Hep yakınan, hep tenkid eden görüntüsü vermek, şübhesiz hoş değil, ben de hoşlanmıyorum. Ne var ki, hoşlanılmayacak bir şeyden hoşlanmak gibi bir tabiatım, beğenilmeyecek bir şeyi beğenecek bir hissiyatım yok; herkes doğru bile telâkki etse, yanlışı alkışlayacak bir mantık ve şuura sahib değilim.
Ehlince malumdur ki, iktidar kadar, belki onlardan da fazla Nur Talebelerini tenkid ediyor, itirazlarda bulunuyorum. Daire dışına düşüp üstlerindeki eski Nurculuk kisvesi ile dolaşmaya devam edenleri de tokatlıyorum. Çirkin, ahlâksız ve şen'i mukabelelerine de aldırmıyorum. Zîra, hak ve hakikati haykırmanın, sahib çıkmanın hep ağır bedelleri olmuş, ben de o bedelleri yarım asırdan beri ödüyorum.
Ömrümce derd edindiğim meselelerden biri de, —belki en büyüğü—, Bediüzzaman'dan devraldıkları yekpâre kudsî bir mirası, muhafaza edemeyen halef ve talebelerinin fütursuzca kırka bölmeleri. Bugün param parça olmuş, müttehid olmayan, birlikte düşünmeyen, birlikte hareket etmeyen; büyük oldukları halde bölünmüşlükle tesirlerini zayıflatmış bir kitle ile muhatabız.
Bu derbeder, bu darma dağınık, kan kaybetmiş, hayatiyeti azalmış kitle karşısında hafakanlar geçiriyorum. Birleştirmek, uyandırmak, harekete geçirmek için çırpınıp duruyorum ama işe yaramıyor. Suyun başını tutanların çirkin sağırlığını aşamıyor, dirençlerini kıramıyor, idrâk ve vicdanlarına ulaşamıyorum.
İşin çileden çıkaran tarafı ise, bu parçalanmışlığı, bu bölünmüşlüğü, bu derbederliği, bu şuursuzluğu Bediüzzaman'a yıkmaları; onun iki satırlık, anlamadıkları veya bilerek aldattıkları bir ders ve tavsiyesine bağlamaları.
Bu mevzuda ne zaman serd-i kelâm etsem onlarcası suratıma şu satırları çarpıyor:
"Dinî cemâatler maksatta ittihat etmelidirler. Mesâlikte ve meşreplerde ittihat mümkün olmadığı gibi, câiz de değildir. Zîra taklit yolunu açar ve “Neme lâzım, başkası düşünsün.” sözünü de söylettirir." (Hutbe-i Şamiye, Asar-ı Bediyye)
Şartlarından, muhatab ve maksadından koparılan üç satırlık bu ifâdenin zahiriyle hükmedilse Nurcular bölünmekte de, birleşmemekte de haklılar. Haklılar, zîra üstadları öyle diyor; üstelik de yüz on sekiz yıllık bir ifade bu. Yaşadığı müddetçe de bu sözünün aksini yazmamış, hiçbir yerde hiç kimseye aksini söylememiş.
1908'de İttihad ve Terakki'nin dayatmaları karşısında ikincisi ilan edilen Meşrutiyet'in hürriyet şartlarında dinî, siyasî ve millî arayışlarla vücud bulan onlarca cemiyetten biri de Bediüzzaman'ın da dahil olduğu İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti'dir. Cemiyetin isim ve varlığına gelen itirazların görünürdeki maksadı bölünmüşlüğe meydan vermemek, birliği temin etmektir.
Bediüzzaman Said-i Kürdî ismiyle İstanbul'da dikkat çekmekte olan otuz yaşındaki Said Nursî, "Reddü'l‑Evhâm" serlevhalı uzun ve ateşin bir makale ile itiraz ve evhamları reddedip izahlarda bulunur. 31 Mart 1909'da Volkan Gazetesinde neşredilen makalede geçen yukarıdaki satırların maksadının da, şartlarının da, muhatablarının da şimdiki Nurcularla hiçbir alâkası yok. Anladıkları da külliyen yanlış. Metni bugünkü şartlar üzerinden Nurcuları muhatab alıp onlar için tefsir edeceksek, Bediüzzaman'ın söylediği şu:
"Nurcular, Süleymancılar, Işıkçılar, Nakşiler, Kadiriler v.s. cemaat ve tarikatların her biri farklı kişiler tarafından, farklı şartlarda, farklı maksadlarla kurulup, farklı meslek ve meşreplerde oldukları, farklı hizmet tarzları ihtiyar ettikleri için:
"... maksatta ittihat etmelidirler. Mesâlikte ve meşreplerde ittihat mümkün olmadığı gibi, câiz de değildir. Zîra taklit yolunu açar ve “Neme lâzım, başkası düşünsün.” sözünü de söylettirir."
Amenna ve sadakta Muazzez Üstad, baş ve göz üstüne...
Şimdi soruyorum: Üstad'ın söyledikleri ile sizin anladığınızın arasında en ufak bir benzerlik ve yakınlık var mı? Hayır...
Ya anlamıyorsunuz veya anlamak işinize gelmiyor. İttihad etmezseniz, dünyada da, âhirette de iki elim yakanızda olacak...