Hürriyet bahane, Hürmüz şahane

Dr. Habip ARTAN

Başta insanoğlu, canlı ve cansız varlıkların tamamı, kâinatın Sanii tarafından iki kutuplu olarak zıt yaratılmışlardır. Bunları; elektrikte artı eksi, mıknatısta N ve S kutupları, dünyada; doğu batı, sıcak ve soğuk, canlılarda dişi ve erkek, ahlakta iyilik ve kötülük, kullukta helal-haram, doğru ve yanlış, zulmet ve nur, inkâr ve kabul olarak görmek mümkündür. Bu zıt kutuplar birbiriyle esasında mücadele ve çarpışmak için yaratılmamışlardır. Bu saydıklarımız birbirine zıt görünseler bile biri diğerinin eksiklerini gidermek için devri daim içerisinde yardımına koşturulmaktadırlar. İmtihan sırrı gereği bu dünya ahiretin tarlası hükmündedir. Ne ekersen onu biçersin. Allah’a ve ahirete tüm esasları ile inanmayanlar nefis hevalarının esareti altında kendilerini negatif kutupta tutarak kaybedenler grubunda olacaklardır. Adeta duvarın arkasını bir ultrason cihazı gibi gösteren iman dürbünüyle asıl ana yurdumuz ahirete projektörlerini tutarak uzağı görme kusuru olmayanlar kazananlar olacaklardır. Alemlerin Rabbi olan Allah insanoğlunu bu dünya hayatında bir imtihana tabi tutmuş, eğriyi ve doğruyu ona elçileri aracılığı ile kitaplar göndererek bildirmiş, adeta dünyada iken ahireti kazanma kılavuzunu ona bildirmiştir. Yine imtihan gereği bilen ile bilmeyenin bir olmayacağı, zalim ve mazlumun hak ettiği ceza ve mükafatı darı ahirette cennet ve cehennem şeklinde onlara tattıracaktır. Şahsım ve ahiret gününe inananların tamamının bundan zerre kadar bir şüpheleri yoktur, amenna.

Tarihin bütün devirlerinde insanoğlu var oldu olalı, yaratılışından bu yana birbiriyle rekabet ve mücadele içerisindedirler. Cenab-ı Allah ezelden beridir hayır ve şerri yaratmış, bunları işleyip işlememe ihtiyar ve iradesini insanın kendisine bırakmıştır. Zerre miktar bile olsa hayır ve şerrin karşılıksız kalmayacağını vaat etmiştir. Rabbil alemin (cc) tarih boyunca insanoğluna elçileri aracılığıyla kitap göndererek eğriyi ve doğruyu bildiren, imtihanı kazanmanın ve kaybetmenin şifrelerini veren, en son peygamber olarak kâinatın efendisin Hz. Muhammed’i (asv) kendisine muhatap kabul ederek insanlara sırat-ı müstakimin temel taşlarını güncellenmiş şekliyle mükemmel bir tarzda bildirmiştir. Artık günah ve sevaplarıyla insanoğlu baş başadır, her işlediklerinden sorumluluk kendisine ait olacaktır, ahiret davasını kaybetmek ve kazanmak artık kendi iradesindedir. Bu saatten sonra zarara kendi rızasıyla girene merhamet edilmeyeceği açıkça ortadadır.

Hal böyle iken günümüze kadar, gelmiş ve geçmiş insanoğlunun tamamı, kendisine emanet edilen hayatı bu sefinede sürdürmüş ve sürdürmektedir. Elbet bir gün onlar da evvelkiler gibi bu sefinedeki imtihanlarını tamamlayarak muhakkak O’na döndürülecektir.

