Taha Alp, Mustafa Öztürk, Dücane gibi ilâhiyat kökenli arkadaşların konuşmalarını dinlediğimiz zaman bazen, taaccübüm artıyor. Bazen de bunların düştüğü bataklıktan dolayı cidden üzülüyorum.Teknik birtakım hususlar hariç, sorgulamaya çalıştıklarının tamamına yakınının nurlarda cevapları var. Anlattıkları, yeni şeyler değil. Sadece cümleler ve dinleyen kitle farklı. Geçmişte konuşulmuş, cevapları da verilmiş ve çöpe dönmüş bazı hususları, felsefî bazı soslar da ekleyerek yeni kelimelerle sunmaya çalışıyorlar. Bazen saatler süren sanrıları, hayalleri, bir cümle ile yerle bir olacak cinsten şeyler. Yani "Bir dâne-i hakikat, bir batman hayali yakar." cinsten. Maalesef ki dinleyen kitleleri var, onları yönlendiriyorlar.
Bir diğer önemli husus da bunları dinlediğimde:"İyi ki Risale-i Nurları tanımışım." diyorum. İtikat âlemimdeki net görüntüleri, Risale-i Nurlara borçluyum, diyebilirim.Bunun için de Rabbime şükrediyorum. Risale-i Nurlar, ayrıca insana yüksek derecede bir özgüven kazandırıyor. İnsanın itikat aynasını parlatıyor. İnsanı birtakım mantık oyunlardan alıp çıkarıyor ve felsefe bataklığına karşı mukavim kılıyor. Allah'ın inayetiyle elbette.
"Allah'ın izniyle ve inayetiyle" cümlesi, önemli biraz. Risale-i Nur'u bir cümleyle özetleyin, deseler:"Üstad, Risale-i Nurlarla, her şeyin Allah'ın izniyle ve inayetiyle olduğunu ispata çalışıyor." diyebiliriz. Bunun en keskin ispatı da Nurlarda geçen mealen "Risale-i Nur benim malım, hünerim değil; Allah'ın bir lütfu olarak ilhamen yazdırıldı." şeklindeki ifadelerdir.
Yani üstad, "Risale-i Nurları ben yazdım,benim hünerim."deseydi; o zaman da onu ego ile suçlayacaklardı. Tam bir tevazu ve bir gerçeğin ifadesi olarak"Allah'ın izniyle, inayetiyle" olduğunu söylemesi de bu sefer başka şekillerde tenkide medar olabiliyor. Bu da acayip bir gabavet, inat veya kabullenememe meselesi biraz.
Bu değerlendirmelerden sonra, yine Hakan Taha arkadaşımızın dile getirdiği; bana göre bir insan yüz defa insanlıktan düşse, tekrar İnsan olsa; dinlendirmekten utanacağı veya dillendirirken yüzünün kızarması gerektiği bir konuyu ele alalım.
Neydi mesele? Kur'an'a, sözüm ona tarafsız gözle, yani "ne Allah'ın kelâmı ne de beşer kelâmı" olarak, tarafsız bir şekilde bakmak.Bunun mümkün olmadığını ispat eden bahsin, 15.Söz'de geçtiğini birinci yazımızda söylemiştik.Bu yazıda ise; bu iddiaya temel olarak Mekke müşriklerinin dile getirdiği ve Kuran'ın Nahl Sûresinin 103. Âyetiyle cevabını verdiği Hazret-i Peygamberin Kur'an'ı bir beşerden talim ettiği meselesi var. Hakan Taha da bu çürük ve temelsiz iddiayı ciddiye alarak, sözü "Biz de onlar gibi, Kur'an'a müşriklerin baktığı noktadan bakalıma" getiriyor. Kur'an beşer kelâmı olabilirmiş, zaten o dönemde de bunu dillendiriyorlarmış,diyor. Dillendirilmesi yapılan meselenin aslı nedir peki?
Mekke müşrikleri, Peygamberimizin (ASM) daha önce herhangi bir talimi olmadığını çok iyi bildiklerinden:"Kur'an'ı kendi uyduruyor." diyemediler de (Akıl bunu kabul etmezdi, çünkü ümmi olduğunu biliyorlardı.) bu sefer "Bunu şimdi muhakkak biri, talim ediyor." demeye başladılar. Allah'ın talim ettiğine inanmak istemiyorlar da mutlak "Bir beşer talim ediyor." diyorlardı. Beşerin talim ettiğini, Allah'ın kelâmı diye bize satıyor, diye iftira atıyor,istihza ediyorlardı.
Âmir ibn Hadrami'nin Cebra yahut Yeiyş adında Rum kölesi vardı. Bu köle hem okur yazar hem de sahib-i kitaptı. Herkesi davet eden Resulullah efendimiz, Merve tepesinde yaptığı sohbetlere onu da meclisine alıp konuşurmuş. Kureyş müşrikleri bunu kızar "Kur'an'ı Muhammed'e bu Nasranî talim ediyor." diye istihza etmek isterlermiş.
