Bir müddet önce, kendini dinsiz olarak tanıtan ve bunu da iddialı bir şekilde dile getirmeye, hatta yazılarla desteklemeye çalışan birine, birkaç soru sormuştum. Arkadaşın kendi âleminde, kendini hangi argümanlarla ikna ettiğini ve böyle kesin cümlelerle dinsizliğini ilân etme cesaretini nereden aldığını merak etmiştim.
Kendini, ebedî bir yoklukla mahkûm eden ve sevdiklerinden ebedî olarak ayıran ölüme karşı çaresinin ne olduğunu sordum önce. Milattan önce yaşamış ve ölüme güya çare olarak söylediği sözü, kendine bile bir çare olamamış ve neticede intihar etmiş birine nispet edilen "Ben varken ölüm yok, ölüm varken ben yok." cümlesini kesin bir teselli, yani çare olarak iletti bana. Devamında da "Bundan daha büyük bir teselli olur mu?" diye ekledi. Meselenin vehametini ve küfrün nasıl esassız ve çürük temellerle kendini sağlama almaya, mensubunu güya teselli etmeye çalıştığını bir kat daha anladım.
İki önermeli cümlenin "Ben varken ölüm yok." kısmı, bu dinsiz arkadaşın en yakın dostunun bir hafta sonra dünyadan, mahalli hesaba gitmesi ile çürümüştü. Ben varken ölüm yok, demek, nasıl bir akıl tutulmasıdır arkadaş? Böyle bir iddiaya, gözü önünde binlerle ölüm gerçekleşen insan, nasıl inanır ve bunu, kendini teselli olarak ilân eder? Ve daha önemlisi; bu cevap ve güya bu cevapla teselli arayışları, bizim sualimizin bir insan için ne kadar yakıcı olduğunu da gösteriyor. Sen ne yaparsan yap, hangi makama gelirsen gel, hangi inancı taşırsan taşı ölüme ciddi ve makûl bir cevap vermedikten sonra, ne hayatın ne de yaptıklarının bir anlamı var.Hayattan hakiki bir lezzet de alamazsın.
Bu şekilde esassız tesellilerle, aklın başında olduğu sürece rahat yüzü de göremezsin. Bunun için medeniyet denilen maskara yüz, insanı teselli adına birtakım yalancı emziklerle durumu idare etmeye; bizim yerli dinsizlerin eline de kokuşmuş batıl formülleri tutuşturmaya çalışıyor.
Güya teselli cümlesinin ikinci önermesi"Ölüm varken ben yok." kısmı da birinciden daha esassız ve vahim. Çünkü ölüm varken, senin olmayacağın ne malûm.Nerden biliyorsun, ölüm gelince senin olmayacağını? Gittin, gezdin de geldin mi ki böyle diyorsun? Cevabı veren dinsiz arkadaş, Allah'ın varlığına güya hiçbir delil yok, diye de bana yazmıştı. O zaman, ölüm varken senin olmadığın kesin delili nedir acaba, diye sormak lazım bu tiplere. Öldükten sonra senin olmayacağının delili nedir, nereden biliyorsun arkadaş? Geri dönüşü olmayan bir yolculuğa, nasılsa ölünce yok olacağım, yaklaşımı ile karşı durulur mu?
Bu inatçı arkadaşa "Her sanat sanatkârını gösterir.Bu, yer çekimi gibi bir kanundur, itiraz edilmez. Kâinat ve içindekileri, bunca harika sanatları kime veriyorsun, izahın nedir? diye de sormuştum. Cevabı, öncekinden de çürüktü.Cevabı aynen veriyorum.
"Sanat, sanatkârını gösterir, çünkü o sanat eserinin doğal değil, yapay olduğunu insan, tecrübesiyle bilir. Sanatkârını da gösterirsin. Bu, dersin, Van Gogh dersin mesela. Onun var olduğunu gösteren tarihî kayıtlar da vardır. Doğanın yaratıcısının hayalle ürettiğimiz Allah olduğunun kanıtı nedir? Nereden bileceğim bu sanatları yapanın varlığına şahit olmadığım Allah olduğunu?"
Onun bu cevabını okuyunca Mesnevi, Onuncu Risalede geçen bir i'lem hatırıma geldi önce. İ'lem'e bir bakalım: "İnsanın sanatıyla Hâlik'ın sanatı arasındaki fark: İnsan, kendi sanatının arkasında görünebilir ama Hâlik'ın masnûu arkasında yetmiş bin perde vardır. Fakat Hâlik'ın bütün masnûatı def'âten bir nazarda görünebilirse, siyah perdeler ortadan kalkar, nurânîler kalır."
Evet, arkadaşımızın problemi, insan sanatıyla Allah'ın sanatını karıştırmaktı. Ve Allah'ın sanatının arkasındaki birtakım perdeleri, sebepleri aşamamak, o perdelerin birine takılıp kalmaktı. Böylece akıl, sanatkâra ulaşamamıştı. Yoksa, yapay sanatın sanatkârı olur da hakikisinin sanatkârı olmaz mı arkadaş? Bu nasıl bir mantık ve körlüktür. Gerekçeye bakar mısınız? Yapay olanın sanatkârını gösterebilirmişiz de diğerini gösteremezmişiz. Peki, sanatkâr yanında veya kayıtlarda yoksa; bu sanat, sanatkârsız mı diyeceğiz? Sanatkârını gösteremediğimiz veya sanatkârı kayıtlarda olmayan bir sürü sanat eseri var. Kaydı yok diye, bunun sanatkârı yok mu diyeceğiz yani?
Hele bir de "Kimsenin şahit olmadığı Allah." cümlesi var ki bu cümle; tüm akıl,vicdan,kâinat ve nübüvvet hakikatleri ile anlamsız ve geçersiz kalıyor. Bu cümle"Senin varlığına inanıyorum, çünkü seni görüyorum." cümlesine benziyor. İman, gözle görünene değil, gaybe olur. Gayb ise,olmayan değil; sadece senin göremediğin âlemdir. Bunun sözü ise, imanla alakası olmayan, gördüğüm şeye iman ederim, cümlesine benziyor.
Merhum Elmalı da Allah'ın Zahir ve Batın isimlerinin anıldığı Hadid Suresinin üçüncü âyetini izah ederken "O, her şey ile sezilir ve bilinir Zâhir; hiçbir şey ie bilinmez Batındır."cümlesini kullanıyor. Elbette Zâtı ile bilinmez. Çünkü mukayyet akıl ile mutlak hakikat anlaşılmaz.
O'nun varlığı, her şeyden aşikârdır. Çünkü her şey O'nun varlığına delildir. Zahir olmakla beraber, Batın'dır da. Zira havas, his ve hayâl ile tahayyül olunamayacağı gibi; hakikati, akılların idrâk veya ihatasına sığmaktan münezzehtir.
Evet dostlar, sanatıyla konuşan, kelâmıyla konuşmaz mı hiç? Ve bir elçi vasıtasıyla kendini tanıtıp marziyatını bildirmez mi? O zaman Hâlık Teala hayal ve fehme sığmayan Zât'ı ile değil de sıfat ve şuunatıyla, kâinat kitabı, kelâm-ı İlâhi ve Peygamber-i Zişan ile tanınır, bilinir ve sevilir. Bu dengeyi kuramayan, beşeri ve hakikatsız birtakım vehim ve kuruntuların esiri olur ancak. Bizim konuştuğumuz arkadaş gibi.
Selam ve dua ile.