'Hakikatin İzinde' Kitabı ve Şahin Doğan'ın Düşünmeden Edemedikleri

Habibi Nacar YILMAZ

Bu köşede Şahin Doğan'ı, kitapları ve bazı paylaşımlarından dolayı misafir ediyoruz. Takdir ise, takdirlerimizi; tenkit ise, tenkitlerimizi açık yüreklilikle ifade ediyoruz. Tekraren ifade etmeliyim ki Risale-i Nurlar ve üstadın hayatı, meslek ve meşrebinde bu kadar derin olup da geniş bir yelpazede kitap okuyan ve okuduklarını Nurlarla birlikte sentezleyip yazıya aktarabilen, nadir arkadaşlardan biri Şahin Doğan bana göre.

Anlamak veya anlamada derinleşmek için, Şahin Doğan'ın sual formatındaki bazı paylaşım veya yazıları, kimileri tarafından eleştirelmekte ve değişik, bazen de gereksiz suçlamalara medar yapılmaktadır. Bana göre, Şahin Doğan düşünenlerden, fakat düşündüğü için düşenlerden değil. Onun "Düşünen düşer." tezi var. Hatta bu isimde kitabı bile var. Fakat bu fakir, tam tersini savunuyor ve iddia ediyorum. Düşünen, doğru düşünüp usûlünce düşünen, düşmez; aksine kurtulur ve yükselir.

Şimdi, Şahin Doğan'ın elimde "Hakikatin İzinde" kitabı var. Zarûriyyât, Haciyyât ve Tahsiniyât" bölümlerinin içinde yüz yirmi kadar denemeden müteşekkil kitap, çok isabetli tespit,teşhis ve izahlarla dolu. Kitabın bir ilim ve irfan ürünü olduğu açık. Üzerinde uzunca çalışılmış yazılar var kitapta. Nurlarla ve üstatla ilgili de bazı hakikat dolu yazılar mevcut.

Düşünen düşere tekrar dönersek, aslında kitabın 127. sayfasında yer alan "Sinek ve Gökyüzü" yazısında düşünmenin ölçülerini ve sınırlarına veriyor Şahin Doğan. "Sinek seyredemez asûmanı (Lemaat) ne mu'ciz, ne anlamlı, ne derin ne ârifâne bir söz." cümlesinde ölçüyü de özetlemiş aslında.

Evet, sinek hükmündeki akılla âsûmanı seyrederken, Doğan'ın ifadeleriyle "acizliğini, küçüklüğünü, yetersizliğini,, yetmezliğini, darlığını, yaratılmışlığını"bilerek seyredelim. O zaman, düşünürken düşmezsin Şahin kardeşim. "Mukayyed nazar ile hakikat-i mutlaka ihâta edilemez" ölçüsünü de başka bir yazıda nazara veriyorsun zaten.

Filozof Niçe, bu ölçülerden mahrum olunca düşmüş. Ve sonunda "Yalnız başıma büyük bir meseleyle karşı karşıyayım, üstesinden gelemiyorum.... Benim cinsimden olmayan bir güce ihtiyacım var. Bu durum beni kahrediyor."diye inlemiş. Ah, zavallı Niçe, o güce kimin ihtiyacı yok ki? Gel gör ki her şeyi boş ve anlamsız gören bakışının kurbanı olmuşsun, neticede de nazarın o güce ulaşamamış.

Şahin Bey, ülfet (alışkanlık) için çok isabetle "Varken, yok etme, sıfırlama" tanımını getiriyor. Devamında, Kur'an'daki ülfeti parçalayan âyetler ve Nurlardaki ülfete vurulan darbe cümleler nazara veriliyor.

Fakat ülfetin "görsel ülfet, ilmî ülfet ve amelî ülfet"diye ayrıma tâbi tutulması nedense, daha çok dikkatimi çekti ve hoşuma gitti. Şahin kardeşim "Nur külliyatını ülfete kurban etmeyelim, yoksa sonumuz kurban olmakla bitebilir." diye de ikaz ediyor. Ben de bu güzel ikazları için, Şahin Doğan'ı tebrik ediyorum. Ben de âcizâne çok değerli kardeşime: "Şahin kardeşim, sen de Risale-i Nurları, insanı hiçbir yerden alıp hiçbir yere götüren birtakım kitaplara kurban etme; onları mütalaadan geri durma,yoksa kurban olursun."diyorum.

"İnsan demek, ihtilaf demektir." diyor, bir yazısında. Çok calib-i dikkat ve isabetli bir cümle.Hâl-i âlem bunun örnekleriyle dolu.

"Kötülük Problemi ve Said Nursi" yazısı güzel. Fakat birkaç cihetten eksik kalmış, diyebilirim.

240. sayfadaki yazının başlığı ise "Çok Kitap Okuma,Bir Kitabı Çok Oku." şeklinde. Şahin Bey buna uyuyor mu, diye sormadan edemiyoruz, edemedim yani. Esas olan, zarûriyyât ilmi olan "iman ilmini" gevşettik mi elbisenin kirlenmesi gibi imanımız da kirlenir. Fululaşırız, silikleşiriz, ülfetimizin kurban oluruz. Böyle bir kitabın yazarının kurban olmasını istemem.

