Seyrisefer

Hüseyin ÇEŞİTCİOĞLU

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

En'âm Suresi/ 6. Ayet:

اَلَمْ يَرَوْا كَمْ اَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ قَرْنٍ مَكَّنَّاهُمْ فِي الْاَرْضِ مَا لَمْ نُمَكِّنْ لَكُمْ وَاَرْسَلْنَا السَّمَٓاءَ عَلَيْهِمْ مِدْرَارًاۖ وَجَعَلْنَا الْاَنْهَارَ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهِمْ فَاَهْلَكْنَاهُمْ بِذُنُوبِهِمْ وَاَنْشَأْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ قَرْنًا اٰخَر۪ينَ

"Onlardan önce nice nesilleri helâk ettiğimizi görüp üzerinde hiç düşünmezler mi? Üstelik biz onlara yeryüzünde size vermediğimiz imkânları vermiş, üzerlerine bol bol yağmurlar yağdırmış, ev ve bağlarının altlarından ırmaklar akıtmıştık. Evet, günahları sebebiyle onları helâk ettik ve onların ardından başka nesiller meydana getirdik."

Bir adam Hz. Ömer’in huzûrunda birini methetmişti. Ömer (ra) ona:

– O kimseyle bir ticâretiniz, alış verişiniz oldu mu? dedi.

– Hayır

– Onunla komşuluk yaptınız mı?

– Hayır

– Peki beraber YOLCULUK yaptınız mı?

– Hayır

Bunun üzerine Hz. Ömer:

– O hâlde siz hiç tanımadığınız birinden bahsediyorsunuz, dedi.

***

Dün en yakınım olan genç arkadaşımla güneşin doğduğu yöne doğru seyir seferde bulunduk.

Önce iyi niyet tazeleyip yürürken seslice euzübesmele, salavat, rabbi yessir, lahavle vela ve hasbünallah ve ni'melvekil dualarını okudum.

Sonra ilk menzil Aksu/Perge Antik Kentine kuşbakışı baktık. Bu arada yoldan geçen bir tosbağa yavrusunu ezilmekten kurtardık.

İlk kuruluşu MÖ 4'binlere kadar tarihlenen bir şehir. İlk Mısır piramitleriyle zamandaş.

Kuzeyden güneye uzanmış. Aksu nehrinin suyu arklarla şehrine yüksek tepesine ulaştırılıp, kentin ortasından geçirilmiş.

Pamfilya bölgesinin (Doğu Antalya) başşehri olmuş. Bugünkü Kundu ve Kumköy sahili Aksu'da başlıyor ve işlek bir limanı varmış.

Eski Yunan Roma ve tüm putperest kentleri alabildiğine sağlam ve kesme taştan yapılmış. Dünyada ebedi yaşayacak gibi düşünmüşler. Derin algıda ise kalıcı eserlerle ebedi yaşama vehmi var.

Arenalar; sağlık, spor, güç merkezi, tiyatrolar; sosyal kültürel toplum merkezi olarak kurgulanmış.

Perge antik şehri kuruluşu MÖ 4 bin yılları

Sonra Aksu'dan çıkıp Aspendos'a yöneldik. Dağa yaslanmış ve Aspendos'tan minik kalıntılar kalmış. Lakin tiyatro bütünüyle ayakta ve kullanılıyor.

Etrafı ise yeryüzünün en yaşanır başta yeşil ve tüm renklerin cuşuhuruş ile kaynaştığı topraklar.

Kesme taş ve ve seki şeklindeki oturaklarda, sahne kısmını azamet ve heybet hisleriyle seyrederken genç arkadaşıma şunları söyledim:

"Biliyor musun, bu azamet ve görkemli abide, kan ve gözyaşıyla sulanmıştır. Hem de onlarca yıl, onbinlerce insanın köleliği babadan oğula geçerek. Ölen, sakat kalanlar yerine, genç ve gürbüzler geçirilip bitirilmiş bu dev taş külliye. Yeryüzündeki tüm yıkılmaz görkemli övünç eserleri gibi. Çin Seddi'nden Mısır Piramitlerine, İskoçya Surları'ından Avrupa Şatolarına, Rus Kaleleri'nden Hint Budist ve Güney Amerika tapınaklarına kadar. Hepsinin üstünde kan, gözyaşı ve kırbaç şakırtılarının izleri silinmemiştir hala."

Üçüncü durağımız Beşkonak/Köprüçay ve kayalıklar içinden çoşkuyla akan soğuk sulu bir ırmak. Taşağıl'dan önce sola sonra sağa doğru giden 55 km'lik bir yol.

