Kader ve Dimağda İki Sapkın Uç

Hüseyin ÇEŞİTCİOĞLU

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُٓ اِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ ۞ وَ كُلَّ شَىْءٍ اَحْصَيْنَاهُ فٖٓى اِمَامٍ مُبٖينٍ

"Hiçbir şey yoktur ki, hazineleri bizim yanımızda olmasın. Herşeyi biz belirli bir miktarda indiririz." (Hicr Sûresi; 21.ayet)

"Biz herşeyi İmam-ı Mübînde (levhi mahfuzda) tek tek sayıp yazdık." (Yâsin Sûresi; 12.ayet)

Kader Risalesi'nden:

Üçüncü Mebhas: Kadere iman, imanın erkanındandır. Yani "Herşey Cenab-ı Hakkın takdiriyledir. [Allah'ın karar verip uygun görmesiyle.]

Birinci Mebhas: "Kader ve cüz-ü ihtiyarî, İslamiyetin ve imanın nihayet hududunu gösteren, hâlî ve vicdani bir imanın cüzlerindendir. Yoksa [insan açısından] ilmî ve nazari değillerdir."

Dördüncüsü: Kader ilim nevindedir. İlim; maluma [bilgiye/ informasyona] tâbidir. [Yani; varolan bilgiler kritik edilip doğrulanırsa; ilim olur.] Yoksa; malum; ilme tâbi değil. [Yoksa bilinen her şey; ilme bağımlı değil, ilim sayılmaz.]

Üçüncüsü: Cüz' i ihtiyari, kadere münafi değil; belki [tam tersi] kader, ihtiyarı teyid eder. Çünkü kader, ilmi İlahinin bir nevidir.

Yedincisi: Ey insan! Senin elinde gayet zayıf fakat; seyyiatta ve tahribatta eli gayet uzun ve hasenatta gayet eli gayet kısa; cüz' i ihtiyarı namında BİR İRADEN [yapma gücün] var.

(Bir dümeni kayalıklara doğru çevirmek veya bir asansör düğmesine; su dolu bodrum kat yönünde basmak gibi.)

مَٓا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِؗ وَمَٓا اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَؕ وَاَرْسَلْنَاكَ لِلنَّاسِ رَسُولاًؕ وَكَفٰى بِاللّٰهِ شَهٖيداً

"Sana gelen iyilik Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir. Seni insanlara elçi gönderdik; şahit olarak da Allah yeter." (Nisa Suresi 79.ayeti kerime)

***

Cebriye ve Mutezile algısı; Dimağın İlk (ibtidai) Mertebesinde Bulunur!

Dimağın 7 Mertebesi Lemaat' tan:

"Dimağda merâtib var, birbiriyle mültebis [karışmış], ahkâmları muhtelif.
Evvel-ilkin tahayyül olur, sonra tasavvur gelir.
Bibehre [nasipsiz kısmetsiz] tasavvurda, tahayyülde SAFSATA hâsıl olur."

Tahayyül-tasavvur-taakkul aşamasında zihin herhangi bir hükme varamaz. Kurduğu cümlelerde hüküm ifadesi “dır, dir”ler yoktur. Hüküm ancak tasdik aşamasında bulunmaktadır.

Bilgi/ informasyonun; TAHAYYÜL edilme evresinde bunun bir hayal aşaması olduğunu bilmeyen dimağ/zihin birçok SAFSATALARA (saçmalıklara) düşer.

Öyleyse tahayyül ve tasavvur edilen şey; tetkik, tahkik ve delile dayanmıyor ve TAAKKUL aşamasından; TASDİK katına geçmemişse; dimağın safsatadan ibaret bir hükme varacağını unutmamak gerekir.

Bilgi/malumat TASAVVUR aşamasında her ne kadar bir resim, fotoğraf, şekil, tasarım varsa da; zihnin tasdikinden/ hükmünden uzaktır.

***

1- Kadere İman ve Zihinde İfrat Bir Sapma; Cebriyecilik

"Abdulhamid tahttan indirilmeseydi; Osmanlı yıkılmaz, Cumhuriyet kurulmaz, İslam zarar görmezdi..!" şeklindeki bir yargı hem kadere iman açısından, hem de fikir açısında savrulma ve hezeyandır.

"Rumeli muhacirleri olmasaydı, Anadolu Türkleri bağımsız olmazdı." (İlber Ortaylı / 2019 Hürriyet / Pazar konuşmaları.)

