Ölüm Yolculuğu!

Hüseyin YILMAZ

Mustafa Paşa, her zamanki heybetli duruşuna rağmen sâkin ve durgundu. Gözleri çatacak yer aramıyor, sert bakışları kusur araştırmıyordu. Her zaman gergin duran yüz hatları kıvamsız hamur gibi sarkmış, rengi solmuştu. Atından her zamanki çevikliğiyle inişini görmeseler, hasta olduğuna hükmedebilirlerdi fakat hasta gibi durmuyordu. Sadece durgundu. Kopup gitmiş, uzaklaşmış gibiydi.

Vaziyetini farkeden oğlu İbrahim'in yolda birkaç sefer, "Baba neyin var?" demesine zoraki gülümseyip, "Yok bir şey, iyiyim!" deyip geçiştirmişti. Oysa paşa iyi değildi. Bediüzzaman Molla Said-i Meşhur'un, "Cezireye sâlimen ulaşamayacaksın!" diyen sesi kulaklarında yankılanıp duruyor, gülümseyen çehresinin perdelemeye muvaffak olamadığı ciddiyeti gözlerinin önünden gitmiyordu. Halbuki, kötü bir şey yapmamış, yanlış bir şey söylememişti.

At ve para vermekten maksadı, medresesine destek vermek, sulhun mimarı olması hasebiyle de küçük bir teşekkür etmekti. Niye kızdığını, hatta kızıp kızmadığını da anlayamamıştı. Gülümseyerek söylediği üç kelimelik o son söz olmasa hediyesini kabul etmeyişine aldırmayacaktı, almayacağını zaten tahmin ediyordu. Buna rağmen ağalığının gereğini yapmak istemişti.

Asıl anlamayıp kendisini tedirgin eden şey, sarfettiği sözün kestiremediği mahiyeti idi. Molla Said, " Cezireye sâlimen ulaşamayacaksın!" derken âkıbetini mi haber vermişti, yoksa beddua mı etmişti? Her iki ihtimal de korkutuyordu. Haber vermiş olsa, korkuyordu. Zîra, Seyda'nın kerametleri dilden dile dolaşıyordu. Zaten serkeş atın ezdiği çocuğun onun kucağında, hiçbir şey olmamış gibi gözlerini açtığı günden beri bütün Cizreliler gibi, kerametine inanmıştı. Yalnız başına Biro Çölü'nü aşması, ayaklarını bağlayan kelepçeleri bir mendil gibi çözmesi de dilden dile dolaşıyordu. Kendisine pusu kuran Seyyid Muhammed Emin'in adamlarını çarpıldıklarını bilmeyen yoktu.

Seyda'nın söylediği, haber vermekse; "sâlimen" kelimesinin küçük bir kaza ile, bir düşme ile, bir yara veya kırıkla sınırlı olmasını diliyordu. Doğrudan ölümünü kasdettiyse, niye "sâlimen" desin ki? Yine de emin olamıyordu... Seyda'nın verdiği haberin şaşmayacağına inanmıştı, bütün temennisi ölümü olmamasıydı.

Beddua olma ihtimali daha çok korkutuyordu. Seyda'nın bedduasını alan belasını bulur, inancı yaygındı. Kendisi de böyle inanıyordu. Ne var ki, ölmesi için beddua edecek kadar kötü bir şey yapmamıştı; hatta kötü bir şey yapmamıştı. Sırf bir kaidesine muhalefet etmiş olmasının karşılığı böylesine ağır bir beddua olamazdı. Belki de Bediüzzaman'a mahsus küçük bir şaka, bir korkutma, bir ikazdı.

Bu ihtimal ve fazlasını yol boyunca defalarca düşünmüştü. Arada bir rahatlamış olsa bile emin olamamış, tekrar tekrar başa dönmüştü. Bu iç muhasebe ile devam eden yolculuk büyük bir sulh dönüşü olabilecek sevinç ve coşkuyu, adete taziye ve mateme çevirmişti.

