Bu fakir ailece, çeyrek asırdır Trabzon ile Akçaabat arasındaki Söğütlü Beldesinde oturuyoruz. Bizim bölgede, aynı yaşta, her çarşamba ders yaptığımız geniş bir dershanemiz de var. Trabzon Üniversitesine yakın olan dershanemizde, dönem dönem hareketli, hararetli içtimalar ve dersler de oluyor. Üniversite yurtlarına uğruyoruz, oradan gelen talebeler, ayrıca iştiyaklı esnaf ve öğretmen arkadaşların katılımı da derslere ayrı bir güzellik katıyor.
Epey senedir İstanbul'da iken, emekli olup Trabzon'a yerleşen öğretmen Hüseyin Yazıcı Hocamızın da derslere katılımı, derslere hem ayrı bir derinlik hem de ilmî bir çehre kattı. Ders yapacak arkadaşlara önceden ders yapacağı bildiriliyor; o da ona göre hazırlık yapıyor ve böylece ders, daha semeredâr oluyor.
Normal derslerden önce, dönerli dersimiz var. Bu yazıyı yazdığımız hafta dönerli derste, Tarihçe'deki Denizli Hayatından, üstadın risalenin başında "Bu risale Denizli Hapishanesinin bir meyvesi ve bir hâtırası ve iki cuma gününün mahsûlüdür." dediği ve ayrıca mahkemeye karşı da hakiki müdafaa olarak gördüğü Meyve Risalesinin 7. Meselesi okundu. 7. Mesele'nin sonuna doğru "...hem madem gözümle görüyoruz ve aklımızla anlıyoruz ki: insan..." cümlesi ile başlayan nerdeyse bir sayfa devam eden, insanın tarifi ve mahiyetinin açılımı var. Dönerli derste pek izah yapılmaz. Ama bu bölüm okununca insan duramıyor ki arkadaş.Bir kardeşimiz "Bu kısmın her bir cümlesi, birer kitaplık yazıyı hak ediyor." dedi. Başka bir kardeşimiz de" İnsan ile ilgili, sonu hep hayvanla biten tanımlar yapılıyor. İyi ki üstad insanı, Kur'an'dan mülhemen böyle yüksek keyfiyetiyle tanımlamış ve insana, böyle geniş ve yüksek bir tarif getirmiş." dedi.
Hüseyin Hocamız da zamanımızı değerlendirme ve zamanın hakkını verme noktasında güzel izahlar yaptı. Bu fakire de "Zamanının ne kadarını dersanede geçiriyorsun?" diye sordu. Basit bir hesap yaptı Hüseyin Hocamız. Bir hafta 168 saat eder, bunun sekiz saati sizin olsun. Geriye kalanın zekâtı, dört saat eder. "Haftada dört saatimizi hizmete verebiliyor muyuz acaba?" diye de herkese sordu. Her şeyin kendi cinsinden bir zekâtı olabildiğine göre, hesaba göre haftada en az dört saatimizi hizmete verebilmeliydik değil mi? Hepimiz kendimize soralım. Kaç saatimizi veriyoruz acaba? Azâmî ihlas, irtibat, hizmet, takva noktasında gayretimiz ve derecemiz nedir? Bu hesap, bu fakiri hâlâ düşündürüyor.
Düşündürmeye devam eden diğer bir husus ise, hepsi güzel de insan tarifinin içinde geçen "...ve bekâya en ziyade müştak ve muhtaç ve en çok lâyık ve müstehak..." kısmı oldu.
Evet, insanın bekâya müştak ve muhtaç olduğu biraz yaşlanınca daha çok açığa çıkıyor ve kendini belli ediyor. İnsan "Kendisinin zâil ve hayatıyla bağlı kararsız dünyasını, haricî dünya ile iltibas edip gafletle kendini unutup âfâka dalınca, hususî dünyasını umumî dünya zannediyor." Bunun neticesi, bazen tabiat bataklığına, bazen de uyanması, ayılması zor bir gaflet çukuruna düşüyor. Ölmeyeceğini, dünyada düz şekilde ömrünün devam edeceğini zannediyor. Böylece belki de bekâya olan aşkı ve düşkünlüğünü teskin ve tatmin ediyor.