Böyle inanan müslüman Cebriyeci ve kadere imanca dalalettedir.

Doğrusu 'bilemeyiz' olmalıdır. En fazla yeterli emare ve belirti varsa; 'muhtemelen ki; olabilir' şeklinde bir kanaat olarak olmalı.

Yoksa; bilinmeyecek tarihi meselelerde yargıya varıp/ hüküm verdiği için, hem sapık itikatlı hem de sakat düşüncelidir.

Bu dimağ; delilsiz hükme/ yargıya varmış, zihin ve beynin şarteli kapatılmıştır.

"...ifrat gibi tefrit de muzırdır, belki daha ziyade. Fakat ifrat [üst yönde aşırılık ], tefrite [alt yönde aşırılık] sebep olduğundan; daha kabahatlidir." (Muhakemat 1. makale)

“... İfrata müstaid olanlar tefrite de kabil oluyor.” [Cebriyeciler; aynı zamanda Mutezile inanca da yatkın oluyor!] (Muhakemat 4. makale)

"...kader, nefsi gururdan ve cüz-i ihtiyarî, adem-i mes’uliyetten [sorumsuzluktan] kurtarmak içindir ki, mesâil-i imaniyeye girmişler." (Asay-ı Musa)

-Yani kader, insanı gururdan, cüzi ihtyari/ irade ise; insanı işlerinden sorumlu yapmak için imani bir meseledir!

"Her insanın sorumluluğunu omuzuna yükledik. Kıyamet gününde insana, açılmış olarak; konacak bir kitap çıkaracağız. 'Oku şimdi kitabını!' Bugün kendini yargılamak üzere kendi nefsin yeter!” (İsra Suresi 13 ve 14. Ayeti Kerimeler. (Kur'an Yolu/ Diyanet Meali)

26. SÖZ KADER RİSALESİ:

BEŞİNCİSİ: Kader, sebeple müsebbebe bir taallûku (bağlantısı-ilintisi) var. Yani, “Şu müsebbep (sonuç-kaza), şu sebeple vukua gelecek.” Öyle ise, denilmesin ki, “Madem filân adamın ölmesi, filân vakitte mukadderdir. Cüz-i ihtiyariyle tüfek atan adamın ne kabahati var? Atmasaydı yine ölecekti, niçin denilmesin?

Sual: Niçin denilmesin? [Cebriyeci sorusu]

Elcevap: Çünkü, kader onun ölmesini onun tüfeğiyle tayin etmiştir. Eğer onun tüfek atmamasını farz etsen, o vakit kaderin adem-i taallûkunu; [kaderden alakasızlığını] farz ediyorsun. O vakit ölmesini neyle hükmedeceksin?

Ya; Cebrî gibi sebebe ayrı, müsebbebe ayrı birer kader tasavvur etsen veyahut Mutezile gibi kaderi inkâr etsen; [fiillerimiz yalızca irademize bağlıdır desen!] Ehl-i Sünnet ve Cemaati bırakıp fırka-i dâlleye girersin.

Öyle ise, biz ehl-i hak deriz ki: “Tüfek atmasaydı, ölmesi bizce meçhul. [yani bilemeyiz!]

Cebrî der: “Atmasaydı yine ölecekti.”

Mutezile der: “Atmasaydı ölmeyecekti.”

Dikkat edersek, "tüfek atılmasaydı ölmezdi" diyen Mutezile ile, "tüfek atılmasa da yine ölürdü" diyen Cebri kader anlayışı iman ve düşüncede tefrit ve ifratı temsil eder.

2- Kadere İman ve Dimağda Tefrit Bir Sapma; Mutezilecilik

"M. Kemal olmasaydı; yine Türkiye bugünkü gibi yönetilir; hiçbir şey değişmez, İslam karşıtı gelişmeler yine varolur, laik Cumhuriyet kurulurdu!" diye hüküm veren müslüman; kader ve düşünce açısından hezeyan ve kader algısı muteziledir.

Karşıt benzeri olarak da "Abdulhamid tahtta olsaydı Osmanlı yıkılmaz 1. Dünya Savaşı'na girmez, cumhuriyet ile dinsizlik hakim olmaz..." şeklindeki tarihi yargı ve inanç hem zihnen hem kadere imanca selim bir fikir, sahih bir iman değil bir safsata ve kader algısı cebriyecidir.

"Keşke Yunan galip gelseydi..."

