Risale Haber ciddi bir platform. Yazarları da eminim ciddiler ki, yazıları da onları yansıtıyor.
Zaman zaman, bu ciddiyeti ihlâl ettiğimin de farkındayım.
Kimi zaman lâtifeli satırlarımı okuyorsunuz. Kimi zaman magazinsel konulara dikkatinizi çekiyorum.
Zira; hayatın tam içindeyiz. İnsan sosyal bir varlık olduğuna göre, çevresinde olup bitenlerle alakâdardır.
Soyut konularla ilgilendiği kadar, somut meselelere takılabiliyor.
Şu sıralar ilgimi, git gide yaygınlaşan “sevgililer günü” çekiyor.
Sevginin, hatırlanmanın ve değer verilmenin etrafına çizilen sınır, her şeyden evvel insan olmanın ruhuna uygun değil diye düşünenlerdenim.
Sevgi; ticaretin körükleneceği güne indirgenmemeli.
Beni seven, sebep yokken de beni hatırlamalı.
Bunu; çiçek alarak, pahalı hediye sunarak yapmak şartı da yok.
Geçenlerde mutfakta çalışırken, bıçağın körleştiğini fark ettim. Yarın eşime söyleyeyim de bıçağı bilesin diye aklımdan geçirdim.
Ertesi gün, yine yemek hazırlığı için mutfağa girdiğimde hatırladım. “Tüh, söylemeyi unuttum” dedim. İşim icabı bıçağın keskin olması gerekiyordu.
Kesme tahtasına aldığım malzemeleri keserken, baktım ki, bıçak harika kesiyor.
Acelem vardı. Benim söylememe gerek kalmadan, bileylenen bıçağın keskinliği, işimi kolaylaştırmıştı.
Bu ince düşünce ve hareketten memnun olmuş, sevinmiştim.
Hatırlanmak işte buydu.
Değer verilmek.
Sana kolaylık sunulması.
Aynı’laşmaya gerek var mıdır?
Tek tip, tek gün, tek yaklaşıma, en çok da beklentiye giren hanımlar karşı çıkmalı.
Herkesin, doğrusu-yanlışı kendine özeldir.
Her zaman derim: Benim doğrum, başkasının yanlışı olabilir.
Benim yanlış bulduğum belki de başkasının doğrusudur.
Her ailenin yapısı farklı farklıdır. Her çiftin tarzı, beklentisi, memnuniyeti, şikayeti değişiktir.
Filanın eşi şöyle yapmış, böyle almış diyerek kendimizi mutsuzluğa mahkum etmenin anlamsızlığını bilirsek, hayattan daha çok keyf alırız.
Bilhassa iman ehlinin, bu tür takıntıları olmaması gerekir diye umuyorum.
Beklentisinin de, özentisinin de aynılaşmaması gerekir.
Eşler; yuvalarındaki huzur ve mutluluğu, sevgi ve saygıyı, beklenti yerine realiteyi önceliklerine alırsa, o yuvada yetişen çocuklar, tek tip olmaktan çıkar, şahs-ı nevilerine “özel” olurlar.
Derdimiz, halimiz, gayretimiz Allah’a ve O'nun rızasına bakmalı.
Kulların birbirini memnun etme yarışı, Allah’ın hoşnutsuzluğuna vesile olmamalı.
Evet elbette eşlerimizin, sevdiklerimizin gönlünü hoş tutacağız. Onları sevdiğimizi, değerli bulduğumuzu, üzülmesini istemeyeceğimizi hayatın her halinde belli edeceğiz.
Bunun için israfa gerek yok. Gösterişe gerek yok. Gıpta damarlarını tahrik etmeye gerek yok. Mizaç ve karakterleri tenkit etmeye gerek yok. Günaha, harama gerek yok.
Nobel ödüllü Prof. Aziz Sancar anlatır:
"Eve gittim, baktım Aziz çöpü dışarı çıkaracaksın diyor. 'Ya ben Nobel aldım...' dedim. Sen yine de çöpü dışarı çıkaracaksın dedi. Ondan sonra Nobel işini karıştırmadık ev işlerinde..."
Dışarda titrimiz, makamımız, işimiz ne olursa olsun, evde eş olduğumuzu, hayat arkadaşı olduğumuzu, iyi-kötü günde bir olduğumuzu bilmekten öte değerli hediye mi var?
Bir çoğunuz bilirsiniz. Hz. Aişe bir gün Peygamberimize (asm) sorar:
"Ey Allah’ın Resulü beni seviyor musun?"
Peygamberimiz "Seviyorum" der.
Hz. Aişe nihayetinde kadındır. Ve kadınca bir his ile, daha fazlasını duymak ister:
"Nasıl seviyorsun?"
Efendimiz cevap verir:
"Kördüğüm gibi..."
Bir süre sonra, Hz. Aişe annemiz eşinin yüreğini yine yoklamak ister. Belki de bildiği ama duymak istediği için sorar.
“Ya Resulallah kördüğüm ne alemde?"
Mübarek Nebi (asm) aynı muhabbetle ve şefkâtle cevap verir.
"İlk günkü gibi..."
Eşleri bir birine Yaradan layık görmüş. O yakıştırmış.
Bize de bir gün değil, her daim sevgi, saygı, hatır, gönül, değer vermek düşer.
Muhabbet günleriniz bol olsun.