İnsanda akıl ve mantık, şuur ve kalp, nefis ve ruh var, bu nedenle her şeyin farkında olabilecek kabiliyette yaratılmıştır. Bunların idrakinde olmak için azıcık vicdanına kulak vermesi yetecektir. Vicdan fıtrattan haber vererek Allah’ın emir ve yasaklarına uymayı kendisine bir görev kabul ederek ahiret davasını kazanma vesilesi olarak görecektir. Aksini düşünenler Allah’ın emir ve yasaklarına, elçilerine ve hitabına sırtını dönerek şeytanın yolunu tercih edenler cehennem azabını peşinen kabul etmiş olacaklardır.

İnsanoğlu yaratılış gayesine ve fıtratına dikkat ettiğinde sırf bu dünya için yaratılmadığını anlayacaktır. Asıl yurdumuz ebedi hayat sermayesinin verileceği yer olan ahirettir. Ahirette imtihan kapanacaktır, neticede herkes bu dünyada kazanmış olduğu elindeki sermayesine göre ahirette muamele görecektir. Herkes gibi, ehli dünya da cennet olarak gördüğü ve âşık olduğu bu fani diyardan elbet bir gün ayrılacaktır. Öyleyse;
-Neden bu kısa ömür için verilen bu fani dünyada ebedi hayatımızı kazanmak varken kaybedelim?
-Neden Allah’ın bize bildirmiş olduğu hükümlere, ahlak ve adalete riayet etmeyelim?
-Neden Allah’ın yaratmış olduğu insan hayatına son verelim. Bu hayatı ona biz mi vermişiz ki onu alma hakkımız olsun.
-Hem bu dünya sırf bizim için mi yaratılmış ki, yan gelip yatarak tüm insanlığın ve canlıların hayat hakkını elden alarak burayı kendi mekânımız gibi görelim.
-Bu hayatı sen mi kendine verdin? Seni hangi güç yarattıysa O’nun emir ve yasaklarına uymalısın ki rahat edesin.
-Bu dünyanın uçsuz bucaksız köşeleri, bitip tükenmez bilmeyen suları, oksijeni ve azotu, canlı cansız varlıkları sana yetmiyor mu ki başkalarının elindeki emaneti çekip almaya çalışıyorsun?
-Bir gün gözünü bir avuç toprağın doyurabileceğinden haberin yok mu?
-Allah elçilerini ve kitabını sadece inananlar ve Müslümanlar için mi göndermiş ki bunlardan kendini muaf sayıyorsun?
-Hadi sen Allah’ın son elçisine (sav) inanmıyorsun, senden evvelki atalarına gönderilen hitaba ve elçiye neden inanmıyor ve itaat etmiyorsun?
-Elindeki Allah’ın semavi hitabını her ne kadar da kendi keyfine göre tahrif edip düzenlemiş olsan bile hiç mi zerre miktar kalan kısmı ile amel etmiyorsun?
-Ezeli ve ebedi son kitap olan Kur’an-ı Kerim; İncil, Zebur ve Tevrat’tan haber vermiyor mu?
-İncil, Zebur ve Tevrat sana insan haklarını çiğnemeyi, onu öldürmeyi mi emrediyor? Bu hakkı kendine nasıl verebilirsin?
-Sizin dininiz böyle mi öğretiyor inananlara nasıl davranılması gerektiğini?
-Kim bu fani dünyaya keyif ve sefa sürmek için gelmiş? Safa ve keyfini en zirve de iken bırakıp gitmeyeni gördün mü?
-Neden hakikatlere gözünü kapatıyorsun, başını kuma sokarak kendini deve kuşuna benzetiyorsun? Ölmeyeceğim diyenler parmağını kaldırsın da bir görelim, bu fani dünyada ölümsüzlük varsa bize de ispat edin
-Ölümü ortadan kaldırmaya gücün yetiyorsa eğer, varsın bu dünya tamamıyla senin olsun.
-Hem haberin yok mu ölüm ile ölümsüzleşenlerin kâinat kadar geniş gezegenlerinin olacağından?
Bu soruları daha çoğaltıp uzatabiliriz, gerisini sizlere havale ediyorum.

