Gaybî El

Habibi Nacar YILMAZ

Epey oluyor, sosyal medyada dinsizlik kokan paylaşımlar yapıp etrafa meydan okuyan, Rüzgâr takma adıyla dolaşan bir arkadaşa denk gelmiştim. Biz de "Kardeşim, senin bu paylaşımlarının bir esası yok, hem cevabı da var" diye mukabele etmiştik. Neticede telefonumuzu verip konuşabileceğimizi ifade edince, bir gün aramıştı. Hoş beşten ve devlette çalıştığı için takma ad kullandığını ifade ettikten sonra, mu'cize meselesini sordu ilk önce. Peygamber zamanında mu'cizelere bakıp iman edildiğini, fakat bizlerin bir mu'cize dahi görmediğimizi, hâliyle nasıl iman edeceğimizi; yani bir bakıma iman konusunda mazur olduğumuzu anlatmıştı.

Bu arkadaşın, hem siyeri bilmediğini hem de sahabe dönemi insanlarının sanki hep mu'cize ile iman ettiğini zannettiğini hemen anladım. Hâlbuki sahabenin ekserisi bir mu'cize ile değil, hakikatşinaslık adına iman etmişlerdi. Tam aksi olanlar ise; mu'cize gördükleri hâlde, mucizelere değişik tevillerle yaklaşarak çeşitli bahanelerle iman etmeyeceklerdi. Ayrıca mu'cize, iman etmek için değil, akla kapı açmak içindi.

Arkadaşa mu'cize kelimesinin anlamını sordum. Maalesef bilemedi. Bu sefer, sorular sorarak mu'cize kelimesinin ne anlama geldiğini anlatmaya çalıştım. Devamında da "Bana etrafından, kâinattan mu'cize olmayan bir şey söyle." dedim telefonda. Uzun süre suskunluk oldu. Mu'cize olmayan bir şey söyleyemedi. Çünkü her şey mu'cizeydi. Biz, odundan belki masa, kasa yapıyorduk ama Cenab-ı Allah, çamurdan odun çıkarıyordu. "Demiri, toprağı, suyu, kömürü, bakırı, gümüşü, altını gaybî avucunu alıyor, bir et parçasına çeviriyordu." Yine cansız elementlerden ve basit bir nutfe suyundan milyonlarca tür canlıyı yaratıyordu. Bunları özetlediğim arkadaş, şaşırmıştı. Ama itirazlarını farklı şekillerde sürdürmüştü. Suallerine telefonda cevap verebildiğimiz kadar verebildik.

Sonra düşününce anladım ki böyle çok kişi, cehaletinin kurbanı. Bilmemek, ne kadar mazeret olur bilemem ama asıl problem, bilmediğini bilmemek. Bunlar için bizim Erzurum'da "Bilmer ki bilmer." diye bir kullanım da vardır. Yani bilmiyor ama bundan da haberi yok. Tefekkür âleti olan akıl sadece insanda olduğuna göre, bunları kim anlamaya çalışacak? Akıl sadece itiraz aleti midir? Anlamaya çalışmak, tefekkürde derinleşmek gerekmez mi?

Başlığı "Gaybî El" dememizin sebebi de yukarıda geçen ve 22. Söz'den alınmış cümledir. Demiri, bakırı ve diğerlerini değiştirip başka bir cisme; devamında bir canlıya veya canlıda bir uzva döndürülmesinin gaybî bir elden başka izah olabilir mi? Lise programlarımızda, 'Gözü yüze takanla, Güneş'i gökyüzüne çakan aynı el' derim mesela. "Eğer nihayetsiz mu'cizeleri ve hünerleri olan gizli bir Zât'ın kalemi işlemezse" bunu başka türlü izah edemezsiniz. Yani el gaybî ama her şeye hâkim ve her şeye kudreti yetiyor.

Yine 22.Sözdeki şu cümleye bakalım:

"Bize görünmeyen o usta, bizi ve her şeyi görür ve sözlerini işitir; bütün işleri mu'cize ve harikadır."
Evet, bütün işlerinin mu'cize olduğunu zaten görüyoruz. Görüyoruz dedik ama gerçekten görüyor muyuz? Veya ne kadar görüyoruz? Yani ne kadar farkındayız?

Geçen dersten sonra, emekli imam bir kardeşimiz bu fakire "Şiddet-i zuhurundan görünmemek ne demek?" diye sordu. Aynı soru, mu'cizeler için de sorulabilir. Bütün işler, mu'cizevî, harika ama farkında mıyız? Veya çok farkında değiliz. Mu'cize, şiddet-i zuhurundan görünmüyor. Sadece birkaç işi mu'cize olsaydı, onlar az olduğu için hemen farkına varırdık. Ama hepsi mu'cize. Öyle olunca, farkındalık ancak derin bir tefekkürle mümkün olabiliyor.

Bir şehirde, Mimar Sinan'ın bir iki eseri olsa, bunların hep farkında oluruz ve biliriz. Ama hepsi, Mimar Sinan'ın olunca, artık buna alışır ve bunu normal karşılarız. Mimar Sinan'ın eserlerine olan alışkanlığımız yine onun eserlerine olan cehaletimizi çevrelemiş. Bu alışkanlığımız, o eserlerde derinleşmemizin önüne geçmiş. Kendi evimizi düşünelim. Duvara yeni astığımız bir tabloyu, bilemedin bir iki hafta hayretle, dikkatle seyrederiz belki. Sonra, artık onun farkında bile olmayız. Konuşma yaptığımız bir okulda, müdürün odasının karşısında hem de kendi astığı bir vecizeyi hatırlayamadı. Niçin? Alışmış çünkü. Devamlı baka baka artık bakarkör durumuna gelmiş.

Bir radyo programında bir adamı dinlemiştim. Burnu anlatıyor. Burnun, akciğere gidecek havanın nemini, sıcaklığını ve tozunu ayarlamak gibi üç vazifesi olduğunu anlattı. Sonra da "İşte burun zaten böyle olur." deyip geçti. Burnu, akciğere göre ayarlayan ve bir termometre gibi yüze asan kimdir? Bunu "Burun zaten böyle olur." deyip geçebilir miyiz? Geçiyoruz maalesef. Bu, böyle olur; şu da zaten şöyle olur, diye geçiyoruz. Onun için, çok okumak önemli. Gafleti yıkıp paramparça edecek olan okumak ve mütalaalı derslere katılmak, bu zeminlerde bulunmak, manevî dünyamızı şekillendirmemiz açısından hayatî derecede önemli.

Evet dostlar, 22. Söz'ün başında yer alan Haşir Suresinin "Allah düşünesiniz diye size misal veriyor." mealindeki 21.âyetinin denizinden, mütalaasına doyulamayan 12 Burhan ve yine 12 Lem'a ile tefekkür huzmeleri önümüze konulmuş. Edebî benzetmeler ve mantık incelikleri ile örülen bu Söz'ü, nazara vermek istedik.

Selam ve dua ile.

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.