Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin vefatı Miladi 23 Mart 1960 olup bu sene Hicri olarak 15 Mart 2026 gününe tevafuk etmektedir. Şanlıurfa’da her yıl olduğu gibi bu yıl da Üstadın 66. vefat yıl dönümünde aziz ruhuna mevlid-i şerif okutulacak. Bediüzzaman mevlidinin yaklaşması vesilesiyle merhum şair Ekrem Kılıç ağabeyin 1991 yılında, Üstadın 31. vefat yıldönümünde onun için kaleme aldığı ‘Yıkılan Mezar’ şiirini vefatının 8. Yıldönümünde kendi hatırasına iktibas ediyorum. Rabbim rahmet ve mağfiret eylesin, kabri Cennet bahçelerinden bir bahçe olsun inşaallah. Ruhuna el-Fatiha.
YIKILAN MEZAR
Yirmi üç Ramazan, Pazartesi gün,
Yola koyuldular Isparta’dan dün.
Hicrî yıl: Bin üç yüz yetmiş dokuz’du.
Yorgundu, oruçtu ve uykusuzdu;
Urfa’ya geldiler, Üstâd pek hasta.
Bir oda tuttular İpek Palas’ta.
Ziyârete koştu işiten herkes;
Hayret! Buna Üstâd çıkarmadı ses...
Oysa, ziyâretçi kabûl etmezdi;
Son kez olduğunu demek ki, sezdi...
Polisler gelerek oteli sardı;
Sanki, içeride bir cânî vardı...
İçişleri emir yollamış: “Atın!
Kalmasın Urfa’da, sakın ha sakın!”
Karakola çekip talebeleri
Dediler: “Acele dönünüz geri!
Emir Bakan Bey’den, beklemeksizin
Hemen arabaya binin ve gidin!”
Dostları dediler:” Üstâd çok hasta;
Doktorun raporu var bu hususta...”
Hatırlı kişiler girdi araya.
Çekildi yüzlerce tel Ankara’ya.
Aslında, lüzumsuz idi bunca iş:
Meğer O, Urfa’ya ölmeğe gelmiş...
Ateşler içinde geçti son gece;
Dilinde Allâh var hep, hece hece...
Yirmi beş Ramazan, sahur olmuştu;
Sükûnet içinde Hakk’a kavuştu.
Farketmedi dostlar: “Daldı.” dediler;
Vefât ettiğini hiç bilmediler.
Ölüsü, dirisi kadar güzeldi:
Hâlâ yaşar gibi, onlara geldi...
Öğrenildi, acı haber ulaştı;
Bir uçtan bir uca yurdu dolaştı.
Son kez hizmetinde bulunmak için
Koştular her yerden melek, ins ü cin...
On binlerce mü’min saf saf oldular,
Namazı Ulu Câmi’de kıldılar.
Âdetâ, başlarda uçarak geldi;
Halîlü’r-Rahmân’da defin edildi.
Bin dokuz yüz altmış, Yirmi dört Mart’ı,
Berzah âlemine şerefle vardı.
Peygamberler şehri mübârek Urfa
Asrın sâhibini bastı bağrına.
İbrâhîm Nebî’nin doğduğu makam
Bakmaktaydı O’nun merkadine tam...
Dergâh’ı onaran bir sâlih kişi
İki kubbe yapıp ayırmış idi.
Biri, istikbâle olsun hediye;
Birine kendisi gömülsün diye...
Rüyâda dendi: “Sen başka hazırlat;
Oraya misâfir olacak bir zât!”
Bunun üzerine ordan vazgeçti;
Kendisine başka bir mezâr seçti.
Bekleyen o yere en uygun insan
Olsa gerek diye, Bedîüzzaman,
Vefâtında Urfa, ittifâk etti.
Böyle bir misâfir büyük devletti...
Kararmış gönüllü yobaz kişiler
O’na bu saygıyı hazmetmediler.
Dünyâyı ettiler hayattayken dar,
Ölünce kabirde bırakmadılar.
Kıskandılar halktan cesedi bile!
Kader emredince, her şey nâfile...
Nâşını ettiler bu sefer sürgün:
Misâfir kalmıştı tam yüz on bir gün.
Dediler: “Kabrini yıkıp açalım;
Nâşını Urfa’dan alıp kaçalım.
Halkın bilmediği uygun bir yere
Gömüp kurtulalım O’ndan bu kere...”
Konya’da o sıra öğretmen idi,
Aldılar kardeşi Abdulmecid’i,
İmzâlattılar bir dilekçe zorla:
Cesedin naklini istiyor, gûyâ...
Birlikte Urfa’ya uçtular o gün;
Durumdan kardeşi nasıl da üzgün!
Sözünü tuttular O’nu gizlerken;
Vasiyeti buydu, demişti zâten;
“Mezârımı pek az talebem bilsin;
İstemem ziyâret için halk gelsin.
Bid’atkârânedir ziyâretleri.
Ölünce gizleyin yattığım yeri...”
Sonradan anlattı bir talebesi:
“Hayretle dinledik bu sözü.” dedi.
“Îfâsı çok müşkil bir vasiyet bu;
Nasıl uyacağız, şaştık doğrusu...
Aşmışken sevenler yüzlerce bini,
Nasıl gizleyelim halktan kabrini?
Hele vefât edip kalınca burda,
O’na mesken oldu sevdiği Urfa...”
Bin üç yüz seksen’in On Muharrem’i,
Beklediler olsun bir gaflet demi,
Geceden yolları tuttu askerler;
Kimse ne görsün, ne duysun isterler.
Kesildi türbenin parmaklıkları,
Kırıldı Üstâd’ın mermer mezârı.
Yıkılmış bir mezâr kalarak geri,
Doğrulandı işte, gaybî haberi...
Kardeşi çağrıldı, geldi başına;
Bahçeye taşınan azîz nâşına
Açtılar, baktılar: ter ü tâzeydi.
Ölü mü, uyuyor mu; acep neydi?
Yüz on bir gündür hiç bozulmamıştı;
Gömüldüğü gibi, aynı kalmıştı.
Tabutu alarak uzaklaştılar;
Alana, cemse ile ulaştılar.
Askerî bir uçak ile gittiler;
Afyon’da izini kayıp ettiler.
Isparta’da meçhul kabre koydular.
Bilmeden vasiyetine uydular...
“Bizim kabrimizi yerde arama!”
Diyor, hatırlarsan, yüce Mevlânâ...
Allâh’ın sevgili kullarının, bil:
Kalblerdedir yeri, toprakta değil!
Ne mekân, ne zaman, ne mesâfe var:
Dostlarıyla şimdi bir aradalar.
İzlerken açtığı o nurlu yolu;
Milyonların gönlü O’nunla dolu...
Kaybolsa mezârı ne önemi var?!.
Rûhuna ulaşır ya fâtihalar!..
Ekrem KILIÇ (31 Ocak 1991)