Sağ yanda meşhur Bozburun, Torosların zirvesi.

Kademeli şekilde aşağı inen köyler, uzun ve dik kayalıklar, derin yarlar, çam, sedir, katran, çınarlara karışan gelincik, sarı-beyaz papatya tarlaları, muşmula, asma, kayısı, karadut ağaçları, aniden kayalıklardan zıplayıp inen kara keçi oğlakları.

Yakın zamana kadar ortak yayıldıkları yabani keçi, geyik, karaca yavruları hatıralarda kaldı artık.

Her dönüş ve ve kavşakta; değişen esintili kokular kekik, adaçayı, portakal, limon ve erguvan kokuları.

Yollarda görülen yabancı-yerli turistler ve araziye uyumlu giyinen kadınlar, kızlar, başörtüleri mütevazi bir taç gibi sade ve vakur, bol gömlek ve basit bol şalvarlar.

Süt getiren, keçi güden, inek süren kadınlar, analar, bacılar. Yürüyen, çalışan erkekler, gençler.

Sol yanımız kayalık derelere yakın ve daralıp genişleyen vadiler. Dar enli, deltavari kına gibi arazilerde çeşit çeşit ekilip dikilen mahsul ve ve hububatlar; buğday, fiğ, yonca, çayır, cılaz mısırı, zeytin, bağ, lahana, domates, hıyar, biber, bostan ve bahçeleri.

Taa zirvelere kadar uzanan çeşitli çamfıstğı, çınar, ardıç, selvi, kavak, sedir ve katran ağaçları.

Hava güneşli seher yeli gibi esintili, gök masmavi ve yer yer uçuşan beyaz bulutlar. Şevk, zevk, keyf, şükür, inşirah ve yaşama sevinci üfleyen bir atmosfer hakim.

Gürül gürül akan çayın kenarındaki konaklama ve rafting tesislerine uzaktan baktık.


Köprüçay rafting başlangıcı

Genç arkadaşım su botuyla seyahatı/raftingi yaşamış. Su bana göre soğuktu ve istekli de değildim.

Rafting, arazi cipleri ve konaklama tesisleri Beşkonak'tan başlıyor, yukarı doğru tarihi Köprüçay'ın altına kadar uzanıyor.

***

Orada şu ayetler aklıma geldi ve nefsimi susturdu.

Saffat Suresi:

43) Nimetlerle dolu cennetlerde;

44) Karşılıklı tahtlar üzerinde otururlar.

[BEŞİNCİ İŞARET: Dünyada اَلْحُبُّ فِى اللهِ hükmünce salih ahbaplara muhabbetin neticesi, Cennette عَلٰى سُرُرٍ مُتَقَابِلِينَ ile tabir edilen, karşı karşıya kurulmuş Cennet iskemlelerinde oturup, hoş, şirin, güzel, tatlı bir surette, dünya maceralarını ve kadîm [en eski] olan hatıratlarını birbirine nakledip eğlendirmeleri suretinde, firaksız, sâfi bir muhabbet ve sohbet suretinde ahbaplarıyla görüştüreceği, Kur’ân’ın nassıyla sabittir. (32.Söz 3. mevkıf)]

45) Aralarında, kaynağından doldurulmuş kadehler dolaştırılır;

46) Bembeyaz; içenlere lezzet verir.

47) İçenlere dokunmaz, sarhoş etmez.

***

Bu arada ikindi namazı girmişti. İkindiyi Karabük Köyü-Pelitli Camii'nde cemaatla kıldık. Cami ve bahçesi çevre araziyle uyumlu ve pek şirindi.

Bu arada acıkmıştım ve caminin kaynaktan gelen pınarından su içip açlığımı bastırdım.

Yemeği Alara Çayı kenarında yiyecektik.

Ülkemizin imkanları için Rabbimize şükrederek Antalya-Alanya karayoluna ulaştık.

Bu arada hırslı insanın yaptığı tahribat teessür ve kederimi artırıp, şefkat ve güzelliğe vurgun yaramı iyice deşmişti.

O an hatırıma gelen şu mana tessür ve kahır duygumu feraha ve sekinete döndürdü.

"Sen yeryüzünün sahibi gibi aşırı gidip kahrolma. Halıkı Rahim elbet bu tahribatı bilip ve görüdüğü halde bu yeryüzünü cennet gibi yarattı. Sen yaratılış maksadına bak! O'nun asıl amacı kullarının kendini tanıyıp iman ve ibadet etmesidir."

Hülasatıl hülasa budur.

Sen kendi iman ve ibadetine bak.