Dünya son yüz yılda özellikle 1914-1944 arasında otuz yıl müddetinde iki kanlı dünya savaşı yaşamış olmasına rağmen hala aklını başına almamıştır. Acı yıllardan, milyonlarca ölen insanlardan, kalan engellilerden hiç ders çıkarmamıştır. Şimdiki ilim ve teknolojiye bakınca, her iki dünya savaşından önce o kadar yoksulluk ve yokluk varmış ki insanoğlu şimdilerde bu gördükleri nimetler karşısında Rabbine binlerce şükretmesi gerekiyor mu? Nimet o kadar ziyadeleşmiş ki, insanoğlunun hayat standardı ve ömrü artmış, hastalıklara çareler üretilmiş, bu kadar ilim ve teknolojiye, bu kadar bolluğa ve kolaylığa rağmen insan yaratıcısının emirlerine maalesef yüzünü dönmüştür. Gelinen noktada insanoğlunun aç gözlülüğüne bakacak olursak bir asra yakındır üçüncü dünya savaşı ha çıktı ha çıkacak diyoruz. Ara ara birkaç savaş çıksa bile geniş anlamda çok şükür üçüncü dünya savaşı yaşanmadı. İnşallah bundan sonra da yaşanmaz. Allah muhafaza, eğer bir üçüncü dünya savaşı yaşanacak olursa belki de sonunda bütün insanlık kaybedecek ve kazananı olmayacaktır.

Günümüzde pandemiden sonra meydana gelen savaşların asıl nedeni eskiden olduğu gibi din üzerinden değildir, savaşların tamamı çıkar ve menfaat üzerine kuruludur, esas hedef petrol ve doğalgaz ve neticede enerjidir. Toprağın üzerindeki ile kimsenin alıp vereceği yoktur, asıl olan toprağın altındaki nadir elementler, madenler ve fosil yakıtlardır. Buradaki aç gözlülük ve tamah insanın sanki bin sene yaşayacakmış gibi hareket ediyor olmasından kaynaklanmaktadır. Dünyaya bir göz gezdirdiğimizde her ülkenin doğal kaynakları kendine yeter durumdadır. Rabbim kimine maden, kimine element, kimine doğalgaz ve petrol vermiş. Kimse kimsenin toprağına ve doğal zenginliklerine el atmasına, çalmasına, zapt etmesine, sömürmesine gerek yoktur, Allah tüm kullarına yetecek derecede enerji ve gıda yaratmış ve bunu taahhüt altına almıştır. Hal böyle iken O’na inanan O’na güvenen neyi kaybetmiş, O’na inanmayan ve güvenmeyen neyi kazanmış ki?

İnsafın elden bırakıldığı, adaletin güçlünün eline geçtiği böyle bir dünyada tabi ki insan ve ülke olarak bazı tedbirleri almamız gerekiyor. Su uyur düşman uyumaz diyerek, ülkemize ve topraklarımıza göz dikecek olanlara haddini bildirmek için uyanık olmak ve ondan daha üstün teknoloji ve savunma stratejileri ile donanmış olmak ve dahası cesaret ve iman gücü ile de karşı düşmana korku ve vesvese vermek hedefimiz olmalıdır.

Son yıllarda ahlak ve adaletin da yozlaşmasıyla yönetime talip olan bazı kendinden menkul, kifayetsiz muhterislerin -sözüm ona- yöneticilerin sıradan bahanelerle herkesin gözü önünde kanun nizam dinlemeden, insan haklarını çiğneyerek hak ve hukuk tanımaz adımları dünyayı tedirgin etmektedir. Orta yerde, başta Birleşmiş Milletler, NATO ve onlarca antlaşmalar varken hepsini yok kabul edip bağımsız ülkelerin egemenliği hiçe saymak kurdun kuzuya; ‘suyumu bulandırma’ demesine benzemektedir.