Ayrıca Cebra ve Yesara namında iki Rum, Mekke'de kılıç yapar, İncil ve Tevrat okurlarmış. Resûlullah (ASM) da bazen bunlara uğrar, okuduklarını denk gelirse dinlermiş. Bazıları da bunu bahane ederek, Resulullah'a böyle bir isnatta bulunmak istermiş.
Yine, Huveytıb ibn Abdül'uzza'nın kölesi Abisa da kitap ehli biriymiş. Sonra Müslüman olmuş. Zaman içerisinde bunu göre müşrikler "Ha, Muhammed'e Kur'an'ı bu öğretiyormuş." demeye kalkışmışlar.
Hasılı; nübüvveti kabul etmek istemeyen müşrikler, Resulullah'a (ASM) acemî (yabancı) bir müteallime ya da başkasına yaptırdığını, kendine isnad eden bir aldatıcı veya Kur'an için bir beşerin talimidir, şüphesini uyandırmak istemişler. Onun için de gâh buna gâh ona isnad için propaganda yapmışlardı.Hristiyanlar da bir zaman Muhammed, dinini hristiyanlıktan aldı, diye neşriyatta bulunmuşlardı. Onun için âyette isim verilmemiş, "Bir beşere isnad ediyorlar."denilmiş. Böylece, işi kökünden halletmiş âyet.
Kur'an ne diyor? Bu isnatta bulundukları kişilerin lisanı acemidir, Arabî değil. Hem de Kur'an'ın ana lisanı olan Arapçanın yabancısı bir acem.
Bu isnattan maksat, fikirleri bulandırmk.Yoksa,bir yabancının bunu yapamayacağını, böyle bir şey olmadığını biliyorlar.Halbuki Kur'an, bütün Araplara; ediplerine, şairlerine, geçmiş ve geleceklerine meydan okuyordu. Bir aceminin talimi olan kitap, böyle bir iddiada bulunabilir mi? Sonra, bunu öğreten ortaya çıkıp "Kur'an'ı talim eden benim." demez mi? El altından bunu yaymaz mı? Medine döneminde kim öğretti o zaman Kur'an'ın bahsettiği hakikatleri? Böyle bir şey olabilir mi? Bu kadar meydan okumaya karşı, o gizli kişi kendini gizleyebilir mi? Peygamber Efendimizin(ASM) hiçbir gücü, korkutucu çevresi de yoktu zaten. Böyle parlak ve Arap şairlerinin bile, belağatına secde ettikleri bir kitap, bir acemiye (yabancıya) isnat edilebilir mi?
Hakan Taha, konuşmasında bu gayr-i ciddi iddiasına "Kur'an'ın mislinin mümkün olabileceği fakat Cenab-ı Hakkın mucize olarak bunu men ettiği fikrini" savunan "Sarfe Mezhebini"de delil olarak zikrediyor. Feyalil acaba. Arkadaş, biz de zaten "Cenab-ı Hakk'ın men ettiği bir şeyi beşer yapabilir mi?" diye soruyoruz. Bu görüşe göre Hakan Taha'ya bir ekmek çıkmaz yani.
Bu nasıl bir kepazelik ki Cenab-ı Allah'ın Kur'an'ı Hz. Peygamber'e talim ettiğine inanmıyor da bir Hristiyan kölenin talim ettiğine inanıyor. Bu nasıl köleyse, Kur'an'ın ezelden ebede kadar bir mesafedeki geniş mesâilini hiç yanılmadan yakînî bir tasdikle biliyor, görüyor ve doğru şekilde peygambere talim ediyor. Bedir'i, Uhud ve sonrasına muttali oluyor. Ebu Leheb'in iman etmeyeceğini biliyor. Hz.Peygamber'e sorulacak mukadder sualleri de önceden biliyor ki cevaplarını da doğru talim etmiş güya.Böyle bir fikre değil inanmak, ihtimal bile vermek akıl işi midir arkadaş?
Evet dostlar, elde Kur'an gibi bir mucize-i bâkî ve bürhan-ı hakikatin i'cazına dair 25.Söz'ü özellikle İkinci Şua kısmının 4.Lem'asını çok iyi mütalaa etmek gerekiyor.(sözler baskı 386. sayfa) Evet, o bahsin son paragrafı ile bitirelim sözümüzü.
"Evet, bu dünyayı san'atlarıyla ziynetlendiren bir san'atkârın, sanatını istihsan eden insanla konuşmaması muhaldir. Mademki yapar ve bilir; elbette konuşur. Madem konuşur, elbette konuşmasına yakışan Kur'an'dır. Bir çiçeğin tanziminden lâkayd kalmayan bir Mâlikü'l-Mülk, bütün mülkünü velveleye veren bir kelâme karşı nasıl lâkayd kalır!
Hç başkasına mal edip hiçe indirir mi?
İndirir mi sizce Hakan Taha Efendi?
Selam ve dua ile.