Mirza ağabeyin röportajından bölümler şöyle:
BEDİÜZZAMAN BİZE KENDİMİZİ DE TANITTIRDI
Biz daha önce "İnsan nedir? İnsan kimdir? Bu dünyaya neden gelmiş? Bizi yaratan bizden ne istiyor?" gibi sorulara cevap veremiyorduk. Bediüzzaman’ın eserlerini okuduktan sonra bunları öğrendik.
ALİ UÇAR'IN RİSALE-İ NUR İLE TANIŞMASI NASIL OLDU
Okula vardığımda baktım orada 10 civarında öğretmen var. Yani birçok köyden öğretmenler oraya gelmişti. Binatlı köyünün öğretmeni Allah rahmet etsin Ali Uçar da oradaydı.
Bir Nur Talebesi malum bir topluma girerse ne yapar? İlk iş olarak davasını anlatmaya çalışır. Fırsat kollar bulunca hemen anlatır. Ben de acizane biraz sohbetten sonra iman hakikatlerinden anlatmaya başladım. Ali Uçar şiddetle karşı çıkmıştı. Ama kendince Risale-i Nurlardan misaller vererek karşı çıkıyordu. Bazı yanlış şeyler ezberlemiş ve Risale-i Nurlarda onlar varmış gibi anlatıyordu. Ben kendisine “bu söylediklerinizin çoğu Risale-i Nurlarda yoktur” diyorum. Ama bir türlü anlaşamıyorduk.
Sonra Risale-i Nurun bir kerameti birden aklıma bir soru geldi. Dedim “sen bu anlattıklarını nerde okudun benim bildiğim bunlar Risale-i Nurda yoktur.” “Ben bunları Çetin Özek’in Risale-i Nur'un İçyüzü adlı kitabında okudum” dedi. Öyle deyince ben rahatladım. Meselenin nereden geldiğini artık öğrenmiştim.
Çetin Özek bir hukuk adamıydı. Ve dehşetli bir solcuydu. “O halde” dedim “sen o kitabı getir, ben de senin bahsettiğin ve sayfa numaralarına kadar verdiğin yerleri içeren kitapları getireceğim ve karşılaştıracağız. Şayet senin söylediklerin doğru çıkarsa söz veriyorum ben artık bu kitapları okumayacağım. Değilse sen Bediüzzaman’ın külliyatını okuyacaksın… Tamam mı?” “Tamam” dedi.
Duran adında bir okul müdürü ile birlikte Batman’a geldiler. Birlikte gidiyoruz gittiğimiz yol biraz ıssız ve karanlık olduğundan biraz da ürkmüştü, kendisini acaba kötü bir yere mi götürüyoruz diye de endişe etmişti.
Neyse vardık ve anlattıkları yerleri bir bir kendisine gösterdim. Çetin Özek gerçekten çok yanlış ve iftira dolu şeyler yazmıştı. İnsan okuyunca veya duyunca tüyleri diken diken oluyordu. Bu kadar çok çarpıtma olur mu diye.
Ali Uçar bunları görünce Çetin Özek’in kitabını bana verdi biraz da kızarak “al abi bu kitap sende kalsın” dedi ve o gün sabaha kadar kitap okudu.
RİSALE-İ NUR’U TANIDIKTAN SONRA AĞALIK DA, BÜYÜKLÜK DE, ŞIMARIKLIK DA GİTTİ
Risale-i Nur’u tanıdıktan sonra her şey bir anda silinip gitti, ağalık da gitti, büyüklük de gitti, şımarıklık da gitti bir anda biz kendimizi Risale-i Nura talebe bulduk.
Risale-i Nur öyle bir etki bıraktı ki, mesela benim 5-6 köyde arazim vardı. Arazilerin tüm vekâletini abime verdim, o kullandı, sattı yedi vs. hiçbir şeyden haberim bile olmadı. Şu anda benim doğru dürüst bir evim de yoktur, arabam da yoktur. Yani biz her şeyi bir anda bıraktık. Her şey bize adeta unutturuldu…
Mesela şu anda olsa belki öyle davranamazdım. O dönemde her şeyi bir anda terk etmiştik. Amerika’nın servetini verselerdi gözümüz görmezdi. Çünkü, bizim gözümüz Risale-i Nurdan başka bir şey görmüyordu. Ondan başka gaye yoktu, maksat yoktu, düşünce yoktu. O bizi her şeyiyle tatmin ediyordu. Onunla en yüksek seviyede bir mutluluğu yakalamıştık. Çok sıkıntı çektik, hapislere düştük eziyet çektik ama bunların hepsinde ayrı bir lezzet vardı. Hiçbir şey bizi bu halden uzaklaştıramıyordu. Müthiş bir haz vardı, bir lezzet vardı. Allah’a çok şükür…
Röportajın tamamı için TIKLAYINIZ