İmam Bediüzzaman ve Şeyh Said İsyanı

Ramazan BALCI

Gerçi enzâr-i ahibbadan dahi dur olmuşuz
Rahmet-i mevlaya yaklaşmakla mesrur olmuşuz
Salih'im, ehl-i salâhım, dine can kıldım fedâ
Lütf-i hakla teşnegân-ı ab-ı Kevser olmuşuz.
                                                         Şey Salih
 
Milli mücadele, dünyada emsali nadir görünen bir şekilde manasının bütün hakikatıyla gerçekten milli bir  meclis tarafından yürütülmüştü. İslam milletinin bütün taraflarının temsil edildiği bu meclis, resmi beyannamelerde “İslam’ın mazlum ruhunu” temsil etmekteydi. Bu meclis bir harbi idare etmiş, yeni bir devlet kurmuş, özgür iradesiyle yeni  bir anayasa çıkarmış, Kuran’ın bayrağını 6 asır dalgalandıran bir ecdadın torunları İslam sancağının yere düşmesine bir kere daha engel olmuşlardı.

Her şey Lozan görüşmeleri sırasında başladı. Vatanı kuran meclis feshedildi. Ankara’nın yeni misafirlerinin çoğunu millet tanımıyordu.
Saltanatın kaldırılmasından sonra halifenin sürgün edilmesi, şapka kânunu, medreselerin kapatılması ve basında Hz. Peygamber ve İslamiyet ile alay eden yazıların kaleme alınması gibi bir dizi karar, Milli Mücadeleyi yürüten kurucu meclisin kararlarına ve ruhuna tamamen aykırıydı.
Ortada iki ihtimal vardı. Ya başından beri bütün taraflar kandırılmaktaydı. Konuşmaları süsleyen din, iman, şehadet, kutsal hilafet, kardeşlik vs. nutuklar birer aldatmacaydı. Ya da iş anlaşma faslına gelince batılı güçler İsmet Paşa’nın önüne yeni bir model koymuşlardı.

Arif olanlar bu kararların batılı güçler tarafından dikte edildiğini anlıyorlardı. Ancak yerli liderler bunu itiraf edemezlerdi. O zaman kendi konumları tartışmaya açılabilirdi. Ama millet bir cevap bekliyordu. Bir dereceye kadar halkın gönlünü alıp uygulamaları biraz gevşetmek meseleyi çözebilirdi. Ancak kendini zaman zaman hissettiren derin yapılanmanın hesapları bütünüyle başkaydı.

Muhalif kanat Kazım Karabekir’in liderliğinde Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kurmuş, liberal bir politika izleyeceği anlaşılan parti, dini değerlere saygılı olacağını açıklamıştı. Parti kısa zamanda mecliste çok sayıda önemli ismi saflarına aldığı gibi yurt genelinde vatandaşların büyük coşkusuyla karşılanmıştı. Normal şartlarda bir seçim yapılması halinde iktidara gelmesine kesin gözüyle bakılmaktaydı.
Derin düşünceye göre hem bu rakip oluşumu dağıtmak, hem bütün yurtta süresiz bir sessizlik oluşturmak için acil bir vesileye ihtiyaç vardı. Oysa bu fırsat çoktan hazırlanmıştı.
 
ŞEYH SAİD İSYANI
 
Daha 1923 yılında Erzurum'da  Azadi adıyla bir örgütlenme içine giren bazı Hamidiye  subayları, aşiret liderleri ve eski vekiller, çevrede etkileri bilinen şeyhlerle temas kurmaya çalışıyorlardı. Şeyh Said ziyaret edilen şeyhler arasındaydı.
Aynı günlerde başlayan, Nasturi isyanı sırasında Azadi örgütü deşifre olmuş, önde gelen isimler idam edilmişti. Nakşibendi şeyhleri arasında saygın bir yeri olan Şeyh Said, Ankara’da yeni alınan kararların kabul edilemeyeceğini, şeriatı ve hilafeti korumak için cihad etmenin her Müslüman için farz olduğunu ileri sürüyor, gittiği her yerde şeyhleri ve aşiret liderlerini kendisine katılmaya çağırıyordu.
Şeyh Lice, Hani ve Piran'da yaptığı gezilerde aynı çağrıyı tekrarlamış  8 Şubat'ta  kendisine sığınan birkaç kanun kaçağını Jandarmaya teslim etmediği için çatışma çıkmıştı. Şeyh aynı gün kıyam ettiğini ilan etti.  

