Bir okuldaki seminerimizde, öğrencilere "En Büyük yalan nedir?" diye sormuştum. Her biri, bir tarif getirdi; sonra da bizce ne olduğunu sordular.
Tahtaya bir insan resmini karikatürize ettim ve çocuklara, sorular sordum. Siz dışarıdan gelmiş olsanız ve tahtada kendi resminizin bu şekilde çizilmiş olduğunu görmüş olsanız, bu resmi kimin çizdiğini merak etmez misiniz?
-Merak ederiz.
-Peki, kim çizmiş olabilir sizce?
-Herhalde resim yapmayı bilen birisi çizmiştir, hocam.
-Peki, sizce bu resmin kendi kendine veya ressam olmadan, tebeşir ve kalemler tarafından veyahut da sınıfın kendisi tarafından çizildiğini söyleseler, ne dersiniz?
-Olamaz, yalan söylüyorsunuz, deriz.
-İşte, çocuklar sizce en büyük yalan nedir, diye sormuştum ya.Bunun cevabını siz vermiş oldunuz böylece.
-Nasıl oldu hocam bu?
-Basit bir resmin bile kendi kendine çizilemeyeceğini ifade ederek verdiniz bu cevabı.
Siz, konuşmayan, yürümeyen, gölge hükmündeki basit bir resminizi bile birinin çizdiğini söylediniz ve doğru bildiniz. Fakat birileri; bizzat, sizin gibi konuşan, yürüyen, sevinen, üzülen, ağlayan bir insanın, kendi kendine ya da şuursuz sebepler veya yine elsiz, gözsüz tabiat tarafından yapılabildiğini söyleyerek, en büyük yalanı söylemiş oldu.
-Anladınız mı en büyük yalanın ne olduğunu?
Peki, bir resim hakkında bile böyle yalan söyleyenin en büyük kaybı ne olur?
-Ne olur hocam?
-Doğru söylese de diğer söyledikleri de büyük bir değer kaybına uğramış olur. Artık onun diğer söylediklerine itimat etmeyiz. Diğer söylediklerinin değeri bile olsa, itibar kaybına uğramış olur.
O, en büyük yalanı söyleyerek yani âlemin Sânii'ni (sanatkârını) bile bile inkâr ederek, süte kan bulaştırmış olur. Süt, süt olmaktan çıkar. Doğrularının hepsini götürür.
Çocuklarla olan bu diyaloğumuzun kaynağı, Tarihçe'de geçen, aşağıdaki kısım oldu.
"Suâl: Her şeyden evvel bize lâzım olan nedir?
Cevap: Doğruluk.
Suâl: "Daha?"
Cevap: Yalan söylememek.
Suâl: "Sonra?"
Cevap:Sıdk,sadakat, ihlâs, sebat,tesanüddür.
Suâl: "Neden?"
Cevap: Küfrün mahiyeti yalandır, imanın mahiyeti sıdktır."
Evet, imanın mahiyeti sıdk(doğruluk) olunca, inkârın mahiyeti de elbette ki yalan olur. Hem de kâinatın zerratı adedince yalan olur. Yani, en büyük yalan sanatın sanatkârını inkâr etmektir. "Bir iğne ustasız, bir harf kâtipsiz olmaz." kanununu da yok saymaktır.
10. Söz'de ifadesini bulan bu kanunun, inkârı mümkün olmayan bir cümlesi bile, küfrü çökertmiş ve belini doğrultamaz hâle getirmiştir. "Sanat, sanatkârı gösterir." kanun cümlesine karşı geliştirdikleri tek argüman, mekanizmayı çözerek, sanatçıyı yok saymak gafletini göstermek olmuştur. Bu, bir motorun kaputunu açıp motoru çalıştırma şeklini çözünce, o hâlde bunun tasarlayan bir mühendisine, yapan bir işçisine gerek yok, demeye benziyor. Onun için üstad, kâinatı tek başına değil, esmâ-i İlâhi ile birlikte okuyor ve daha doğrusu okumayı gösteriyor. Başkası yalan olur çünkü. Esma olmadan kâinatı izah edemezsiniz.İzah adına söylenen her şey yalandır.