İmansız tahripçiler cibilli vazifesini yapıyor; bir yönden de onlar dünyayı imar için varedilen hayvan gibiler.

Kıyamete kadar belki bir kişi de iman etseydi (Hz. Ebubekir (ra) gibi), bu dünya yine boşa yaratılmış olmazdı.

Zaten kıyamet saatinde iyice çöplüğe çevrilen ihtiyar dünya, atmosfer, uzay ve manzume-i şemsiye malzemeleri, cennet ve cehenneme tagayyür edilip değerlendirilecek.

Manavgat/Okurcalar yolunda birden uzun süren bir baharat ve kekik rüzgarına maruz kaldık.

Poyraz bize türlü/karışık aromalı bir nefes ziyafeti sunuyordu.

Son menzil Alara Han ve Kalesi idi.

Okurcalar'dan sola, sonra sağa doğru ilerledik. Ülkemin en güzel cennet gibi bereketli toprakları insanı iftihar ve hamd'e sürüklüyordu.

Ekin arpa tarlaları, zeytinlik, meyvelik ve seralara çevriliyordu. Tahrip edilen tarım arazileri buralarda daha nitelikli bir görünüme kavuşuyor, sıra sıra muz seraları uzayıp gidiyordu.

Şehir içi ve civarındaki betonlaşan verimli arazilere karşı umut ve tazelik aşılıyordu.

Ülkemizin geleceği ve geçimi adına bir kriz ve kıtlık ihtimali yok gibiydi.

Amma bu geçim darlığı, bu zor hayat neyin nesi ki?

Hırs ve şükürsüzlükten, iktisatsızlık ve tutumsuzluktan, kazanç ve mahsülün bereketi-bolluğu kalkmıştı zahir.

Üstad Nursi'nin eserlerinde yazdığı ve Burdur müftüsüne söylediğinin belki 10 katını yaşıyorduk.

Alara Han'ın yakınında akan su ve çam manzaralı ahşap masaya, yumuşak minder ve kilim desenli yastıklara yaslandık, sanki cennet manzarasını çağrıştırıyordu.

Martı, kurbağa ve yabani kuş sesleri ortalığı senfoni gibi çınlatıyordu.

Alaraboğazı; Manavgat/Alanya sahilini Toros kanyonlarından, Konya'ya bağlayan bir boğaz, dar bir geçit.

Tarihi Alara Kalesi: 13. yy

Çobanlar ve tüccarlar Alara Han'da konaklarken yaylaya veya satıma giden deve, manda/sığır ve koyun, keçi/davar gibi büyük enam korunaklı ağıl ve kömlerde geviş getirip istirahat ediyordu.

Hemen yakınındaki Alara Kalesi ise bu geçidin emniyet karakoluydu.

Yapılışı ta Anadolu Selçuklu kervansaray ve yol medeniyetine dayanıyordu.

Yollar mutlaka emniyetli olmalıydı ki ülke mamur ve müferreh, ticaret ve alışveriş canlı, devlet baki ve kuvvetli olsundu.

Manavgat'tan dönerken akşam geçvakit, bir tesise indiğimizde turunç portakal kokusunun ciğerlerime bayram ettirdiğini hissettim, burnuma inanamadım.

Yerden, gökten, cennet kokusu gibi yoğun turunç aroması beni mahmurlaştırıyordu.

O an limon, turunç kokusu mestiyle olsa gerek seçkin tesis sahibinin turunç kokusu püskürttüğü zehabına kapıldım.

O esatir-i rayihayı soluklanarak tesise girdik, namaz, kahve sonrası arabaya gelirken turunç nesimi sazak gibi süzülüyordu.

Az ileri gidip bakınca alacakaranlıkta ne göreyim, aşağıda irembağı gibi bir portakal-limon bahçesi.

Akşam poyrazı karşımızdan esip her tarafa cennetî bir koku üflüyordu.

Saf ve yoğun turunç kokusu nimetine kalbi şükür ve hamd içinde Antalya yoluna koyulduk.

Yine akşam olmuş tatlı hüzün ortamı, az sert bir koyun yünü gibi her yanımı sarıp sarmalamıştı.

Dünya yolculuğu içinde minik bir seyrisefer daha bitmek üzereydi.

Kimbilir dünya seferi içindeki sayısız patika ve kısa yollar nerde, nasıl bitecekti?

Arabanın iç karanlığı ile Antalya yolunun ışık karmaşası bir tezat oluştururken önce Tahmidiye sonra Sekine dinlemek, genç arkadaşım ve bana sakin bir emniyet, mütevekkil ve dingin bir huzur bahşediyordu.

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (2)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.