Tarihselcilik çıkmazları iyi tahlil edilmiş. Fakat bu konuda birtakım şahıslara takılmalar var ki sahih kaynaklara yönelmek, daha isabetli olur, diye düşünüyorum.

Şimdi bu yazıyı bana yazdıran ve başlıkta da verdiğimiz Şahin Doğan'ın düşünmeden edemediklerine, gelelim.

37. sayfadaki "Tek Hakikat Yok, Hakikatler Var" yazısının sonuna doğru "Tam beş buçuk milyar insan, bizim inancımızı paylaşmadığı için, hepsi necis ve belhum edall (hayvandan aşağı) bir konumda" tespitini yaptıktan sonra şöyle diyor, Şahin Doğan:

"Ama insan şunu düşünmeden edemiyor: Tamam bunlar birer pislik, hayvandan daha aşağı ama nasıl oluyor da bu derece alçak olan bu yaratıklar bilgisayarı, interneti.....romanı, trajediyi, arkeolojiyi,... sosyolojiyi, ... radyoyu, telefonu,otomobili, elektriği.. eşitliği,adaleti, demokrasiyi, insan haklarını, hayvan haklarını parlamenter sistemi ... buluyor ve bunları kendi tekeline almayarak bütün insanlığın hizmetine sunuyor?"

Doğrusu, Şahin Doğan'ın düşünmeden edemiyorum, dediği ve sıraladığı ve kendini düşünmek mecburiyetinde hissettiği şeyler karşısında, ben de başka şeyler düşünmeden edemiyorum.

Evvelâ, "Fena ve fâni bir adamın güzel bir sözü" olduğu gibi, güzel bir fiili de olamaz mı? İnsanlar sıfatları ile değer kazanır veya kaybeder. İyi şeyler yaptığını söylediğin insanların bazı fiilerini savunmak mümkün mü?

Saniyen, "Nev-i beşerdeki telahûk-u efkâr ünvanı altında asırlar ve zamanların tarih yoluyla meşvereti, bütün beşeriyetin terakkiyatının ve fünûnunun esası"olduğunu cümle âlem biliyor ve görüyor. Fennî ve teknik gelişmeleri bir asra veya millete mal etmek; tarihe, medeniyete, çok şeyin başlangıcına imza atan, özellikle Müslüman öncülere ayıp olmuyor mu?

Salisen, bu edall grubu, şimdi ellerinde bulunan bu buluşları bütün insanlara sundukları; gelin alın, götürün, dedikleri ne kadar sahih? Ben de bunu düşünmeden edemiyorum. Ah, Şahin kardeşim, Batı, hangi ülkeye demokrasi ihraç etmiş? Veya ihraç ettiği demokrasi, kendi dediğinden çıkınca, muhafaza etmiş mi? Veya önce kendinde demokrasi var mı bu grubun? Hâlâ okulların çoğunda başörtüsü yasak. Müslümanlara ayrımcılık ve İslâmîfobi had safhaya yerleşmiş.

Sen, Amerika'nın son başkanının bir ay içerisindeki konuşmalarını bir topla, dinle. Başta Müslümanlar, kime ne kadar hakaret ettiğini, hatta hayvan bile dediğini bir say bakalım, sayabilirsen.

Epistein rezaletini bir asır değil, asırlar su akıtsa temizleyebilir mi?

Ah kardeşim! İslâm ülkeleri arasındaki gayr-i sahih sınırları kim çizdi? Bin bir oyunla, İslâm ülkelerine her türlü gayr-i sahih diktatörleri kim bela etti ve bunlar, korunmaya devam ediyor?

Sen, Bodrum sahiline vuran üç yaşındaki Aylan bebeği duymadın herhalde. Ya da görmedin mi bu bebek niye orada boğuldu? Hangi insafsızlığın kurbanı oldu? Doğrusu, barbarlıklarını ve destekledikleri despot rejimlerden kaçanları almamak için, bütün Avrupa'nın duvar ördüğünü haberlerden duymadınız mı? O arada ölmek üzere olan balinayı kurtarmak peşindeydi bu edall grubu. Hoş, onu da yapmasınlar demiyoruz ama bunların kaç yüzü olduğunu bilmek de önemli.Balinayı güya gösterirler, arkadan her türlü oyunu çevirirler.

Batının emperyal gücü, kendinden başkasına hayat hakkı tanır mı kardeşim? Ya da şöyle soralım, tanıdı mı? Haçlı saldırılarında 40 milyon; İki Dünya Savaşında 50 milyon insan nasıl heba oldu? Kızılderililer, rahatça hâlâ beyazlarla aynı arabada yolculuk yapamıyorlar, aynı lokantada yemek yiyemiyorlar. 70 milyon Kızılderili, 4 milyon Vietnamlı, 300 bin Japonu kim öldürdü? Ben mi katlettim? Hangi medeniyet bunları yaptı, hangi medeniyetin mahsulüdür bunlar?

