Şeytana lânet okumaya kendi hayatımız dahil, günlük hayatta çok denk geliriz. Birçok şeyi, şeytandan biliriz; onda bir kuvvet varmış gibi cümlelere şahit oluruz. Hâlbuki şeytanların kâinatta icat cihetinde bir medhalleri yok. Yani, bir şey icat edemedikleri gibi; insana bir kötülüğü yaptırma güçleri de yok. Nedir peki onlarda olan şey ki "Şeytan ve taraftarları, çok defa galebe ediyor?" Ayrıca, ehl-i hak, her zaman şeytanın şerrinden Cenab-ı Hakka sığınıyor.
13. Lem'a bu çok hayatî meseleyi, Mü'minun Suresinin 97. ve 98. âyetleri ve müstakim ehl-i sünnet düsturları ışığında; 13 İşaret ve bunların içindeki nokta, nükte, sual ve cevapları ile, hem yukarıdaki suallerin cevaplarını hem de şeytan ve desiselerini evir çevir yapıyor; onlardan kendimizi muhafaza yollarını gösteriyor.
13. Lem'a'da geçmiyor ama şeytan ve avanelerinin ahiretteki diyalogları da İbrahim Suresinin 22.âyetinde anlatılıyor. Bu âyeti her okuduğumda, 13.Lem'a'nın Dört ve Beşinci İşaretlerini açar, tekrar tekrar bakalım. Önce İbrahim Suresinin 22. âyetine bakalım.
"Nihayet hesapları görülüp işleri bitirilince, şeytan onlara şöyle der: Muhakkak ki Allah size gerçek bir va'd ile söz verdi. Ben de size va'd ettim. Fakat sözümde durmadım. Bununla beraber benim için sizin üzerinizde zorlayıcı bir gücüm yoktu..." Âyetin devamı da var.
Şeytanın üzerimizde zorlayıcı bir gücü yok. Olmadığını ahirette kendi de itiraf ediyor. Fakat bir sürü tahribatı var. Görünen yönüyle, bunlar sanki bir gücünün olduğuna delil olur mu? Şimdi de 4. İşarette geçen "Şeytan-ı ins ve cinni... bir iktidar ve kudretle o işleri yapmıyorlar, çok işlerinde iktidar ve fiil değil, belki terk ve atâlettir. Hayrı yaptırmamakla, şerri yapıyorlar. Yani şerler oluyorlar." cümlelerine bir bakalım.
Şeytan ve avaneleri, yaptırdıklarını bir güçle mi yaptırıyor. Hayır. Büyük tahribat yapıyorlar ama bütün bunları sadece "hayrı yaptırmamakla" yapıyorlar. Mesela namaz kılmamak, dehşetli bir kayıp. Ama 'namaz kılmamak' bir fiil mi? Namaz kılmamak, oruç tutmamak, zekât vermemek neticede bir fiil değil. Bir emrin, küllî bir hayrın terki. Böyle, neticesi ebedî kayıp olan işlemler için, sen ayrıca bir şey yapmıyorsun, kendini yormuyorsun; bir emri, fiili terk ediyorsun. Bir emri, mesela namaz fiilini yapmayınca, namaz kılmamak şerri kendiliğinden oluveriyor. Yani, şerler oluyorlar. Bugün namaz kılmadım ama çok yoruldum, diyene denk geldiniz mi? Doğru, kumar oynadım yoruldum, diyen olabilir. Kumar oynamak, bir fiildir; belki yorucudur da. Ama onun altında da kumar oynamayın, emrini terk vardır. Az bir yorulma gibi görünen işlem olsa da tahribat nev'inden olduğu için, neticesi büyük oluyor. Mesela, adam bir gecede az bir fiille, belki de bir iki tuşa basarak her şeyini kaybediyor. Tanıdığım birçok kişi, böylece hem dünyasını hem de ahiretini kaybettiler. Yaptıkları sadece altında ve aslında, "Sakın yaklaşmayın" emrini terk etmek var.
