Üstadın milliyeti üzerine yazdığımız değerlendirme yazısı, çeşitli yorumlara medar oldu. Öncelikle, yorum yapan kardeşlere teşekkürü borç biliriz.Yazmak bir emekse; o yazıyı okumak hatta üzerine yorum yapmak, takdir veya tenkitlerini ifade edebilmek de bir gayretin ifadesidir.
Evvela, yılların bir edebiyat öğretmeni olarak bir yazarı, basit bir romancı veya bir hikayeciyi değerlendirirken, onun bir cümlesini yorumlarken;onun bütün hayatını, yaşadığı dönemi, dönemin şartlarını göz önünde bulundurmak zorunda olduğumuzu hissederek yaparız. Bunu böyle yapmak zorundasınız biraz da. Yoksa, onun hakkındaki değerlendirmelerin çoğu, havada ve eksik kalır. Bu ölçü, bir romancı veya hikayeci ile kıyasa gelmez bâlâ bir kıymette de olsa, üstad için de geçerlidir.
Ayrıca, bir kelime veya bir söze değer katan dört ölçü var. O sözü kimin, kime, hangi maksat ve makamda söylediği ile o söz değer kazanır. Bu ölçüleri aklımızda tutarak kardeşlerin yazılarına, hissiyatlarına, takdir ve tenkitlerine gelelim.
Eli kalem tutan bir kardeşimiz yorumunda üstad için: "Kürtlüğüne kuvvetli bir şekilde vurgu yapıyor." diye yazmış. Üzüldüm doğrusu bu tespite. Bu hüküm, üstadın hangi cümlelerine veya hangi risaleye bina edilmiş; doğrusu, çok merak ettim. Dedik ya kelâm kime, ne zaman, hangi maksatla söylenmiştir, ölçüleriyle üstadın Kürtlükle ilgili sözlerine bakınca, ne anlamalıyız bu sözlerden? Acaba anladığımız şeyi, üstad, Kürtlüğüne kuvvetli vurgu yapmıştır, cümlesi ile ifade edebilir miyiz? Bu fakire göre edemeyiz.
Birinci Said Dönemi Eski Eserlerini defalarca okumuş, bu konuda yazılar yazmış biri olarak diyorum ki üstad ile ilgili böyle bir cümle kuramayız. Bu ifade, maksadını aşan ve üstadı yanlış tanımaya vesile olabilecek bir cümledir.
Üstadın hayatını en geniş manada inceleyen ve bu konuda ciltlerce de kitap yazan, hem de Kürt olan Abdulkadir Badıllı Abi'den ve üstadın hizmetinde bulunmuş diğer Abilerden bizzat dinledim. Üstad, eski bazı kitaplarında geçen Kürt kelimelerini, yeni dönemde yanlış anlamalara mahal olabilir diye, bizzat eliyle ya üzerlerini çizerek ya da kaldırarak yeniden yayımlamıştı.
Üstadın Kürtlüğüne vurgu yaptığını söyleyenlere karşı, bu fakir de üstadın İkinci Said Döneminde yazılan eserlerindeki Türklerle ilgili cümle ve bahislere bakarak kolaylıkla "Üstad Türklüğü ile ilgili kuvvetli vurgu yapmıştır." da diyebilirim. Türkler ve Türk milleti ile ilgili o kadar bahis var yani. Peki, hangisi doğru?
Said Nursi'ye, onun Meşrutiyet, Mutlakiyet ve Cumhuriyet Dönemlerindeki bütün eserlerine, harika müdafalarına, meslek ve meşrebine bakmazsan; yani elinde böyle bir ölçü olmazsa, her ikisi de doğru.
Peki, bunun bir hadd-i vasatı yok mudur?
Var, elbette.
İşte, birinci yazımızda bunu anlatmaya çalışmıştık. Üstadın ırklarla ilgili tüm yazı, hitabe ve izahlarındaki temel ölçüsü, Hücurat Suresinin "Sizi, birbirinizi tanıyasınız diye, milletlere ve kabilelere ayırdık." mealindeki 13. Âyeti ile ve bu âyetin izahı sadedindeki hadislerdir ve bunlara üstadın getirdiği yorumlardır.
Bunlara, ırkçılık gibi bir asabiyetimiz olmadan baktığımızda, üstadın Kürtlük veya Türklük diye bir davasının olamayacağını ve olmadığını, bu ırklara yaptığı atıfların ya bir mensubiyeti tarif için veya bir hizmeti takdir için olduğunu rahatlıkla anlarız. Eğer ırkçılık gibi marâzî bir durum varsa, zaten o aynaya yansıyan her kelime, insanı ırk kokan bir yola çıkarır.
