Tâ eskiden beri, üstadın milliyeti ile ilgili bazı tartışmalar olduğu ve yine son zamanlarda bu konuda yazılar yazıldığı için, bir iki hususu dile getirmek istedik.
Nurları tanıdığımız yarım asırdan fazla oluyor. Ner nedense, üstadın ne milliyeti ne seyitliği ne de mehdiliği ile ilgili hiç sorgulamam olmamıştır. Bu konularda, çok hususî bir iki konuşma haricinde, bu fakirin âleminde bir bahis de olmamıştır. Bu konulardan ziyade daha çok Nurlar ve hizmetle meşguliyet bize daha çekici ve zevkli gelmiştir.Hâlen de öyledir.
Her bir Risale kendi âleminde birincidir ama bir 30. Söz, 23. Söz veya 24. Mektubu okuduktan sonra; artık bunları yazan şu ırktandır, seyittir, mehdidir diye araştırmayı kendi açımdan boş ve lüzumsuz bir meşguliyet ve bir kadirbilmezlik olarak görüyorum. Ayrıca bu tartışmaları, bunları ve bu gibi risaleleri telif eden üstada karşı, bir haksızlık olarak da kabul ediyorum.
Ayrıca bu tür tartışmaları; üstadın milliyetini, makamını, maneviyatını hep düşmanları dillerine dolamıştır. O da bunlara cevap vermek zorunda kalmıştır. Cevap verirken de milliyeti değil de milliyetle hizmet edilen değerleri öne çıkarmıştır.
Yukarıda zikrettiğim risaleler ve kısımlar değil sadece. Mesela İslamiyet'in özeti ve besmelenin emsalsiz ve değişik izahı olan Birinci Söz'ü okurken mevzu ile bütünleşirim hemen. Said Nursi böyle diyor ya da ne diyor, diye değil; besmele nedir, diye okurum risaleyi.
Mühim bir mecliste Ziya Gökalp gibi müthiş bir mülhidi, temsili ile ilzam eden İkinci Söz'ün müellifinin milliyetinin ne önemi olur ki? Beni daha çok okuduğum bu ve benzeri risaleler ikna ve işba ediyor.
Bu fakiri, daha çok Said Nursi'nin milliyeti, makamı değil; en büyük cihad insanın nefsiyle olan cihadıdır, ihtar-ı Nebevisinin bu asırdaki haritasını, sınır ve manifestosunu ortaya koyan Altıncı Söz ilgilendiriyor.
Saadet-i dareyne giden yolu gösteren 7 Söz'e ehemmiyet veriyoruz daha çok.
Risale-i Nur'la ilk muhatap olduğumuzda 9. Söz'ü okumuştum. İnsanı kâinatın kalbine nabız yapan, insana zaman aynasına utanmadan ve korkmadan bakmayı öğreten ve yine insanı vaktin dal uçlarından sonsuzluğun ğöğüne uzatan Dokuzuncu Söz'ü bitiremiyoruz ki üstadın milliyeti ile meşgul olalım.
Daha lise 2'deyken, dinle diyanetle alakası olmayan bir arkadaşa, Sadi Maksudi Arsal'ın "Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları" adlı kitabı vermiş; bunu oku da bize gel, demişlerdi, birkısım arkadaşlar. O da bu fakire "Habib, bu kitap ırk kokuyor, bunu bana niçin verdiler ki?" demişti. Ondan sonra; ırk kokan kelime, cümle, bahis ve yazılardan uzak durmaya çalışırım. Üstadın ırkı, soyu ile hiç ilgilenmem nedense. Onun ırkı, makamı mucib-i merakıma medar olmaz hiç. Risale-i Nurlarda öyle bahisler ve cümleler var ki onlardan bazen başımı kaldırıp da bunları kim yazdı, diye de sormaya vakit bulamam.