Yine de hindi dolması ve nar gibi kızarmış etten kalıbının gerektirdiği kadar yemiş, bir parça da rahatlamıştı. Çatısı altında bulunduğu evin emniyetli oluşu, etrafındakilerin dost bakışları zihnindeki mücadeleyi yumuşatmış, sakinleştirmişti. Başını yumuşak yastığa koyup gözlerini yumduğunda da sâkindi. Odasında sadece İbrahim kalmış, kapının hemen dışına da iki has adamının yatakları serilmişti. Köyde de gerekli tedbirler alınmış, giriş ve çıkışlara nöbetçiler yerleştirilmişti. Bu gece Marinus'ta ölüm yoktu. Olmamasını diliyordu.

Marinus'tan 14 Eylül 1902 günü, kuşluk vakti ayrılan kafilenin hedefi Beytüşşebap üzerinden Cizre'ye varmaktı. Uzun zamandır yaylalarda vakit geçiren Mustafa Paşa, kışlayı da Cizre'yi de özlemişti. Yokluğunda bazı şeylerin yolunda gitmediği de kulağına çalınmıştı. Esasen değişmeye yüz tutan mevsim de Cizre'ye dönmesini iktiza ediyordu. Kış hazırlıklarını soğuklar bastırmadan bitirmesi, diğer bütün iş ve meşguliyetlerin önüne geçmişti. Bir eli yağda diğeri balda görüntüsü verse de yükü ağırdı.

Yolculuk sılaya dönme sevinciyle başlamış, Mustafa Paşa dünkü durgunluğundan kurtulmuştu. Zaman zaman cins atını coğrafyanın nâdir ve küçük düzlüklerinde şaha kaldırıyor, İbrahim ve diğerlerinin kendisini takib etmelerini teşvik ediyordu. Kafilede kendisini geçebilecek birkaç süvari ve at bulunsa da kimsenin böyle bir aptallıkta bulunmaya niyeti yoktu. Bir oyunda ve kazaen bile Mustafa Paşa'yı yenmenin başka bir zaman, başka bir yerde mutlaka bir cezasının olacağını bilmeyen yoktu. At yarışında da kendisine en fazla bir at boyu kadar yaklaşmak emniyetli ve şerefli olandı.

Deşta Hıngile'ye açılan dar boğaza girmeden çok önce İbrahim Bey on iki kişilik bir öncü kuvveti kontrol ve emniyeti temin etmek üzere göndermişti. Bir aksilik durumunda bu öncü kuvvet geçidi temizleyecek ve Paşa'nın tedbir almasına vakit tanımış olacaktı. Geri dönen iki kişinin geçidin temiz ve emniyetli olduğunu haber vermelerine rağmen Mustafa Paşa yeniden, garip bir şekilde tedirgin olmaya başlamıştı. Yüzlerce metre yüksekliğe sahip sarp kayalıklar arasında asırların meydana getirdiği bu dar ve sarp geçit, hemen herkesi bir şekilde korkutup ürpertiyordu. Mustafa Paşa gibi düşmanı çok birisinin endişelenmesinde de yadırganacak bir şey yoktu. Üstelik geçit Goyanlıların da mıntıkasıydı ve Mustafa Paşa'ya rağmen bölgede cirit atıyorlardı.

Sadece Goyanlılar değil, Şırnaklılarla da arası iyi değildi. Elindeki büyük güç olmasa bir yudum soğuk su içmesine müsaade etmezlerdi. Bugüne kadar onları sadece elindeki kahredici kuvvetle belli bir mesafede tutmaya muvaffak olmuştu. Aslında değişen bir şey yoktu, hatta Ertoşilerle barışmış olması da elini kuvvetlendirmiş, gücüne güç katmıştı. Ama korkuyordu ve yabancısı olduğu bu korkunun sebebi düşmanları değil, Molla Said'in tam da ayrılırken sarfettiği o üç kelimelik sözdü: "Cezireye sâlimen ulaşamayacaksın!" İki gündür zihninin en çok tekrarladığı, kulaklarına ardı arkası kesilmeyen bir uğultu gibi yerleşen bu söz, bir anda kimyasını bozmuş, cesaret ve gözü pekliğiyle meşhur Mustafa Paşa'yı infazını bekleyen bir idam mahkûmuna çevirmişti. Ölmek düşüncesi hiç bu kadar korkutucu, hiç bu kadar rahatsız edici olmamıştı.