"Üstad Kadir Mısıroğlu ne demek istedi: tabii ki “Yunan galip gelseydi” gibi bir isteği olamaz. Demek istediği; Yunan bile galip gelse, CHP’nin yaptığı zulmü yapmaz: Yani Kur’an’ı yasaklatmaz, ezanı Türkçeleştirmez, alfabeyi değiştirmez, tekkeleri ve medreseleri kapatmaz, kılık kıyafet kanununu değiştirmezdi..." (2019-Derin Tarih Dergisi.)

Peki bu tür bir varsayım; doğru bir kader inancı, selim bir kafa ürünü olabilir mi?

Tabii ki hayır! Bu tarihi yargı/ hüküm; asla bilemeyeceğimiz muazzam bir meselede "Yunan işgal etseydi; şu olmazdı, bu olmazdı..." diyerek cebri bir yargı ve düşüncede bir safsata ve derekedir.

Doğrusu ise "bilemeyiz bilemeyiz bilemeyiz!" deyip bilinemiyeceğini bilmenin engin özgüveni ve selametli mütevazi itirafı olmalıydı.

Bilinemez bir meselede "bilemeyiz, bilmiyorum" şeklinde açık uçlu düşünüp, zihin düğmesini çalışır şekilde tutan ehli sünnet; doğru itikatlı ve selim akıllıdır.

Yeterli belirti ve işaret varsa 'kuvvetli bir ihtimalle olabilir' demek; sağlıklı düşünmenin gereğidir.

Mutezile kader algısına inananlar, kadere/ levh-i mahfuza nüfuz etmişçesine; saçma ve sakat bir hükme "şöyle olmasaydı yine olurdu" diye ukalaca yargıda bulunurlar.

Mutezili; tüfek atılmasaydı adam ölmeyecekti zannını; hüküm/ yargı sanarak, insanın cüz'i iradesine faili muhtar gibi bakar ve "İlahi Külli İrade"yi hiçe sayıp hezeyana ve batıla yuvarlanır.

Bu ikilemli düşünce ve inanç savrulması şu misalle daha iyi anlaşılabilir.

İki arkadaş bir filmi seyrettikten sonra dışarda filmi tartışmaya devam ederler.

Biri "filan bölüm şöyle olmasaydı final bölümü (hüküm-netice) mutlaka şöyle olurdu."

Öbürü "o filan bölüm öyle olmasaydı yine final kısmı (sonuç- yargı) değişmezdi..."

Oysa; bitmiş, oynanmış bir film üzerine vakada/pratikte imkansız bir durum üzerinden yargıya varmak istiyorlar.

Ayrıca; vakadan mücerret ve zihnen imkansız bir tezahür üzerinden, safsataca bir hükme varmak istiyorlar.

Bu tarz münazara fikir cimnastiği olarak iyi olabilir amma düşünce ve kalbi hüküm olarak imkansız bir hezeyandır.

Dünkü güneşle bugünkü çamaşırı kurutmaya, biçilen talaşı tomruk haline getirmeye benzer. Bir ırmakta iki kez aynı suyla yıkanılmadığı gibi, aynı ağacın hiçbir meyve ve çiçeği bile aynı değildir. Tarihin akışı ise bütünüyle bambaşkadır. Sayısız ve kontrol edilmez etken devreye girer.

Daha ötesi, külli/İlahi irade ne şekilde tecelli ve tezahür eder; hiç kimse bilemez, ancak zan ve tahayyül ve tasavvur eder. Tahayyül ve tasavvurla; doğru hüküm ve yargıya asla varılamaz.

***

Sonuç olarak;

İngilizlerin, Hindlilere acıklı hallerini düşünüp ayıkmasınlar diye, algoritma cetvelini ezberletip ödüllü yarışma düzenledikleri bilinir.

Herhalde bize de "Mutezili ve Cebri kader anlayışı" öğretilmiş. Hayatımızın dün, bugün ve yarınını kuşatan, cebri ve mutezili hezeyan çemberini kırmadan; sağlıklı düşünüp doğru iman edemeyeceğimiz besbelli.

Değilse; 16. yüzyıl ortasından beri yaptığımız gibi; safsatacı kör döğüşünü düşünce diye sürdürürüz.
Hayatın ve imanın hakikatlerini doğru idrak edemeyen müslüman, yalan yanlış tanımlayan nefsi saçmalık ve egemen hezeyanla güdülmeye mahkumdur.