Hadi uzağa gitmeyelim. Bu demokrasi bulucuları, güya insan hakları savunucuları; Irak'ta bir milyon, Libya'da 10 binlerce, Bosna'da yüz binleri katletti. Hangi Avrupa değeri, Hollanda askerlerinin gözünü kapadı da Sırpların Boşnakları katletmesine seyirci bıraktı?

Afganistan'da, önce Rusya'nın sonra Amerika'nın ne işi vardı? Hangi teknoloji ve demokrasiyi götürdüler oraya? Fransa, Cezayir'de bir milyon kişiyi onlara hangi değeri vererek öldürdü? Afrika'da, Hindistan'da köleleştirilen milyonları, Batı'nın hangi sosyolojisinin psikolojinin içine koyup hangi trajedi ve komedinin konusu yapacağız Şahin Bey?

İnsan haklarını bize öğretmişlermiş, biraz ayıp olmuyor mu bu cümle? Birleşmiş Milletler, hangi insan hakkını temin etti veya garanti altına aldı? Dünya, beşe esir olmuş; biz hâlâ telefondan, otomobilden bahsediyoruz.Adam sana sattığı telefonun içine bomba koymuş, uzaktan seni öldürüyor; biz,celladımıza âşık olmuşuz.

Daha düne kadar,biz teknolojiye sahip olmayalım diye, yerli aparatları vasıtasıyla ASELSAN mühendislerini birer birer kim öldürüyordu? Kan ve gözyaşı üzerine kurulu ve sömürülen madenlerle beslenmiş bir teknoloji, hangi millete huzur getirebildi ki bize ya da dünyaya getirsin? Sonra, önemli olan teknoloji mi yoksa teknolojinin nerede kullanıldığı mı?

İslâm tarihinde, dinimizi iyi yaşadığımız dönemlerde, Müslümanların, devrine göre gösterdikleri yüksek başarılar gösteriyor ki din, terakki ve teknolojiye engel değil. Din ve değerlerimize uyulduğu zaman terakki de olabiliyor demek ki.Önemli olan teknolojinin nerede ve hangi maksatla kullanıldığıdır. İnsanların imhası ve ifnası için kullanıldığı günümüzde bu teknolojiyi kimin bulduğunu bilmek önemsiz kalıyor.

Filistin'i anlatmak ve anlamak, zaten ne mümkün. Zulmün bütün envaı ile uygulandığı Filistin'de ve Lübnan'da katledilen, sürgüne gönderilen milyonları nereye koyacağız? Buralara Batı ne gibi bir şey ihraç etti? Batı, ne gibi bir güzellik temin etti Orta Doğu'ya? Batı, asırlara sığmayan dünyanın hangi problemini , hangi çare ile çözdü de ve teknolojisiyle nereye bir huzur getirdi ki biz de bu teknoloji karşısında acizlik veya aşağılık kompleksi yaşayalım? Teknolojinin hedefi olmadıktan sonra, teknoloji senin başına birer bela olur ve hakikaten öyle oldu.


Tekrar edelim; Batı, teknolojisi ile belki okyanusta ölmek üzere olan balinayı kurtarmada seferber oldu; olsunlar, ona bir şey demiyoruz, ama insanlığı kurtarmada ve huzur getirmede asla seferber olmadılar. Bütün bu hâlleri ve sıfatları ile acaba "belhum adall" hitabını hak etmiyorlar mı? Bu hitaba, bu manayı hak eden,her kim olursa olsun,(milleti,dini ne olursa olsun) herkes muhataptır.

Daha önemlisi, Şahin Bey'in övdüğü bu "Medeniyet-i hazıra itibariyle görüyoruz ki şu medeniyet-i meş'ume, öyle gaddar bir düstur-u zulüm beşerin eline vermiş ki (Şahin Bey'in saydığı) bütün mehasin-i medeniyeti sıfıra indiriyor. Meleklerin beşer için kan dökecek endişesinin sırrını gösteriyor." Kim güçlü ise, o haklı oluyorsa; bu düzenin sahipleri için "belhum adall" demekten başka nasıl bir sıfat bulacağız?

Evet dostlar, İnsanlar sıfatları ile değer kazanır veya kaybeder, demiştik. Muvaffakiyet vesilede aranır. Yani hak bir vesile, batıl vesileye her zaman galip gelir.Birinin galip gelmesi, onun elinde hak olduğunun delili değil; batılda da olsa, hak bir vesile kullandığının delilidir. Bu durum, onun hakta olduğunun delili olmaz. Şahin kardeşimin güçlü, özgün ve velûd kaleminden; geçmişin vesikalığını ve geleceğin emarelerini ortaya koyarak İslamiyetin sulh-u umumiyi temine kâfi ve kefil olduğunu ortaya koymasını bekliyoruz.

Selam ve dua ile.

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.