Yine de geçidin emniyetli olduğu bilgisi yüreğini serinletmiş, derin bir nefes aldırmıştı. Gece boyunca soğuyan kayaların serinliği, geçidi soğuk hava mahzenine çevirmişti. Güney batı cephesinin zirvelerinden karşı cepheyi aydınlatan güneşe rağmen; geçit, insanda çıkılması imkânsız bir kuyu vehmi uyandırıyordu. Çok eski zamanlarda yaşanmış olup yaşlıların dilinde barınan kanlı pusularıyla meşhur bu dar boğaz, bugün çok daha korkunç, çok daha sevimsizdi. Bir zamanlar hiç düşünmeden atını sürdüğü bu geçide girmek, bugün Mustafa Paşa için sehpaya yürümek gibi geliyordu. Ancak korkusunu belli etmemesi, adamlarının gözünde itibarını koruması, küçük düşmemesi gerekiyordu.

Boğazın üçte ikisi geride kaldığında Mustafa Paşa bir nebze korku ve endişelerinden sıyrılıp rahatlamıştı. Kim olduğunu hatırlamış, yaşamanın, nüfuz sahibi olmanın zevkini yeniden hissetmeye başlamış, gözlerine çöken o koyu gölge, gözlerini terkedip yerini çiğ bir aydınlığa bırakmıştı. İçinden bir ses, yaşamanın, var olmanın güzelliğini fısıldıyordu.

Başını kaldırıp çıkışa baktı, sonra ufka doğru alçalarak küçülen zirveleri taradı bakışları. Sağ cephede, uzak ve yüksek bir yerde yanıp sönen bir parıltı, bir yansıma görür gibi oldu. Bir patlama sesi boğazı doldururken iki metreye yaklaşan boyu, yüz elli kiloluk iri cüssesiyle insandan çok bir gorile benzeyen Mustafa Paşa'nın yuları tutan eli gevşedi, sonra atın yelesine doğru başı önüne düştü ve hayvanın sağ tarafından aşağı yuvarlandı.

Bir anda çığlıklar koptu, Paşa'nın adamları yere atlayıp kayaların arkasına mevzilendiler. Birkaç el havaya mermiler sıkıldı, talimatlar verildi ama kayalıklardan ne ikinci bir mermi patladı ne de bir hareket oldu, küçük bir taş bile yuvarlanmadı.

Atından düşercesine yere atlayıp babasına koşan İbrahim Bey, onun büyük başını kaldırıp dizine koydu, dağılan beynine üzüntü ve dehşetle baktı. Dizine akmakta olan ılık kana aldırmaksızın yüzünü kendisine doğru çevirdi. Mermi, Paşa'nın sağ gözünün hemen üstünden girmiş, sol kulağın arkasından geniş bir oyuk açıp çıkmıştı. Çöken sağ gözüne beyin suyunun karıştığı bulanık bir kan akıyordu ama sol gözü açıktı. Onda da hayat çekilmiş, canlılığını kaybedip matlaşmaya başlamıştı. Bir insanın bu kadar hızlı ölebileceğine inanmak zordu lâkin yarım asır bölgeye kan kusturan Mustafa Paşa da kan içinde ölmüştü.

Son bir gayretle, babasından çalınmış bir rol, bir devir, bir intikalle;

"Ne duruyorsunuz, aptal herifler!" diye bağırdı. "Ölü değil, canlı istiyorum." diye ilave etti ümidsizce.

Ölüm geçidi, sarp kayalıklar, göğe saplanan zirveler boştu. Arada bir pike yapan kartal sürüsü, her şey yolunda, der gibi süzülmeye devam ediyordu. Tek kurşunla Mustafa Paşa efsanesini bitiren kişi, ardında başka bir efsane bırakıp sır olup gitmişti.

15 Eylül 1902 tarihinde Saray'a bilgi geçen Diyarbakır Vâlisi Faik Bey, Mustafa Paşa'nın öldürüldüğünü, muhtemel asayiş problemlerine karşı gerekli tedbirlerin alındığını kayda geçirip tarihe küçük bir not düştü.

(Kutub Yıldızı II'den bir sahne)

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.