İsyan Diyarbakır ve Siverek taraflarına hızla yayılmış diğer bölgelerde bulunan şeyh ve ağalara davet mektupları gönderilmeye başlanılmıştı. İsyan güçleri 5 Mart'ta Elazığ'ı ele geçirdi ve Dersim yönünde ileri hareket başlatıldı.   Dersim   aşiretleri bu isyana destek vermedikleri gibi isyancıları kendi bölgelerine sokmadılar.  
Asiler 7 Mart'ta Diyarbakır’ı kuşattılarsa da şehri savunan Mürsel Paşa’nın direnişi sonrasında geri çekildiler.  Diyarbakır'ın ele geçirilememesi ve dışardan herhangi bir yardımın gelmemesi, isyana katılan aşiretlerin yer yer dağılmasına yol açtı.  Hükümetin aldığı tedbirler sonucunda asiler 7 Nisan'da kuşatılmış, bütün çıkış yolları kapatılmıştı. Ümidi kalmayan birçok şeyh ya firar etmiş ya da hükümet kuvvetlerine iltica etmişti.
 
İsyan 24 Mart tarihinde Ordu Müfettişi Kasım, Kolordu Komutanı Mürsel  ve Tümen Komutanı Osman Paşaların emir komutasında başlayan harekâtla bastırıldı.  Şeyh Sait ve yanında bulunan aşiret liderleri 14-15 Nisan gecesi Varto'nun güneyinde Çarburuh Köprüsü civarında  Hormek ve Lolan aşiretlerine bağlı güçler tarafından yakalanıp askerlere teslim edildi. Liderler yakalandıktan sonra  31 Mayıs'a kadar bölgede temizlik operasyonları devam etti .(1)
Şeyh Said hadisesi, çok geniş bir alana yayılmasına fırsat verilmeden kontrollü bir şekilde patlatılmış, yerel inzibat güçleri ve normal tedbirlerle önü alınabilecek, daha önce bölgede benzeri yaşanmış onlarca örnekten sadece biriydi. 
Ancak bu hadiseden yeni bir rejim üretilecekti.

İSYAN’IN ANKARA’DAN GÖRÜNÜŞÜ

21 Şubat'ta Elazığ, Genç, Muş, Ergani, Dersim, Diyarbakır, Mardin, Urfa, Siverek, Siirt, Bitlis, Van ve Hakkari illeriyle Erzurum ilinin Kiğı ve Hınıs ilçelerinde sıkıyönetim ilan edilmiş, mecliste başbakan Ali Fethi Bey’in okuduğu telgraflardan asilerin dağılmaya başladığı anlaşılmıştı. 