Üstad, Türk'ü Kürt'ü veya Arap'ı o ırktan oldukları için değil; onları, onların hizmet ettiği değerden dolayı sever ve öyle de olmuştur. "Bu millet-i İslâmiyenin en mühim ve mücahit ve muazzam ordusu olan Türk milleti" derken Türk'ü değil; İslam'ın muazzam ve mücahit ordusu olan Türk milletini öne çıkarmıştır. Türkleri, Kur'an'ın bayraktarı ve senâ-i Kur'an'îyeye mazhar olduğu için sevmiştir. Kürtleri Arapları da öyle sevmiştir
Üstad, Türklerle ilgili senâ-i Kur'an'îye âyetinin evveline dikkat çekiyor. Peki, ayetin evveli neydi? "Dininizden dönerseniz." idi, değil mi? Demek, Türk milleti dininden dönerse, Kur'an'ın senâsına mazhar olamayacak ve neticede sevilmeyi de hak etmeyecekti. Üstad, bir İslamiyet hadimi ve aşığıdır. İslam hadimi olan Türk'ün de Arap'ın da Kürdün de aşağıdır o zaman. Kendi milliyetinin bu noktada ehemmiyeti yok. Onun nokta-yı nazarı, kimin İslam'a hizmet ettiği ve İslâm milleti hitabını hak ettiğidir.
Fakat üzülerek müşahede ediyorum ki bazı arkadaşlar, üstadı illa da bir milliyetle irtibatlı kılıp o noktada tahşidat yapıyorlar. Bunu kendilerine vazife bilen, hatta bunu bir hizbe medar olacak seviyede tutmaya çalışanlar da var. Nefret ediyorum bu tip yaklaşımlardan. Buna da eski ya da yeni eserlerde geçen bazı milliyet tabirlerini delil getirmeye çalışıyorlar. Elli senedir okuduğum Risale-i Nurlardan ve incelediğim üstattan bir ırk dersi çıkarmak; akla ziyan bir neticedir ve biraz da her şeyi İslam şeriatı ve Kur'an namına değerlendiren üstada büyük bir haksızlıktır.
Her şeyi Kur'an'a ve hakikat-i İslamiyet'e göre değerlendiren Said Nursi'nin hayatında ve Risale-i Nurlarda ırk kokan bir levn, işaret veya ima dahi bulamazsınız. Neden bulamazsınız? Çünkü ırk, coğrafya, anne, baba, isim gibi İlâhî iradeye tabi kaderî takdirler ile insan, ne yükselir ne de değer kaybeder. İnsana değer kazandıran veya kaybettirenler, kendi serbest iradesiyle verdiği kararlarıdır. Türk, Kürt veya başka bir ırktan olmak ya da olmamaya kendi irademizle mi karar verdik? Hayır. O zaman ırkımızın bize kazandırdığı hiçbir kemâl yoktur ve olamaz. Bize değer kazandıran ne olabilir peki? Irkla hizmet ettiğin değerler sana bir kemâl kazandırabilir sadece. Sultan Fatih, senâ-i Peygamberiye, İstanbul'u İslam'a açtığı için mazhar olmuştur. Yoksa, Türk Sultan Fatih olduğu için değil.
Türkler ve Kürtler, zamanında Araplar; İslam'a, Kur'an'a hizmet ettikleri için, bundan İslam değil, bu ırklar şeref kazandılar. Daha kabre bile girmeden, musalla taşında bile bahse konu bir değeri, kabirden sonra ise, hiçbir değeri olmayan ırkın, insana kazandıracağı ne olabilir? Benim ismim Habip, onun için sizden üstünüm, demek ne kadar doğru ise; ben Türk'üm veya Kürdüm onun için üstünüm, demek o kadar manasızdır. Hatta böyle bir iddia ve nispette bulunmak, mesuliyeti muciptir ve birçok yönüyle cahiliye âdetidir. Değil Müslüman'a normal bir insana bile yakışmaz. Irk, sadece tanışmaya vesile ve bunu kolaylaştıran ve yardımlaşmaya insanı götüren yönü olduğu için, bir mensubiyet vesilesi olarak takdir edilmiştir.
Evet dostlar, Kürt, Türk veya Arap olmak, insana bir değer katmadığı gibi; insandan bir şey eksiltmez. Aksi yaklaşımlar hem insan fıtratına denk düşmez hem bunu İslam olarak da tasvip edemeyiz. Kur'an'ın ebedî mesajını bin bir bıçakla yaralanan bu asrın insanına, bulunduğu topraklar itibariyle bu memleket gençlerine ulaştırmak için, maddî her şeyinden manevî her türlü füyûzattan fedakârlık gösteren bir üstadı, ırkın basit ve arîzi ölçüleri ile ölçmek veya vazifelendirmek, neticede oraya hapsetmek yerine, eserlerine ve eserlerinin tesirlerine bakmak yerinde olacaktır kanaatindeyiz.
Selam ve dua ile.