Şöhret Gibi Neticesiz Şeyler

Habibi Nacar YILMAZ

Üstadın iki buçuk sene kadar süren Rusya esaretinin günlerini anlattığı 26.Lem'a'dan, Rica'ları okuyorum bugünlerde. 9. Rica sanki bu Lem'a'nın özeti gibi geldi bu fakire. Bu Rica'dan hem duygulandım hem de çok esaslı dersler aldım, hikmetler kapmaya çalıştım kendi adıma.

Yağmur'un şıpıltıları, üstada bir rikkat, incelik, belki de kendi hâline ve geride bıraktıklarına bir acıma hâli kazandırıyor. Rüzgarın esmesi ise; ona ayrılığı hatırlattığı gibi, ayrıca "derin gaflet uykusundan muvakkaken uyanmasına" da vesile oluyor. Bu uyanıklık hâli de ona "Bakiye-i ömrümü mağaralarda geçireceğim." hükmünü vermesine vesile oluyor.

Mağaradaki yalnızlık, ona kabirdeki yalnızlığı da hatırlatıyor. Gerçekten, imanla bakmayınca kabrin zahiren karanlık ve tek başınalık hâli "eli kısa, ömrü kısa ve iktidarı kısa olan insana" ne kadar dehşetli görünür değil mi? Böyle bir kabir gecesinde ve o hayatın karanlığında, insana bir nur olacak ve gecesini aydınlatacak teheccüdün hakikatine daha vakıf ve ileri seviyede uyguluyor olmayı çok isterdim. Teheccüddeki ihmal ve kayıplarımızı izah ve te'vil mümkün değildir.

Üstada, Rus esararesinden bir müddet sonra, bildiğimiz anlamda olmasa da Barla'da "dünyadan tecerrüt ederek bir dağın mağarasında" ahireti düşünmek hâli nasip oluyor. Bunu da üstad:"Sözler nâmıyla,envar-ı Kur'an'iyeyi bana fazla yazdırmak için"e yorumluyor. İstanbul'un şaşaalı hâli devam etseydi, Risale-i Nur'lar te'lif edilebilir miydi? Oradaki üstada teveccüh ve meşguliyet buna müsaade eder miydi? Demek ki onun hayatı, böyle büyük ve küllî netice için, kaderin hükmüne göre şekil almış.

Üstadın Kosturma'dayken "Bâkiye-i ömrümü mağaralarda geçireceğim." kararının sonrasını:"İstanbul'daki ciddi ve çok ahbab ve İstanbul'un şaşaalı hayat-ı dünyevîyesi, husûsen haddimden çok fazla bana teveccüh eden şân ü şeref gibi neticesiz şeyler, o kararımı muvakkaten bana unutturdu." cumlelerinden öğreniriz.

Bu cümlede geçen "şân ü şeref gibi neticisiz şeyler" kısmı, bu fakiri birkaç gündür düşündürüyor.Bu yazıyı yazmamıza da bu kısım vesile oldu.

Demek, şân ve şeref gibi şeyler, neticesiz.

Evet, ebediyete bakan yönü olmadıktan sonra, neticeli ne var ki zaten? Hiçbir şey yok, gerçekten. Dünya ve içindekiler, ancak ebediyet olacaksa; ahiret varsa, bunların bir devamı gelirse, bir anlam kazanıyor. Yoksa, her şey oyun ve oyuncaktan ibaret.

Bu yazıyı yazdığımın hafta, 28 Şubat'ın görkemli generallerinden biri daha hem de rütbeleri sökülmüş âdi bir er olarak toprağa verildi. Şân ü şerefi daha dünyada iken kaybolmuştu. Bir de çoğu kişinin bazen hırsla talebi olduğu şöhretin âfet yönü var ki bazen sonu, böyle bu örnekte olduğu gibi hazin olabiliyor.

