Hrant Dink'i korumayan devlet, kendini korudu

Hilal KAPLAN

Beş yıl süren Hrant Dink suikasti davasının özeti budur.

Dün dava karara bağlandı; suçu tetikçi ve avanesine attılar; Jandarma'mız tertemiz, MİT'imiz pir-ü pak, Emniyetimiz ak kaşık...

2004 yılında Sabiha Gökçen'in Ermeni kökenli olduğuna dair kuvvetli delillerle AGOS'un manşetinde sunulan haber, Hrant Dink'in hedef seçilmesinin başlıca sebeplerinden birisiydi. Genelkurmay, tarihinde ilk defa bir gazeteciyi ve haberini hedefe koyan bir bildiri yayınlamıştı. Dava süresince Ergenekon sanığı Kemal Kerinçsiz ve şürekâsı iş başındaydı. Yine Ergenekon sanığı Veli Küçük dava salonuna geldiğindeyse, Hrant Dink yapılan tehditlerin ne kadar gerçek olabileceğinin farkındaydı. Köşesinde bile bunu dile getirdi ama devlet harekete geçmedi.

Şu anda Ak Parti'den Mardin milletvekili olan Muammer Güler'in İstanbul Valisi olduğu dönemde valiliğe çağırıp, vali yardımcısı ve MİT mensubu olduğu söylenen iki kişi Dink'i "uyarmayı" akıl ettiler. Ancak Başbakanlık Koruma Hizmetleri Yönetmeliği'nin 11. maddesine göre kendisi talep etmese bile korumalarının yasal bir gereklilik olduğu Dink'i korumadılar.

Trabzon Jandarma'nın muhbiri, davanın sanıklarından olan ve beraat ettirilen Erhan Tuncel'in irtibatları araştırılmadı. Erhan Tuncel'in beraati de zımnen onun "üst"lerine "rahat olun" mesajı verildiği anlamına gelir.

Başbakan Erdoğan tarafından 2007 yılında Başbakanlık Teftiş Kurulu devreye sokularak cinayetle ilgili soruşturma başlatıldı ama ne hikmetse aynı hükümetin İçişleri Bakanlığı suçlananları aklamak için rapor hazırlayıp, soruşturmaya gerek olmadığına hükmetti. Mesela Başbakanlık müfettişleri raporlarında, dava sanıklarından Coşkun İğci'nin Yasin Hayal ve arkadaşlarının Hrant Dink'e yönelik bir suikast planı içinde olduğunu Jandarma'ya bildirdiğini belirtmelerine rağmen, İğci'nin "kayıt dışı" çalıştırılmasını gerekçe gösterip Jandarma'nın bunu dikkate almamasını meşrulaştırdı...

Dava boyunca Dink ailesi ve yakınlarıyla bazı gazetecilerin ulaştığı bilgiler bile savcının ulaştıklarından daha fazlaydı. Savcı, mütalaasında cinayetin Ergenekon'la ilişkisi olduğuna dikkat çekti ama delillere ulaş(a)madığından bahsetti. Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı, cinayet gününe ilişkin telefon kayıtlarını nihâyet mahkemeye ulaştırdı. Tetikçinin, cinayet mahallinde yalnız olmadığı kanıtlandı. Ancak bu bilgiye rağmen dava üç kişi ve çevresine ihale edildi...

Diyorum ya bu utanç davası boyunca Dink'i korumayan devlet, kendini korumasını çok iyi bildi...

***

Hrant Dink, yargısı, medyası Genelkurmayıyla hedef gösterildiği günlerde, birkaç gün sonra arkadan namertçe kurşunlanarak öldürüleceğini bilmeden şöyle yazmıştı:

"Bu tehditler ne kadar gerçek, ne kadar gerçek dışı? Doğrusu bunu bilmem elbette mümkün değil.

Benim için asıl tehdit ve asıl dayanılmaz olan, kendi kendime yaşadığım psikolojik işkence.

"Bu insanlar şimdi benim hakkımda ne düşünüyor?" sorusu asıl beynimi kemiren.

Ne yazık ki artık eskisinden daha fazla tanınıyorum ve insanların "A bak, bu o Ermeni değil mi?" diye bakış fırlattığını daha fazla hissediyorum.

Ve refleks olarak da başlıyorum kendi kendime işkenceye.

Bu işkencenin bir yanı merak, bir yanı tedirginlik.

Bir yanı dikkat, bir yanı ürkeklik.

Tıpkı bir güvercin gibiyim...

Onun kadar sağıma soluma, önüme arkama göz takmış durumdayım.

Başım onunki kadar hareketli... Ve anında dönecek denli de süratli.

Ne diyordu Dışişleri Bakanı Abdullah Gül? Ne diyordu Adalet Bakanı Cemil Çiçek?

"Canım, 301'in bu kadar da abartılacak bir yanı yok. Mahkum olmuş hapse girmiş biri var mı?"

Sanki bedel ödemek sadece hapse girmekmiş gibi...

İşte size bedel... İşte size bedel...

İnsanı güvercin ürkekliğine hapsetmenin nasıl bir bedel olduğunu bilir misiniz siz ey Bakanlar..? Bilir misiniz..?

Siz, hiç mi güvercin izlemezsiniz?

Kolay bir süreç değil yaşadıklarım... Ve ailece yaşadıklarımız.

Ciddi ciddi, ülkeyi terk edip uzaklaşmayı düşündüğüm anlar dahi oldu.

(...)

İyi de, gidersek nereye gidecektik?

Ermenistan'a mı?

Peki, benim gibi haksızlıklara dayanamayan biri oradaki haksızlıklara ne kadar katlanacaktı? Orada başım daha büyük belalara girmeyecek miydi?

Avrupa ülkelerine gidip yaşamak ise hiç harcım değildi.

Şunun şurasında üç gün Batı'ya gitsem, dördüncü gün "Artık bitse de dönsem" diye sıkıntıdan kıvranan ve ülkesini özleyen biriyim, oralarda ne yapardım?

Rahat bana batardı!

"Kaynayan cehennemler"i bırakıp, "Hazır cennetler"e kaçmak herşeyden önce benim yapıma uygun değildi.

Biz yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardandık.

(...)

Ama tüm bunlar olurken şu gerçeği de tek güvencem sayacağım.

Evet, kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz.

Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler.

Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce."

Güvercinlere de dokunurlar, ondan sonra da o kaldırımı öylece kan içinde bırakır, sorumluları aklar, yollarına devam ederler. Hayır, devam edeceklerini sanırlar...

Eğer hak yerini bulmadıkça vicdanı rahat etmeyen, güvercin tedirginlikleri artık bitsin isteyenlerdenseniz, 19 Ocak Perşembe günü saat 13.00'da Taksim'den Agos'a gerçekleşecek sessiz yürüyüşte bir ses de siz olun.

Gelin, hep beraber "Bu dava böyle bitmez!" diyelim.

Yeni Şafak

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.