Başvekil Ali Fethi Bey: “Muhterem arkadaşlar; bu sabah Elâziz Kalem Reisi Binbaşı Rasim ve Telgraf Başmemuru Sıdkı imzasiyle Dahiliye Vekâletine gelen telgrafnameyi Heyet-i Celilenize aynen okumak isterim:
«Usat firardadır. Şimdiki halde ahalinin himmet ve gayretiyle kasaba ekrattan tahliye edilmiştlir. Keyfiyetin en seri vasıta ile Ankara, Malatya, Diyarbekir'e tebliği.
Usatın kasabayı işgal eden mevcudu perakende olmak şartiyle dört yüz kişidir. Bundan otuz kişisi kadar Kömürhanı civarına müsademe maksadiyle gitmiştir. Mütebakisi Palo istikametine çekilmiştir. Başlarındaki Şeyh Şerif ve Şeyh Celâl ve Şeyh Mehmet'tir. Usat Hükümet konağını ve Kolorduyu ve bütün müessesatı kamilen yağma etmiştir. Usat şeyhlerin emirlerine lâkayıttır. İtamhane ve hastaneyi bile yağma etmişlerdir. Gayeleri çapulculuktur. Deponun işgaliyle elde ettikleri silâhlarla, silâhlanmışlardır. Ahalinin cephanesi kısmen bitmiştir. Ahali biran evvel askerin vüruduna intizardadır. Beş on atlı serian ileri sürülürse, ahalinin kuvve-i maneviyesi artacaktır. Usatın hep kuvveti def olunacaktır.   Dört gözle intizar ediyorum.»  (İmza kimin sesler)'!
Kalem Reisi Binbaşı Telgraf Başmemuru Rasim  Sıdkı

İhsan Hamit Bey (Ergani) — Arkadaşlar; Fethi Beyefendinin izahatından anlaşıldığına göne, ussat Elâziz ahalisi tarafından def ve tenkil edilmişlerdir. Elâziz ahalisinin bu samimiyet perverliği şüphesiz şayanı takdirdir. Bugün aldığımız haberlere nazaran ussatın doğrudan doğruya matma-i nazarı olan Diyarbekir'in ihtimali istilâsına karşı şehir halkı teşkilât yapmışlar ve icap eden tedabiri almışlardır.”(2) 

Fırsatı ganimet sayan İnönü ekibi, hükümeti şiddetle eleştirmeye başladı. Bütün ülkede sıkı yönetim ilan edilmeli ve şiddet kullanarak potansiyel güçler  dağıtılmalıydı. 
Ali Fethi Bey’in demokrat bir kişiliği vardı. 'Ben Allah'a, tarihe ve millete karşı elimi haksız yere kana boyayamam. Seve seve Başbakanlıktan çekilirim' demişti. Bastırma hareketi için ‘Böyle bir şeye lüzum yoktur. Bu isyan o kadar hiç ki, Harput'ta ahali onları tepeledi. Birkaç taburluk bir iş. Sizin maksadınız başka. Bunu bahane edip terör yapmak istiyorsunuz. Milleti asıp kesip ortalığı sütliman yapmak, kan ile mevkide oturmak istiyorsunuz. Ben böyle büyük bir günahı işleyemem, alet olamam." (3)

Yoğun baskılar karşısında Fethi Bey,  hükümetten çekilmek zorunda kaldı. Yeni hükümeti kuran  İsmet Paşa’nın  planına göre, ayaklanma bölgesi büyük askeri kuvvetlerle sarılacak, harekat Erzurum, Erzincan, Sivas, Diyarbakır ve Mardin üzerinden yollanacak birliklerle, hava kuvvetleri desteğiyle yapılacaktı.
4 Mart'ta meclise iki maddelik bir teklif sunuldu.  Sıkı yönetim ilan edilen bölgelerdeki suçlular için İstiklal Mahkemeleri kurulacaktı. İkinci maddeye göre iç politika gerektirdiğinde ilgili bütün teşkilat, tesisat ve yayın, hükümetin isteği ve Cumhurbaşkanı'nın onayı ile men edilecekti. Bu gibi yayınları yapan gazeteler kapatılabilecek ve bunların sahip ve yazarları Ankara İstiklal Mahkemesi'nde yargılanacaktı.  

