İlahiyatçılar-Medreseliler kavgası ya da tek-tipçi faşizm-1

Abdullah YARGI

Başlığın ihsas ettiği üzere ilahiyatçılar ve medreseliler arasında kesin bir kutuplaşma olduğunu düşünmüyorum. Mevhum kavgaya, bütün ilahiyatçıları ve medreselileri kapsayan kurumlararası bir çelişki manzarası vermeye çalışanlar, devletçi-tektipçi kanadın ideolojik tetikçileridir.

Evet, zaman zaman ilahiyatçılar ve medreseliler arasında birtakım münferid sürtüşmelerin yaşandığı vakidir. Nitekim Osmanlı'da da 'mekteb vs. medrese', 'medrese vs. tekke' ve 'alaylı vs. mektepli' tartışmalarının olduğu bilinmektedir. Ne var ki, bu tartışmalar hiçbir zaman, doğrudan kurumların varlığını tehdit edici bir keyfiyete bürünmemiş; tipik rekabetçi psikolojik dinamiklerden beslenmişlerdir.

Filhakika, medreselerin eski geleneksel misyonlarını kaybetmeleriyle, müsbet ilimlerden arındırılıp, sadece dini formasyona yönelmeleri arasında pozitif bir korelasyon olduğu; zaman içinde endüstriyel ve toplumsal değişmenin getirdiği tecdid ihtiyacına entegre olamadığı ortadadır.

Bununla birlikte mevcut bulunduğu her çağda din sosyolojik açıdan önemli işlevselliklere sahip olan medrese gibi köklü, geleneksel bir kurumun büyük oranda ihmal edilmiş olduğu da başka bir vakıadır.

Esasen devr-i kadimde, mekteplilerin 'çürümüşlük' ithamını tevcih ettikleri medreselerin o durumda olmalarının asıl nedeni Devlet-i Aliyye'nin yanlış eğitim politikalarıdır. Köprülüzade Mehmet Fuat, Yunus Nadi gibi isimler Tasvir-i Efkar'da, tanzimatçılığın, tecdid postuna bürünmüş Batı taklitçiliğinin medrese sistemini ihmal etmesinin dehşet verici sonuçlarını anlatmaktadır. Dr. Mustafa Ergün konuyla ilgili şunları söylemektedir örneğin;

'Medreselerin II. Meşrûtiyet başlarında kötü duruma düşmesi; okulların açılması ve yönetimin tamamen bu okullarla ilgilenmesi, medreselerin yüzüne hiç bakmamasındandır.
[...]
Medreseleri yöneten Ders Vekâleti ve Maarif-i Umûmiyye Nezâreti, medreselerin ana sorunlarıyla hiç ilgilenmiyorlardı.'

(Daha geniş bilgi için; http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/26/1049/12657.pdf)

(Kanımca, Osmanlı, dünyayı yakalamak, çöküşü durdurmak uğruna yaptığı seküler ataklardan; ulemanın/din sınıfının devlet hiyerarşisinden kontrollü olarak silinip, mekteplilere devredilmesinden hiçbir verim alamamasının yanı sıra, kurumsal olarak de-tedeyyün sürecinin (dinden uzaklaşma) metafizik faturasını da ağır ödemiştir. Son tahlilde, Osmanlı'yı sürklase eden yine kendi yetiştirdiği mektepli güruh olmuştur.)

Mektepli - medreseli niza'ının Türkiye Cumhuriyeti evresinde, İlahiyat fakültelerinin kurulması, konuyu daha da tahsis etmiş görünmektedir. Tevhid-i tedrisat isimli tektipçi faşist eğitim kanunuyla birlikte, medreselere yöneltilen 'merdivenaltılık' ithamı ve İlahiyat fakülteleri karşısında hiçbir şansı kalmadığı gibi argümanların gelişmiş olması, zımni bir şekilde bu iki kurumun birbirlerinin rakibi oldukları hissini uyandırmaktadır.

Halbuki güncel 'misyonları' açısından birbirine denk olduğunu düşünmediğim bu iki kurum arasında kategorik bir çatışma da bulunmamaktadır.

'Güncel misyonları' açısından birbirlerinin küfüvvü olduklarını düşünmüyorum çünkü; el-an medreselilerin dine bakışı ile ilahiyatçıların dine bakışı arasında derin bir yarık bulunmaktadır. Din, medreseliler için 'amel-merkezli' bir fenomenken, ilahiyatçılar için 'araştırma nesnesidir.' Yani medresede öğretilen dini bilgi, sonucunda amel edilmeyi gerektirirken, ilahiyat formasyonu 'dini bilgi işçiliğini' gerektirmektedir.

Tabii ki bunun herkes için geçerli, kesin bir ayrım olduğu söylemek istemiyorum. Medrese kökenli ya da ilmini, amele dönüştüren ilahiyatçılar da var elbette. Ne var ki; bu tür İlahiyatçıların 'dindarlık hissiyatı' büyük oranda medrese-tekke-dini grup kültürüyle yoğrulmuş dinamiklere sahip. Zira salt İlahiyat eğitimi, tedeyyün vaz' edici ya da 'amele' sevk edici bir formasyona sahip değil.

İkinci olarak, ilahiyat ve medreselerin, her konuda birbirine rakip ve kavgalı iki kurum olduğunu ima eden söylem, gerçekliği çarpıtan bir keyfiyete sahip. Esasen bu söylemin sahiplerinin, heretik görüşlerini saygın İlahiyat camiasına yamamaya çalışan; bütün bir İlahiyat akademyasının görüşleriymiş gibi sunan kişiler olması şaşırtıcı değil.

Örneğin; 'Kur'an'ın Hz. Peygamberin sözü olduğunu' söyleyen; 'Kur'an'da yer alan bazı ayetlerin 'değiştirilmesi' gerektiğini' ifade eden; Atatürkçülüğü, Irkçılığı ve İlahiyatçılığı (!) aynı bünyede cem' edebilme garabetine sahip olan ilahiyatçılar, sadece medreselilerden değil, toplumun her kesiminden tepki çekmektedir. Bu ilahiyatçı tipolojilerine en başta yine saygın İlahiyatçılar tepki göstermektedir.

Dolayısıyla, İlahiyatçı kimliği altında yapılan heretik dini yorumlara ve tipolojilere tepki göstermek, bütün bir şekilde İlahiyata tepki göstermek anlamına gelmemektedir.

Tabii bu konu tartışıldığında gündeme gelen, merhum Ali Fuad Başgil'e ait olan 'Buradan din alimi değil, din münekkidi (tenkitçisi) yetişir.' sözünün, umumi olarak bütün ilahiyatları kastetmediği anlaşılmalıdır. Esasen Başgil'in hangi 'İlahiyat' fakültesini kastettiği de ehlinin malumudur.

Her ne olursa olsun, umumi olarak anlaşılabilecek bu söz, yukarıdaki paragrafta yapmaya çalıştığım üzere 'tahsis' ve 'takyid' edilmelidir…