İnsan acizdir

Cezmi HUYUT

İnsan nihayet derecede aciz ve zayıf yaratılmıştır. Başta nefis ve şeytanı, mikroptan ta bela ve musibet ve taun ve tufana kadar hadsiz düşmanı olduğu gibi nihayetsiz şeylere muhtaç nihayetsiz emel ve arzuları olan bir varlıktır.

İnsanın hamurunun acz ve fakırla yoğrulmasının yanında, ruhunda yüzlerce hissiyat ve duygu ve latifeler yerleştirilmiştir. Bu âlemde adeta bir çocuk hükmündedir. Acizliğinden ağlar sızlar, yalvarır ve habire ister.

Desti Kudret adeta insanı, Kudret ve sair Esma-i İlahiyesini anlayıp O’nun lütuf ve keremiyle hayat bulduğunu kavrayıp Ona istinad etsin hadsiz düşmanlarını o istinad ile defetsin ve O Esmanın hadsiz derecatını ve hadsiz hazineleri olduğunu keşfederek hadsiz emellerini Esmadan istimdat ile teskin etsin.

Yine o insan; bu âlemde hayatının devamının hadsiz bir Kudret ve nihayetsiz Rahmani tedbirlerle, hediyelerle, ihsanlarla olduğunu anlayarak, O’nun hadsiz Kudret ve rahmet hazinelerinden istimdat etsin ve ebediyyen bu nimetlerden istifade etmenin yollarını rica etsin arasın, bulsun.

İşte insan bu yaratılışıyla yeryüzünün halifesi kılınarak mahlûkat üzerinde tasarruf ile suri bir temlike meylettirilmiş, yer ve göklerin hamlinden kaçtığı emaneti yüklenmiştir.

İnsan-ı gafil bu yönünü hiç hatırına getirmez, düşünmez. Hep kendini sağlıklı ve kuvvetli, eline taşı alsa suyunu çıkaracak kadar güçlü, Özgür, kimsenin himmetine girmeyecek kadar minnetsiz hisseder ve pervasız sorumsuz yaşar.

Hayatının devamını temin eden tüm nimetleri, bu âlemi her şeyi ile beraber hazır bulmuş ve hazıra konmuş gibi hisseder. Hadsiz bir Rahmetin lütfü ile kendi istifadesine verilen ve kendisine teshir olunan kâinat sofralarının kıymetini anlamaz ve derk etmez.

Hayatının bir Hayyı Kayyumun halk ve tedbir ve İradesiyle meydana geldiğini, O Halik’ı Zülcelalin Kudret ve hikmetiyle yaratılıp dünyaya gönderildiğini anlayamazlıktan gelir veya anlamak istemez.

Zira bu anlayışın özgürlüğünü sınırlayacağını ve kendisine sorumluluk yükleyip rahatını bozacağını hisseder.

Ana karnına düştüğü andan, vefatına kadarki hayat seyrinde, inayetkarane, lütufkârane, merhametkarane tedbirlerin, teshirlerin tecellisiyle bir gizli elin üzerindeki tasarrufunu düşünmez, düşünme zahmetine katlanmaz.

Hem kendisi ile birlikte tüm sevdiği mahbuplarının, akaribinin, zihayatın, nebatat ve hayvanatın dahi kendisi gibi tüm onların ihtiyaçlarını bilen ve Hikmet ve Rahmet ve Kudretinin tecellileriyle onları vakti münasipte yerine getiren bir Rahmet-i binihayenin lütuf ve keremiyle hayatlarının devam ettiğini anlamaz.

İnsanın bu gafletini ve bu kendi mahiyetini bilmezliğini Cenabı-ı Hak şöyle tarif eder."Allah'ı hiç hatırına getirmeyen o insan bir musibete duçar odlumu, başına bir bela geldimi hemen Allah'ı hatırlar ve Allah’a yalvarmaya başlar. Başından o belayı savdık mı yine bizi unutur."eski gafil haline döner.

İnsan ne zaman bu ilticaya ihtiyacını hissediyor, kendisinin veya bir sevdiğinin çaresiz bir musibete veya ölümcül bir hastalığa yakalanması karşısında veya birden en yakınındaki bir sevdiğinin ani vefatıyla veya kaderden atılan bir taş karşısında gafil kafasına tokmak yediği zaman hatırlıyor.

Bakar ki makam ve mevkisi bir şeye yaramıyor ve tüm serveti bir nefesi geri getirmeye yetmiyor. Bütün sebepler bir işe yaramıyor, bir kıymet ve fayda veremiyor. Yani kısacası esbabın sükût ettiğini gördüğü zaman işin hakikatini kavrıyor ve aczine nihayet olmadığını bütün sebeplerinde kendisi gibi aciz olduğunu anlıyor.

Ve dönüyor hiç hatırına getirmediği, düşünmediği Kudreti nihayetsiz ve Rahmeti Sonsuz Rabbini o zaman hatırlıyor ve kaçışının buraya kadar olduğunu görüyor. Gafletindeki hatasını anlıyor, yanlış düşündüğünü yanlış gittiğini ve yanlış ettiğini itirafla, aczini ve zaafını ileri sürerek ağlayarak, sızlayarak Müsebbibül Esbabı ve Malikül Mülkü Zülcelali çağırmaya ve O'na yalvarmaya ve dua etmeye ve yardım dilenmeye başlıyor.

Şimdi sormak lazım, “Ey! Kendine, etrafına, aşiretine, milletine, kuvvetine, servetine, makamına mevkisine güvenen ve övünen gafil sana ne oldu? Ne oldu da bu güvendiklerini arkana almadın, onlara müracaat etmiyorsun. Güvendiğin dağlara kar mı yağdı? Sana acımıyorlar mı? Güvendiğin bağların curuf, bağlandığın paraların pul mu oldu? Şimdiye kadar neredeydin de Mercii hakikiye döndün?”

Demek asıl olan kulluğun esası olan acz ve zaafını daima anlamak ve eşyanın ve sebeplerin hakikaten tesiri olmadığını bir hiç olduklarını derk etmek ve daima Müsebbibül Esbapla birlikte olmak, O’na kurbiyyete inkişaf yollarını aramak… Marifetullahı tahkiki bir şekilde elde etmek ve O’nun huzurunda başkalarından yardım dilenmenin manasızlığını bilmek lazım geliyor.

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (1)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.