İSTİKLAL MAHKEMELERİ

İlgili kanun ile  kurulan İstiklal Mahkemeleri farklı hükümlere tabiydi. Ayaklanma bölgesindeki İstiklal Mahkemesi'nin idam kararları hemen uygulanacaktı. Diğer vilayetlerde işlenen siyasi suçlara bakmak üzere Ankara'da kurulan İstiklal Mahkemesi’nin kararları, meclisin onayından sonra infaz edilecekti.
Asiler ele geçirildikten sonra, Diyarbakır sinema salonu, mahkeme salonu haline getirildi. Şeyh Sait ve 47 arkadaşı, 26-27 Haziran günlerinde bu salonda yapılan yargılama  sonucunda idama mahkum edildiler. 46 mahkumun cezaları 29 Haziran 1925 sabahı infaz edildi.

İsmet Paşa  Hıyanet-i Vataniye Kanunu ile tüm yurtta kendi tabiri ile mürteci avına çıktı. Adının başında şeyh yada hoca bulanan herkes, Türk Hukuk Tarihi’nin en hazin hatıralarının yaşandığı İstiklal mahkemelerinde hesap verdiler. Bu av o kadar sürekli yapılmıştı ki bizzat İnönü’nün hadiseden yaklaşık bir yıl sonra yaptığı konuşmada  devam eden davalar hakkında verdiği bilgiler oldukça şaşırtıcıydı (kısaltılmıştır):
“Kayseri'de  Ahmet Hamdi Efendi isminde   Şeyh Said'in bir halifesi yakalanmıştır, kendisi Nakşibendî’dir.  Erzurum'da   Gavur İmam isminde bir hoca ile Hoca Osman isminde birinin ön ayak oldukları vaka da derhal bastırıldı. İstiklâl Mahkemesi bugün Rize’de bulunuyor neticesini göreceğiz. 26 Teşrinisanide Maraş’ta İbrahim Hoca, Ankara İstiklâl Mahkemesine sevk olunmuştur.
4 Kânunuevvelde de Giresun'da  Şeyh Muharrem tevkif olundu, ileri gelenler takip edilmektedir. Sivas’ta, Maraş'ta, Giresun'da, Rize'de münhasıran hoca namı altında bulunan bir kaç kişi  bunlardan  Sivas'ta 12 mahkûm 2 nefiy vardır. Erzurum'da 32 mahkûm vardır. 10 kişi Ankara'da muhakeme edilmek üzere mevkuftur. Rize'de 33 mevkuf vardır. Ìstanbul’da bir kişi tevkif edilmiştir. Maraş'ta 39 kişi derdest olunmuştur.”(4) “ 

İdam mangası gibi çalışan bu mahkemelerin üyeleri Halk Partisinin milletvekilleriydi. Bu dönem üzerindeki sis perdesi kaldırılmadığı için olayın gerçek boyutları hakkında sağlıklı bir bilgi elde etme imkanı henüz bulunmamaktadır.

TAKRİR-İ SÜKÛN KANUNU:

4 Martta  İsmet Paşa, "Takriri Sükun Kanunu"nu meclisten geçirdi.  Hükümet bu maddeye dayanarak, Tevhidi Efkar, İstiklal, Son Telgraf, Aydınlık, Orak Çekiç, Sebilü'r Reşad adlı gazete ve dergileri, zararlı ve yıkıcı yayında bulundukları gerekçesiyle kapattı. (5) Tüm ülkeye balyoz gibi inen darbe, tam bir ölü sessizliği doğurdu. Milli Şefin damadı Metin Toker’in ifadesi ise durumu mezar sessizliği olarak adlandırdı:
"Bu ortamda ancak mezar sessizliği olacaktı. Hiç kimsenin yapılanları tartışması istenmiyordu. Yapılanlar sadece övülebilecekti. 1925 Türkiye'sinde Gazi'nin, İsmet Paşa'nın ve onların yanında yer almış 'Silahendaz mebusların' memlekete müsaade etmeye niyetli bulundukları hürriyet bundan ibaretti." (6)