***

Yetkin ve Mütefekkir Tarihçi Ne Diyor:

[Politika ve tarihin, tarihçinin özerkliği]

Maalesef Türkiye’de, tarihin bilimsel bir uğraşı olarak özerkliğinin tanınması anlamına gelen bu terbiye, bu mesafe hemen hiç mevcut değil. Dolayısıyla ne oluyor?

Her türlü tarihî tartışmanın üzerine, siyasetin ve ideolojinin gölgesi çok koyu bir şekilde düşüyor. Ve bu, Türkiye’de doğru dürüst, özerk ve özgür bir şekilde, vicdanî özgürlük içinde tarihçilik yapmayı çok zorlaştırıyor. Bir kere bunu kaydedeyim.

Yani hangi meseleyi konuşursanız konuşun ister Vahdettin, ister milli mücadele, ister 1915 Ermeni “tehciri” ister Mustafa Kemal’in kişisel karakter özellikleri, ya da modern dönemin öncesinde Osmanlı tarihine ilişkin herhangi bir mesele… Bunları konuşmak çok zorlaşıyor.

[Tarihin aktörlerinin zaman içinde evrimi ve yer değiştirmeleri]

Tutun ki hainlikten ve ihanetten konuşacağız. Bu böyle gökten zembille inen bir şey değil. İnsanlar özsel olarak, essentialist bir şekilde, baştan hain veya baştan kahraman olarak, şu dâvânın veya onun karşısındaki bu dâvânın doğuştan lideri ve sembolü olarak tarih sahnesine çıkmıyor.

Çok karmaşık etki ve tepki ilişkilerinin sonucu geldikleri yere geliyorlar. Olaylar bazen onları belirli konum ve rollere itiyor.

Elbette kendi tercihleri de rol oynuyor, ama onlar da bu çok karmaşık etki-tepki ilişkileri, bu çok karmaşık zincirleme reaksiyonlar içinde kendilerine bir yer buluyor. Orada burada bir fırsat görüyor ve ona göre pozisyonlarını seçiyorlar.

Öyle bir konu ki, vereceğim her örnek potansiyel olarak tehlikeli. Ama vereceğim gene de. Vahdettin’le değil de Mustafa Kemal’le başlayalım.

Mustafa Kemal nasıl oldu da Milli Mücadele’nin lideri, sonra tartışılmaz lideri ve sonra Cumhuriyetin Tek Partili döneminin “tek adam”ı haline geldi?

Faraza başından itibaren bu var mıydı aklında? Böyle teoriler de var; daha Manastır Askeri İdadisi’nde okuduğu yıllardan itibaren ileride devrim yapmaya kararlı olduğu, geleceğin Türkiye’sinin bütün planını çıkardığı yönünde. Son derece özcü teoriler, gerçekten tamamen kopuk.

[Karşıt yönde, birkaç örnekle deşeyim tesadüflerin, rastlantısallığını payını.]

Sıkça sorulan bir sorudur: Mustafa Kemal de Enver gibi Saraya damat olsaydı ne olacaktı? Enver, padişahın bir kızıyla evlenmeyi başarmıştı; bir diğer kızıyla da Mustafa Kemal evlenseydi, ki talipti ve reddedildi, ne olacaktı?

Acaba o kadar radikal bir şekilde bir devrim, bir ihtilâl yoluna gidecek miydi? Yoksa daha bir ara zeminde mi kalacaktı? (Serbestiyet- 23 Eyül 2022/ Halil Berktay)

***

Çinli düşünür Lao Tzu, anlattığı 'yaşlı adam ve kaybolan atı' öyküsünü şu sözlerle tamamlarmış:

Yargılamayın ve acele karar vermeyin!

Yaşamın küçük bir parçasına bakıp tamamı hakkında yorum yapmaktan ve sonuç çıkarmaktan kaçının!

Yargılama aklın durması halidir. Yargılayıp kararınızı verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısıyla gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl insanı daima karar vermeye ve bir sonuca varmaya zorlar.

Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Yargılamak, bir son nokta koymaktır.

***

İşteمَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ sırrını anla. "Kadere iman eden, kederden emin olur." (el-Müsned 1:113; el-Müsâvî, Feyzu'l-Kadîr 3:187; Ali el-Müttakî, Kenzü'l-Ummâl 1:106.)

İTÜ Gölü-Maslak

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (6)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.