhabbet koymuştur. Bu muhabbet, nefsin ürettiği geçici bir sevgi değil; vazifeye bağlı, daimî bir muhabbettir.

Bu yüzden evlat sevgisi eskimez, solmaz, alışkanlığa dönüşmez. Vazife devam ettikçe muhabbet de canlı kalır. Vazife ortadan kalktığında ise, o muhabbetin tezahür edeceği zemin kaybolur ve insan derin bir boşluk hisseder.

Hizmet Lezzeti Fıtrata Yerleştirilmiştir

Vazifede lezzet bulunduğunun en zahir delili, insanın kendi bedenine bakmasıdır. Her bir uzuv, kendisine düşen hizmeti yaparken adeta haz alır. Göz görmekten, kulak işitmekten, akıl tefekkür etmekten lezzet duyar. Hatta bu hizmetler engellendiğinde, o uzuv bir nevi azap hisseder.

Demek ki hizmetin bizzat kendisi, fıtrata bir telezzüz olarak yerleştirilmiştir. İnsan da bu kaidenin dışında değildir. Hizmet ettiği sürece diri, vazifede kaldığı müddetçe huzurludur.

Hayatı Sevmenin Gizli Sebebi

Bu hakikat, hayatı sevme meselesini de izah eder. Kâfir bile hayatı çok sever, ölmek istemez. Bunun sebebi yalnız dünyevî zevkler değildir. Farkında olmasa bile, yaşamakla Esmâ-i İlâhiyeye ayinedarlık eder. Bu, şuursuz ama fıtrî bir şükürdür.

Hayat, bir hizmet sahasıdır. Ölüm ise bu sahadan ayrılıştır. Ruh, bu ayrılığı derinden hisseder.

Tohumdan İnsana: Hizmet İştiyakı

Bir tohumun toprağa düşüp çatlaması, parçalanması ve sümbüllenmesi, yok olma arzusu değildir. Aksine, vazifesini yapma iştiyakıdır. Tohum, hizmet uğruna adeta kendini feda eder. Çünkü fıtrat, vazifeyi sevdirir.

İnsan da aynı kanuna tabidir. Vazife varsa iştiyak vardır; vazife bittiğinde iç daralır.

Hakikî Muhabbet ve Nefsânî Muhabbet

Muhabbet ikiye ayrılır: hakikî ve nefsânî.

Nefsânî muhabbet; araba, ev, telefon gibi geçici şeylere yönelir. Bunlar elden gittiğinde insan üzülür; fakat bu üzüntü kısa sürelidir. Çünkü muhabbet mecazidir, zevali de mecazidir.

Hakikî muhabbet ise vazifeye bağlıdır ve daimidir. Evlat sevgisi gibi… Evladın elden gitmesiyle duyulan acı, bir malın elden gitmesine benzemez. Çünkü burada kaybedilen şey bir eşya değil, ilahî bir vazifenin icra alanıdır.

Bu yüzden mecazî muhabbetlerin kaybı geçici bir sızı bırakır; hakikî muhabbetten mahrumiyet ise insanın içine yerleşir.

Hülasa

İnsanı derinden yaralayan şey, sahip olduklarını kaybetmesi değil; kendisine verilmiş vazifelerden kopmasıdır. Çünkü vazife, muhabbeti; muhabbet ise lezzeti taşır. Vazife ne kadar ulvî ise, ondan ayrılığın acısı da o kadar derin olur.

Belki de bu yüzden insan, aslında ayrılıklara değil; yarım kalan hizmetlere ağlar.

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.