İstanbul basınının temsilcileri Ankara’da yargılandılar. Bunlar arasında  Eşref Edip, Velid Ebuzziya, Abdulkadir Kemali, Fevzi Lütfi, Sadri Ethem, İlhami Safa, Ahmet Emin Yalman, Ahmet Şükrü Esmer, Suphi Nuri İleri ve İsmail Müştak vardı.  Bir kısmı hapis bir kısmı sürgün cezası aldı. Mahkemenin Başsavcı Vekili Avni Doğan’ın ifadelerine göre gazetecilerin tutuklanabilmesi için, Şeyh Said’e imalı birkaç cümle söyletilmiş. Sonra gazeteciler toplanmıştı. Kurtuluş ve Kuruluş Sonrası adlı eserinde bu oyunun şöyle anlatmıştı: "Şeyh Sait'in gazeteciler hakkında yaptığı beyanat kendi fikir ve kendi kanaatlerinden doğmuş değildi. Ona mahkemenin bazı üyeleri tarafından telkinler yapılmış, muayyen isimler verilerek, bunları itham ederse cezasının hafifletileceği vaad olunmuştu.” (7) 

İSYANIN SONUÇLARI

İsyan denilen olay bölgede öteden beri onlarca örneği yaşanmış bir baş kaldırıydı. Osmanlı döneminde devlet baba, her seferinde lütufkar davranır, nasihat eder, bazı tavizler verir, olmadı bir iki rütbe dağıtır olayı çözerdi. Bütün bunlardan bir sonuç alınamaz ise, nasihatla uslanmayan sopayı yerdi.  

Şeyh Said ne yaptığını biliyordu şüphesiz. Başarısız olmanın karşılığı idamdı.  Kendince kıyam etmenin farz olduğuna inanmış, hareketinin sonucuna katlanmıştı.
Ancak Milli Şef İnönü, bu maksatlı olaydan 70 yıl bir milleti her fırsatta suçlu gösterecek bir rejim üretmeyi başardı. Bir taşla binlerce güvercin vurdu üstelik. Muhalifleri ebediyen susturmuştu. Kendine karşı olmayı, devlete düşmanlıkla özdeş hale getirdi. Herhangi bir konuda siyasî bir tenkitte bulunmak devlet düşmanı olarak mahkum edilmeye yeterdi.  Hepsinden önemlisi,  vatanını ve milletini seven dindar kesimlerin boynuna bir daha ebediyen kurtulamayacakları bir yafta asıldı. Onlar iflah olmaz mürteciydi. İnönü kendi düşmanını üretmiş, devlet imkanlarını haksız yere kullanarak, bütün kuvveti ile her mahfilde dindar kesimin aleyhine çalışmıştı.
Devlet daireleri oruç tutup namaz kılana dar edildi. Ezandan Kurana her şey yasaklandı. Bu amansız takip hız kesmeden günümüze kadar devam etti.

İMAM BEDİÜZZAMAN’IN TUTUMU

Bediüzzaman isyandan sonra başlatılan tehcir sırasında Van’dan İstanbul’a getirilmişti. Bir daha vefatına kadar iftira ve ithamlardan yakasını kurtaramadı. Suçunu bulmuşlardı. O Kürtçüydü. Kardeşim demesi, milletim demesi hiçbir fayda vermedi. Üstelik ismi Said idi, sırf bu adı taşıması dahi kasıtlı ve bilinçli olarak 70 yıl devamlı suçlanması için yeterli bir sebepti! Yüzlerce defa aynı ithamla mahkemelere verilecek, resmi tarihin dışına itilmeye çalışılacaktı.

