İki roman, iki dünya, Tanpınar, Şule Yüksel, Huzur ve Huzur Sokağı

Himmet UÇ

Şule Yüksel Şenler, Huzur Sokağı romanını yazarken Tanpınar’ın Huzur romanını okumuş mu idi? Yazar ile bu konuyu konuşmak için görüşmek isterdim, belki de okumuştu, belki de bir alternatif roman yazıyordu. Çünkü her iki roman da huzuru arayan bir yapı üzerine kurulmuştu. Tanpınar’ın Huzur romanı 1949‘da yayınlandı, kitap olarak. Huzur Sokağı romanı 1970‘de bir gazetede tefrika edilmiş.

İki romanın gün ışığına çıkmaları arasında yirmi yıllık bir süre var, bu süre sosyal, toplumsal ve dini değişme açısından önemli bir süre. Şule Yüksel Şenler hep horlanan dinin ve dini yaşayışın ılımlı direnişinin sembolü olmuş bir ptorotip. Tanpınar ise döneminin şartlarında düşünen birisi, o da bir sentezin peşinde. Tanpınar bir tarafta İstanbul’un kültürel, tarihi ve mimari yapısı, diğer tarafta Şeyh Galib gibi bir tasavvuf ummanı, öbür yanda duygularının peşinde bir aşka müptela adam bunlar arasında bir sentez kuramaz, roman bir buhran ile biter. Huzur romanında entelektüel bir adamın dünyası ile kendi dünyası arasında bağ kuramayan Nuran ondan uzaklaşır.

Huzur Sokağında da iki zıt hayat vardır, Bilal ve Feyza, aşık olduğu genç kızın dünyası ile uzlaşmasını imkansız gören Bilal muhitini değiştirir, mütevazi bir evlilik yapar. Uzlaşamamanın her iki romanda kaynağı birinde din diğerinde ise kültürel bir pespektiften dünya kavrayışı. Kullanılmış eşyaların bile biyografisini merak eden, İstanbul’un kültürel atmosferi içinde tarihin kendini kuşattığı bir mümtaz ruhuna uygun bir insan bulamaz, yanlışı sevdiği kadının onun bu karmaşık ve kaotik ruhuna katlanamayacağıdır.

Bilal dini bir çevrede ezan sesi ve ibadetin ve orta sınıfın, esnafın içinde bizim ekseriyetimizin hayatı içinde mutludur. Huzurludur, ama huzurunu bozan onun aşıkane sergüzeştidir. Cenap “aşk kalbimizin davetsiz misafiridir, bize  sormadan gelir” der. Bilal da bu ona sormadan gelen sevginin izlerini, psikolojik tezahürlerini bir türlü silip atamaz. Şule Yüksel, birinci nesle tattıramadığı huzuru ikinci nesle tattırır ve biraz da ütopik bir kurgu  ile Feyza ve Bilal‘in çocuklarını bir araya getirerek tatmin olur.

Fuzuli, “Dest busi arzusu ile ölürsem dostlar/Kuze eylen toprağım sunun anınla yare su” derken, sevgiliye elim değmeden ölürsem, kabir toprağımdan bir testi yapıp onunla sevgiliye su verin o zaman ona elim değmiş olur ve ben de mutlu olurum der. Ama bu şiir Peygamberimize (asm) yazılmış olursa mana ne olur, doğrusu ben onu çıkaramadım.

Tanpınar, Şule Yüksel gibi mutlu etmeyi dert etmez, uzlaşamayan iki insanın hayatları birbirinden ayırır. Lise yıllarında Huzur Sokağı ve Minyeli Abdullah’ı okumuştum, o zamanki hislerim Huzur Sokağındaki aşkı yadırgamıştı, hayatının büyük anlarını kucaklayan bir aşkı bir dava adamının yaşayamayacağını duşünmüştüm, Lenin bile “komünistin özel hayatı yoktur” der, aklın yolu bir dava adamının davası, kalbin değil aklın ve muhakemenin davası idi. Şimdi dava adamlığı ayağa düştü, lüksün bütün çeşitleri ile, debdebe ile, televizyon eleştirmenliği, arada bir de yarım saat ders, ondan sonra ver elini tantana. Al sana dava adamı. Ama Minyeli gerçekten idealistti. Onda aşk, meşk yoktu. Dava adamına aşk iki yüz kilometre hızla giden tekerin arasına çomak sokmak gibi. 

Huzur Sokağı romanı ile Huzur romanı iki çevrenin huzura bakış tarzı ve huzuru araması üzerine kurulmuş. İki yazar farklı dünyaların insanları, Tanpınar İstanbul aşığı kültür ve sanattan, batıdan haberdar bir yazar. Onun kahramanı Mümtaz edebiyat fakültesinde öğretim üyesi. Hayatı bir estetik seyir gibi gören, özellikle postmodern bir gözle hayata ve nesnelere, tarihe, mekanlara, kırılmış dökülmüş ve pörsümüş eskiye bir hazine gibi bakan insan. Halide Edip Adıvar’ın Sinekli Bakkal semtini anlatan romanı Sinekli Bakkal, Tanpınar’ın Huzur romanı ve Şule Yüksel Şenler’in Huzur sokağı romanları duygusal ilişkilerin romanlara hakim olduğu romanlar her üç romanda da kadınlar belirleyici rollere sahip. Romanın vaka örgülerini sürükleyen kişiliklere ve rollere sahipler.

Bugün de huzur başlıklı romanlar yazılabilir, ama ezan sesini duyunca birden gömlek değiştirir gibi  dünya değiştirme devri sona erdi, şimdi o gömlek değiştirenler araba değiştiriyor. Ankara’ya otobüsle gelenler jiplerle dolaşıyor. Şimdi de huzur türü romanlar gerekli, ama dini hayatı da mükemmel, çevreye ve tabiata Bediüzzaman gibi bakan bir seyirci, temaşager, bir seyyah, aynı zamanda yaşadığı toprakların tarihi, sosyal, dini, kültürel izlerini gören çok yönlü kültürel derinlikli kısmen Mümtaza  benzeyen dindarlar lazım artık, yeni bir düşünme tarzı bize gerek, öyle değil mi dostlar. Biz Mümtaz ile Bilal’i, Feyza ile Nuran’ı birleştiremedik, hala asıl sentezi yapamadık. Bu temenni ile...

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (2)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.