Peki, Esma olmadan bakanların dedikleri, anlattıkları hatta cilt cilt yazdıklarına ne demeli? Onlar da hep yalan mı? Doğrudan yalan olmaz ama yalandan da beter bir aşağılığa düşmüş olur. Var mı yalandan beter bir derece? Var. Nedir? Evhamlardır. Düşün ki ansiklopedi boyutunda satırların her bir harfi, senin aklının elinde birer kuruntuya dönüşmüş. Öğrendiğin her bir hikmeti, keşfettiğin her bir kanunu, öylesine bakıp geçiyor, tefekkür etmiyorsun.Bu hikmetleri eşyaya takan ve kanunları koyanı hiç sormuyor ve bu mesele ile ilgilenmiyorsun. Vicdanın tam bozulmamış, aklın eğer çürümemişse; bunları kim tanzim etti, bu hikmetleri kim taktı, bu kanunları kim koydu soruları sürekli başını döver. Allah'a vermeden getirdiğin her bir izah, sadece evhamına kuvvet verecek; bekanı başına bela yapacaktır.
"Bütün fen kitapları, mütemadiyen Allah'ı tanıtır. Öğretmenleri değil,onları dinleyiniz." tavsiyesinde de bu sır saklı. Öğretmenleri dinlemeyin demek, onlar yalan söyleyebilir, neticede insandır, demektir. Ama kitaptaki her bir satır, atlamadan, sanatı anlatarak doğrudan sanatkâra işaret edip doğru söylüyor. Bütün bu doğruları yalana basamak yapmak, nasıl bir vahşettir değil mi?Buradan yalanın elması kömüre çeviren nasıl bir illet olduğunu anlayabiliriz.
Bu yazıyı yazmamıza Yusuf Suresinin 17. Âyetindeki Yusuf Aleyhisselam'ın kardeşlerinin, babaları Yakup aleyhisselam'a söylediklerinde geçen "Fakat biz doğru söyleyenler olsak da sen bize inanmazsın." sözleri oldu. Yalan öyle bir nefretlik fiil ki senin diğer doğrularını da alıp götürüyor.
27. Söz'deki "Evet, Müselleme-yi Kezzabı esfel-i sâfilîne düşüren, kizb (yalan) olduğu gibi; Muhammedü'l Emin Aleyhissalatu Vesselam'ı âlâ-yı illiyyîne çıkaran sıdktır ve doğruluktur." tespiti de buraya bakıyor. Eğer Peygamber Efendimizin Aleyhisselatu Vesselam'da bir yalan veya onu ihsas edecek bir hile gibi fiil bulsaydı ya da görselerdi; bu durum Peygamber Efendimizin diğer doğrularını da götürecek ve müşrikler bunu serrişte ederek inkârlarına medar yapacaklardı. Ama bunun bir işareti dahi yoktu ve düşmanlar yüzyıllardır bu işareti arıyorlar ama bulamıyorlar, bulamayacaklar da. çünkü "Mu'cize-i Muhammed'i aynı Muhammed'dir(ASM)" Yani onun mu'cizesi, kendidir. Başta sıdkı ve bütün ahlâk-ı haseneye cami ve mükemmel bir fihriste olmasıdır. Yani ak sütü lekedâr edecek bir noktasının olmamasıdır.
Yalan sosyal hayatı da derinden bitiriyor. Onun için yalanın şakası da yalan. Anlattığın bir hakikate yaptığın ilaveler, mübalağalar da yalan sayılıyor. Hatta yalan, kudret-i İlâhiyeye iftiradır, cümlesinin bir yönü de buraya bakıyor. Allah'ın yaratmadığı bir şeyi, bile bile yaratmış gibi anlatmak, Allah'a iftiradan başka nasıl izah edilebilir?
Evet dostlar, üstadın dediği gibi, bize her zaman ve en lazım olan, doğruluk olsun. Hadîs olduğunu bildiğim bir ikazda da mümin için her fiili işleyebileceği, fakat yalan fiilini işlemeyeceği anlatılıyordu. Aman dikkat.Ya sus ya da doğru konuş. Üçüncü ihtimali aklına getirme.
Selam ve dua ile.