Oysa o İslam milletinden olmayı en yüce değer olarak biliyor. Bir yandan “iman”nın kozasını örerken, diğer yandan altı asır şehit kanları ile sulanan bu topraklarda çarpan yüreklerde kardeşlik ateşini yakan bir çağrı bırakıyordu. 
Şeyh Said, bölgede çok sayıda şeyhe ve aşiret liderine yaptığı çağrıyı İmam Bediüzzaman’a da yapmıştı. O, Molla Selim’e verdiği cevabın bir benzerini Şeyh Said’e gönderdi:
“Türk milleti asırlardan beri İslâmiyet’e hizmet etmiş ve çok veliler yetiştirmiştir. Bunların torunlarına kılınç çekilmez. Siz de çekmeyiniz, teşebbüsünüzden vazgeçiniz. Millet irşad ve tenvir edilmelidir.“(8) 

Sadece bu cevapla kalmadı dönemin şahidi bir çok insanın anlattığı üzere kendisine müracaat eden herkesi bu ve benzeri hareketlerden uzak durmaya çağırdı.  Bunlardan biri de bölgenin meşhur Hamidiye Paşalarından Kör Hüseyin Paşaydı Paşa isyanın şiddetlendiği günlerde İmam Nursi’nin huzuruna çıktı:
Hüseyin Paşa: “Seyda, eğer bize izin verirseniz, isyan edeceğiz.”
Hazret-i Üstâd: “Ne için isyan ediyorsunuz?.. Ali’nin, Hasan’ın kabahati varsa, Haydar, Ömer ne yapmış.. Arada müslüman kanı dökülecektir.”
Hüseyin Paşa: “Ruslar bizi vurdu, öldürdü, perişan etti. Malımız, canımız telef oldu gitti. Fakat namusumuza bir şey olmadı. şimdi elimizde kalmış olan bir dinimiz ve namusumuz da gidiyor. Bize izin ver. Hem piyadelerimiz, hem de suvarilerimiz mevcud hazır bekliyor” dedi.

Hüseyin Paşa’nın bu acıklı izahı üzerine, Hazret-i Üstâd epey uzun bir sükût edip düşündü. Sonra başını kaldırarak, gayet lütuf ve mülâyemetle:
“Paşa!” dedi. “Gel bu mesele hakkında şeyh Ahmed-i Cezerî’nin divanını tefeül edip açalım, Divan ne derse, kabul eder misin?” dedi.
Paşa, “Evet, ederim!” dedi.
Hazret-i Üstâd, cebinden divanı çıkardı ve tefeül ederek açtı, şu beyit çıktı:

Beytin Türkçe manası:
“Bazıları kiliseden dönüp gelir, Müslüman olur.
Bazıları da döner Yahudî ma’bedine gider Yahudi olur.
Ben ise, ne onlardanım ne de bunlardanım.
Bana meyhane kapısı kâfidir.”

Bu tefeülden sonra, Üstâd Hazretleri: “İşte gördün mü Paşa!.. Ben şimdi ne sizdenim, ne de onlardanım” dedi.
Hüseyin Paşa: “Seyda, sen benim kolumu kanadımı soğuttun. Ben, şimdi aşiretime dönsem, ‘Paşa korktu, onun için vazgeçti’ diyecekler.” dedi.
Hazreti Üstâd: “Evet, korktu desinler, amma kan döktü demesinler” dedi.. ve en son, Hüseyin Paşa veda edip ayrılırken de; Hazret-i Üstâd paşaya üç defa: “Paşa kan dökme, kan dökme, kan dökme!..” dedi ve tekrarladı.
Hüseyin Paşa döndü, gitti ve kuvvetlerini dağıttı. Dolayısıyla Van bölgesinde herhangi bir hadise vuku’ bulmadı.” (9)

İMAM BEDİÜZZAMAN DOĞRU YERDEYDİ

Millet irşad edilmeliydi. Siyasetin binlerce hilesi vardı. Cephede kazanılan her şey masada kaybedilmişti. Ne vatan, ne iman, yetişmiş insan olmadan korunamazdı.
Erzincan, Şeyh Said’in niyetinin samimi olduğuna inanmış, şehri teslim etmişti. Ancak bir süre sonra durum Ankara’ya çekilen telgrafta anlatıldığı  gibiydi. “Usat şeyhlerin emirlerine lâkayıttır. Yemekhane ve hastaneyi bile yağma etmişlerdir. Gayeleri çapulculuktur.” Şehre girenler yağma yapmaya başlayınca halk bunları kendi imkanları ile şehirden sürüp çıkardı. Şeyh Said de sorgusunda bu durumdan yakınmıştı.:
“Benim maksadım bu dine hizmet vermekti. Muvaffak olamadık. Şimdi anladım ki muvaffak olsaydık da bu ahali ile bir şey olmazdı. Vaziyet bu idi. Çünkü ahaliden sıtkım sıyrıldı. Şeriata razı olan ahali kalmamıştır.”