Üstadın ırk hatırlatan kelimeleri kullanmasını Münazarat'ta yer verilen "Yahudileri ve Nasranileri dost edinmeyiniz." mealindeki Maide Suresinin 51. Âyetinin izahında geçen "Delil, kati'yyü'l metin olduğu gibi, kat'iyyü'l delalet olmak gerekir." cümlesi ile de izah etmek mümkün. Yani üstad, Birinci Said Dönemindeki bazı makalelerinde Kürt, Türk kelimelerini kullanmış. Doğru da bu, bir ırka tahşidata delil olmaz ki kardeşim. Deliliniz, bu kelimeler olabilir ama bu delillerin delalet ettiği mana nedir? Yani üstad bunları hangi anlamda ve niçin kullandı? Zaten birinci yazımızı da bu manayı izah için yazmıştık ve aslında bunu da onun için yazıyoruz.
Başka bir arkadaşımız ırkların ve dillerin birer âyet olduğunu, bunu inkâr veya tezyif anlamına gelen izahların yanlış olduğunu haklı olarak yorumunda belirtmiş. Çok doğru. Biz de zaten ırkların, dillerin ve renklerin birer âyet, yani Cenab-ı Allah'ın takdiri olduğunu, bunların birer üstünlük vesilesi olamayacağını anlatmaya çalışıyoruz. Irkların arasında boy veya bir boya farkı var. Ne boyu ve boyayı ne de bunları veren Boyacıyı beğenmemek hakkımız olabilir mi? Bunları bir üstünlük vesilesi sayarak, Allah'ın bir âyetini başka bir âyetinden üstün mü göreceğiz? Elbetteki ırklar vardır ve bu, âyetle de sabittir. Bunu kimse inkâr etmiyor ve edemez. Fakat bir ırk, sadece o ırktan olduğu için, başka bir ırktan üstünlüğü yoktur. Ona üstünlük katan, hizmet ettiği değerlerdir. Bu tek tek insanlar için de geçerlidir. Bediüzzaman gibi bir şahsiyeti ve onun muazzam hizmetini ırk ölçüleriyle değerlendirmek, neticede bir ırka münhasır görmek marâzî bir durumdur. Bunu hatırlatan sözlerden ima dahi olsa, şiddetle kaçınmak gerekir.
Başka bir kardeşimiz, İmam-ı Ali'nin üstada "el-Kürdî" olarak seslendiğini; bunun bir hatırasının olması gerektiğini ima etmeye çalışmış. Anladık da güzel kardeşim, üstada olan işaretleri üstad kendi namına kabul etmiyor ki. Bütün fazilet ve şerefi Risale-i Nura veriyor. Yani orada geçen "el Kürdî" işareti, üstad Kürt olduğu için değil, onun mazhar olduğu bâlâ hizmeti içindir. Oradaki ırk tabiri, üstadı ve hizmetini tebrik ve teşhis içindir. Yoksa onun ırkını öne çıkarmak için değildir. Oradan, ırkı ön plana çıkarmaya çalışanlara bir dava çıkmaz.
Bu ikinci yazıyı yazmamıza çok değerli Hüseyin Yılmaz kardeşimizin yorumları ve üslûp konusundaki ikazları vesile oldu. Çok doğru, üslûp önemli. Biz de mümkün olduğu kadar buna dikkat ediyoruz. Hatalı hitaplarımız olursa da düzeltilmesini isteriz. Bu konularda daha ehil, daha vakıf ve kalemi daha velud olduğu muhakkak. Kutup Yıldızı'ndan vakit bulursa eğer, bu konuda bir yazı kendisinden bekliyoruz.
Bir kardeşimiz de haklı olarak Kürtlere yapılan zulümleri dile getirerek, bunu görmemizi istemiş. Yoğun olarak Kürt bölgelerinde yetişmiş bir kardeşinizim. Bu zulümlerin bazılarının bizzat şahidiyim. Bu ülkede Kemalistler sadece Kürt kardeşlerimizi asimile etmeye çalışmadı ki kardeş. Her kesim ama özellikle de dindar kesim bu zulümlerden hissesini aldı. Bunlar, bir taraftan da Türkçülük yaparak, aslında Kürtçüüğün de zemin bulmasını sağladı.
Fakat benim anlamakta zorlandığım, şu anda asimile adına neredeyse hiçbir şey kalmadı. Hatta devlet televizyonunda Kürtçe yayın yapıldığı hâlde, kavmiyeti öne çıkaran ve sinsi düşüncelerine alet etmeye çalışan bir malûm topluluğun büyük oranda o bölgede kabul görmesidir. Bundan anlıyoruz ki mesele, Kürt kavminin bazı haksızlıklarla karşılaşması veya mahrumiyeti değilmiş. Öyle olsaydı, durum bilakis olurdu.
Evet dostlar, üstad "Ben çekirdek gibi çürüdüm ve kurudum. Bütün kıymet ve hayat ve şeref, o çekirdekten çıkan şecere-i Risale-i Nur ve mu'cize-i manevîyeyi Kur'an'îyeye geçmiş biliyorum." buyuruyor. Bizim meselemiz; kuruyan çekirdeğin rengi, mensubiyeti mi yoksa o kuruyan çekirdekten çıkan şecere-i nurun bir bülbülü olmak mı? Tercih sizin.
Selam ve dua ile.