9. Söz'de geçen "mürûr-u zamanla ehl-i kuburun bâkiye-i âsâr-ı dahi şu dünyadan çekilmesi ile"cümlesi var. Bu cümle de çok hazin hâlimizi resmediyor. Demek ki şân ve şöhret bir müddet sonra unutulmamıza engel değil. Eserlerimiz ne kadar erken kayboluyorsa, biz de o kadar erken unutuluyoruz. Demek, unutulmayacak hizmeti devam edecek bir âsâr-ı bâkiyemiz bizim asıl şöhretimiz oluyor. Diğerlerinin zararları dünyadayken başlıyor.

Hz.Ali Efendimiz "Kendini beğenmekten daha büyük yalnızlık yoktur." buyuruyor. Onun için, onun bir evlad-ı maneviyesi ve ilminin varisi de "Kendimi beğenmiyorum, beni beğenenleri de beğenmiyorum." diyerek, şöhretin kezzabını asrın sayfalarına asıyor. Kendini beğenmeyen, şöhretin ilacını bulmuştur artık.

Aslında Katre'nin Zeyli'nde bir küçük paragrafta üstad, şöhreti evi çevir yapıyor. Önce, tarifine bakalım; sonra çaresine.

"Şöhret, ayn-ı riyadır ve kalbi öldüren zehirli bir baldır ve insanı insanı abd ve köle yapar."

Şöhret neymiş?

Evvelâ, riya imiş. Gerisine gerek var mı? Riya tespiti, zaten yetmiyor mu? Bir insanın manevî ve ruhî hayatını bitiren hususların başında, riya geliyor. Kendini beğendirmek, kendini -nasıl olacaksa- huzur-u İlâhiden saklamaya çalışmak, veya huzurun edebine muhalif hallerden ürpermemek, şöyle bizi görsünler, teveccüh etsinler, övsünler; iyi ve güzel anlatıyor, desinler diye can atmıyor muyuz çoğu zaman? İşte, bunlar şöhretin yani riyanın bizdeki derece derece tezahürleridir. İhlâs Bahsindeki 4.düstûr buraya bakıyor. Acilen ve tekraren mütalaasını arzu ve teklif ediyorum. Hatta 15 günde bir değil, her daim levha olarak önümüzde bulunmalı.

Devamı olmayan yani neticesiz şeyler kıymetsizdir, demiştik. Üstad da Dördüncü Düstûr'da "Riyadan nefret veren ve ihlâsı kazandıran rabıta-i mevttir." diyerek aynı hususu dile getiriyor. Ölümü düşün arkadaş, diyor. Senin talep ettiğin, peşine düştüğün şeylerin sonu yok, ölümle bitiyorlar. O zaman, ebediyete yönel, demek istiyor.

Başka neydi şöhrer?

Zehirli bal.

Bu tanımdan da irkildim. Zehirli balı tadarken hissettirmeden zehiri sana yutturur. Neticede ölürsün. Belki yaşarsın ama iskelet olarak yaşarsın. Çok tatlıdır, hoşuna gider. Sana bayram ettirir. Bütün mehasini kendine nispet ettirir, sana bağlar. Neticede ise, maneviyatını kemirir ve bitirir.

Başka ne yapar?

İnsanı insanlara köle yapar. Şöhret peşinde olan insan, O'ndan başkasının teveccühünü arar ve ister. Bir nevi, başkasının kölesi, faniyatın tebessümlerinin zebunu olmuş olur. Bunlar da insanı her türlü rezilata çeker ve iter.

Peki, bu illetin çaresi olarak üstad, Kur'an eczanesinden hangi ilacın istimalini istiyor? Bakara Suresinin "Muhakkak ki biz Allah'a aitiz ve biz ancak ona dönücüleriz." mealindeki meşhur 156.âyetini, o bela ve musibete düşenlere çare olarak gösteriyor ve "Bu âyeti de, o beladan kurtul."diyor.

Evet dostlar, kime aitiz biz? Tüm meziyetlerimiz, şöhrete medar tuttuğumuz hangi özelliğimiz bize ait? "Kün-ü lillah" hakikatini düşman-ı gaddar olan şöhret cephesine gönderip tam hürriyetimize kavuşmak için epey temrine ihtiyacınız var anlaşılan.

Selam ve dua ile.

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.