Bu yazıyı yazdığım gün, dükkâna gelen bir müşteriyi dinledim. Oğlu uyuşturucudan hapiste yatıyormuş. Uzun bir süre de yatacakmış. Yaptığı da yaklaşmayın, emrini terk etmek gibi basit bir iş. Basit, az bir fiil ama neticesi, tahribatı büyük.
Şeytanın desiselerinin bir gücü yok; sadece yaptırmamak ve terk ettirmek. Yani bir "emr-i ademi ile, insanı mühim tehlikeleri atar." Anladık da şerre bulaşmamızda, bizim yapımızın, yaratılışımızın bir payı; meylimizin bir mesuliyeti yok mu? Var elbette. Bir günaha bulaşmamız kaçınılmaz. Allah da bizden bu imkânsızı istemiyor. Ellerin günaha bulaşacak, nefeslerin kötülüğe dolanacak. Masûm kalamayacağız. Ama bize de "Niye bu günaha bulaştın?" suali değil "Günahından memnun musun, mahcup musun?" suali sorulacak. Önemli olan da bu değil mi? Bu suale verdiğimiz cevapla zaten yükseleceğiz. İmtihan sırrı da buydu. Şeytanın desiselerine hem kabile (kabul etmeye) hem nakile (nakletmeye) her zaman açık, şehevî ve gadabî duygular taşıyan insandan, günahsızlık beklenmez zaten.
En tehlikelisi de günahtan emin olmak. Bu da beklenmez insandan. Daha doğrusu, biz "Bana bir şey olmaz, ben günahlara bulaşmam, kötülüğe dolaşmam." modunda kendimizi göremeyiz. Niçin böyle göremeyiz kendimizi? Çünkü sınanmandığımız günahın masumu değiliz de ondan. Ne zamana kadar sınanmadığın günahın masumu değilsin? Ölene kadar. Yani asla değilsin. Bir günaha bulaşmayışın, henüz sınanmandığın içindir belki.
"Nefis, şeytanı her vakit dinler." Ve insan nefsi, cismaniyetle olan birlikteliğinden dolayı, şeytandan daha tehlikeli.Yani daha ileri gidebilir. Yüzünü daha aşağı çevirip ve seni kötülüklere bulaştırıp ayağını her türlü reziliyata dolaştırabilir. Hem de en ummadığın zamanda ve yerde.
Bu noktada yine Yusuf (as) kıssasındaki bir sahne, bize bir ölçü ve temkinde, önemli bir ders veriyor. Züleyha'nın Yusuf'a olan meylinden dolayı şehirli kadınlar Züleyha'yı kınıyorlar, malûm.Züleyha da âyetin ifadesi ile "Kendi gördüğünü onlar görsün diye, dedikodularını işittiği kadınlara, dayalı döşeli bir ziyafet sofrası hazırladı.Her birinin eline, bir bıçak tutuşturdu ve Yusuf'a çık karşılarına dedi." Peki, sonuç ne oldu, Züleyha'yı kınayanların başına ne geldi? Hanımlar onu görünce, büyülendiler ve farkına varmadan ellerini kestiler. Yani Yusuf'un güzelliği karşısında elini kesmek, Yusuf'un güzelliğinden el çekmekten daha kolay oldu anlaşılan.
Züleyha, belki fiilinden dolayı kınanmayı hak ediyordu. Ama şehirli kadınların onu kınamaları hak değildi. Çünkü onlar da nefis taşıyordu ve bu nefis, şeytanın zayıf da olsa desiselerine açıktı. Daha önemlisi, böyle bir günahla da sınanmamışlardı. Züleyha'ya çektikleri "Yâ esefâ'yı" aslında kendilerine çekmeleri gerekiyordu.
Evet dostlar, hani İsa Aleyhisselam'ın dediği gibi "İlk taşı, günahsız atsın." desek, kaç kişi çıkabilir? Çıkması da gerekmez zaten. Aslolan da günahtan azâde olmak veya günahsız kalmak değil; günahsız kalmaya çalışmaktır. Günahtan mahcubiyet duymaktır. Belki bu, seni daha fazla arındıracak ne malûm?
Selam ve dua ile.