Mevcut malzeme ile müsbet hiçbir hareket yapılamazdı. İmam Nursi, uzun çileli bir yol seçmiş, asrın bütün hastalıklarını tedavi eden şefkatli bir hekim gibi, gerek sosyal problemleri gerekse akide zafiyetlerini tedavi eden bir davayı hayata geçirmeyi başarmıştı.

İmam Bediüzzaman’ın sağlığında ihya ettiği iman mücadelesi, önünde durulmaz bir güç halinde sistemi değişime zorluyordu. Ülkeyi kendilerine savaş ganimeti sayıp har vurup harman savuranlar, bu saltanatı kolay bırakmayacaklardı. Son iki askerî darbe milleti işkence kamplarında, üç beş parçaya bölmeyi başardı. Aynı safta Kuran’a hizmet edenler, aynı safta askerlik edenler, aynı safta hak hukuk diyenlerden biri, “ben Türk’üm ırkım, cinsim uludur!” derken diğeri “ben Kürt’üm, mazlumum, eziliyorum!” demeye başladı. Toplumun genel demokratik taleplerini bırakıp, kavmiyetçilik davası ile ortaya çıkanlar, hak hukuk mücadelesini zayıflatmışlardı.

Cuntacıların istediği tam da böyle bir şeydi. Demokrasi cephesi, hiçbir zaman onaramayacağı bir yara almıştı. Artık bölündükçe bölünecekti toplum. Kürtçüler, Türkçüler, İslamcılar, Cemaatler, Liberaller, Koministler ve saireler. Bunlar birbiri ile çarpışıp bölündükçe onlar sahip oldukları saltanatın hiçbir keyfinden vazgeçmek zorunda kalmayacaklardı.

İmam Nursi’nin ortaya koyduğu yoldan başka bir çözüm yolu yoktu.  Milletin kardeşliğine yaptığı hizmet, devlet tarafından çıkarılacak “asrın ödülü” manasını taşıyan bir madalya ile takdir edilmeye layıktır.  Onun büyük müjdesi “Cemahir-i Müttefika-i İslamiye”nin zuhuru arifesinde bölgede en az ikiyüz elli milyonluk bir ittifakın yolu aranmalı, İslam coğrafyasında hiçbir tarafın tek başına problemlerini çözme gücüne sahip olmadığı görülmelidir.

DİPNOTLAR:
1-Meryem Çakır, TBMM Tutanaklarında İç İsyanlar, s. 20/30 (Master Tezi)
2-TBMM Zabıt Ceridesi 1341, İ : 65
3-Dr. Rıza Nur, a. g. e., 4 / 1326. (zkr. Ahmed Tan; Kürt Sorunu)
4-TBMM; Zabıt Ceridesi, t : 1,  İ : 21; 12 /12/ 1341
5-Ahmet Çermenli, "Şeyh Sait İsyanı Sırasında ve Sonrasında Alınan Siyasi Tedbirler", Beşinci Askeri Tarih Semineri Bilgileri II, Ankara  1997, s.131
6-Metin Toker, Şeyh Said İsyanı, s. 52. (zkr. Ahmed Tan, Kürt Sorunu)
7-Çakır,  aynı eser, s. 30
8-Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat, s. 120
9-Badıllı, Mufassal Tarihçe-i Hayat, c. 1, s. 692

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (7)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.