İnsanoğlunun atomu parçalamaya gücü yetti ama vicdanları parçalamaya henüz gücü yetmedi. Yetmeyecekte. Evreni çözdü ama insanlığı maalesef kaybetti. Kâinatta bir şeyin nasıl yapıldığını biliyoruz ama niçin yapıldığını hala idrak edemiyoruz. Bilgi insana güç verdi ama bu gücü adalete teslim edemedik. Bilgi artıkça dünyadaki yangınlar daha da büyüyor, teknoloji artıkça zülüm inceliyor. Akıl keskinleştikçe merhamet köreliyor. Merhum Necip Fazıl’ın dediği gibi; “Allah’ın on pulunu bekleye dursun on kul; bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul. Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa” diyoruz.

Türkiye ikinci dünya savaşında olduğu gibi günümüzde olan savaşlarda da haklı olandan yana ağırlığını koyarak barıştan yana tavır almaya devam etmektedir. Eğer bir gün savaş gelip de kapımızı çalacak olursa -ki inşallah olmaz- artık günah bizden gitti diyerek Çanakkale ve Gelibolu’da göstermiş olduğumuz kahramanlık destanlarını, Kore’de sergilediğimiz yardımseverliği, Kıbrıs’ta ortaya koyduğumuz kararlılığı yeniden tekrar fazlasıyla gösterecek güçte ve inançta olduğumuzu dost ve düşman herkesin bilmesini isteriz.

Bu günlerde ve önümüzdeki zamanlarda dünyada olup bitenlerden habersiz olmak ve tarafsız kalmak zalimi cesaretlendirecektir. Türkiye devleti ve halkı ile başından beri olup bitenlerden haberdardır, ne yapılmak istendiğini gayet derecede iyi bilmektedir. Mazlumların ve haklının yanında durmaya ve savunmaya devam edecektir.

Ortadoğuda İsrail eksenli atılan bu yanlış adımların ve zorbalığın Müslüman ülkeler olarak karşısında olunması gerekir. İnsan hakları ve adaletin savunucusu olarak en önde hareket ettiklerini ifade eden Amerika ve Avrupa’nın aklına başına alarak bu menhus ve kirli oyunlara alet olmaması gerekir. Bölgede Gazze savaşı olarak başlayan ve iki yıl kadar süren zulmün daha kanayan yaraları durmadan buna İran’da bir yenisi eklenmeye çalışılmaktadır. Zülüm nereden gelirse gelsin, mazlum kim olursa olsun ülke olarak gereken tavrımız net, yerinde ve dozundadır. Türkiye doğusu ve batısı ile Türk- Kürt, Alevi-Sünni, sağ- sol ayrımı yapmadan bir ve beraber olmaya, kardeş olmaya, dik durmaya devam ediyor ve etmelidirler. Bölgede başta Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan, Pakistan, İran, Irak ve Suriye olmak üzere diğer İslam ülkeleri olarak bir olmalıyız, kardeş olmalıyız.

Rabbimden, Ortadoğu’da sürdürülen bu siyonist zulmün sona ermesini, tüm devletlerin itidal üzere hareket ederek sükûnete kavuşmasını, dünyanın huzurunu kaçıran emperyalist hırslı ve kifayetsiz liderlerin bir an evvel görevden uzaklaşmalarını diliyorum. Mevla’m doğru ve haklı olanlara inayeti ile yardım etsin. Allah’a emanet olunuz.

Son sözümüz ve özümüz;
Sonunu düşünen korkaklar kahraman olamazlar’ [Şeyh Şamil]
‘Zaferden ümidini kes, gayrıdan medet umulursa’ [Namık Kemal]
‘Çatla Sodom-Gomore, patla Bizans ve Roma!’ [Necip Fazıl]
‘Medeniyyet!" dediğin tek dişi kalmış canavar [Mehmet Akif]
‘Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslam'ın sadası olacaktır’ [Bediüzzaman]
‘Zalimler için yaşasın Cehennem.’ [Bediüzzaman]
‘İman imkânı yenecek’ inşaallah.

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (1)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.