Bütün hataların başında da insanın kendisini, yüksek mahiyetini, asıl vazifesini, fâni oluşunu unutmasının geldiği anlaşılıyor. Evet, bütün mesele unutmak veya unutma numarasına yatmak. Yani tenasi.
Bizi hâlâ düşündüren cümlelerin devamında "bekâya en ziyade lâyık ve müstehak." cümlesi vardı ya. İnsana takılan ve verilenler tam ölçek verilmiş gerçekten. Yarım veya eksik bırakılan yok. Böylece insan "sonsuzca var olmaya değer" bir kıymete çıkarılmış. "Sonsuzca var olmaya değer olmak" ne muazzam bir değer ve kıymet değil mi? Seni yokluktan kurtarıyor ve ebedî var ediyor.
Bize bundan da daha değerli ihsan ise "cennete lâyık bir kıymette olmak" oluyor. Bir de tam tersi bir vaziyet, bize açık olan cehenneme ehil olacak bir vaziyete girmek var ki bütün nev-i beşerin en büyük meselesi, bu cehennemden kurtulmaktır.
Bekâya lâyık ve müstehak hâle gelme yolculuğumuz, yokluğumuzun varlığa çevrilmesi ile başladı. Yoktuk bir zaman değil mi? Hiç kimse aramıyordu, var etmeye değer bulmuyordu bizi ama var edildik. Kim, niçin var etti bizi? Eşyanın neden var olduğunu anlamadan, ne olduğunu anlayabilir miyiz? Temel soru budur işte. Eşya, biz, mevcudat neden var? Bunu çözersen, ne olduğunu da kolay çözersin. Eşit olan varlık ve yokluk dengemizi kim varlık lehine bozdu?
"Kafdağı'nı assalar, belki çeker de bir kıl,
Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl."
Haşir yoluyla, saadet-i ebediyeye müteveccihen hareket eden beşer, bazen bu yolculuğunun farkına varmış; bazen bundan gaflet etmiş. Böylece ikiye ayrılan oluklardan kir ve nur akmaya devam etmiştir. Yolcu olduğunun farkına varmak, neticede ebedî var olmaya değer olabilmek, önce yokken var olduğunun farkına varmakla mümkün. İşte, buna şair "ifritten sual" diyor.
Niçin varız ve kim var etti? Var edilen başka şeyler de vardı. Ama biz baş köşeye oturtulmak için, daha ötesi yoktur dedirten mahiyette bir şaheser olarak, insan olduk. Hem de duyuyor, anlıyor, konuşuyor; yani olmaların en ileri hâliyle olduk.
18. Yüzyıl Divan şairinin harika tespiti ile
"Hoşça bak zâtına kim, zübde-i âlemsin sen.
Merdüm-i dîde-i ekvân olan Âdemsin sen." olduk.
Minarenin şerefesine, ikramların tepesine konuk olduk. Olduk, oldurulduk ama bunların farkında mıyız veya ne kadar farkındayız acaba? Bazı şeyleri şiddet-i zuhurundan dolayı göremez, onların farkına varamaz olabiliyoruz. Buna bir başka körlük diyebiliriz. Yani biz sadece gören, fakat gördüklerini görmeyen, bilmeyen, farkında olmayanlardan değiliz. Derecemiz yüksek, mahiyetimiz devasa. Karmakarışık, kararsız bir misafirhanedeyiz ama bir diyar-ı saadete, ebedi var olmaya namzediz.
Evet dostlar, böyle bir namzet "Bu âlemde çok taifelere kumandanlık yapan ve karışan bazen karıştıran böyle bir zabit, toprağa girip her âmelinden sual olunmamak ve uyandırılmamak üzere yatıp saklanabilir mi?" Dünya gölüne sığmayan, dünyada sadece tadabilen insan, bu yolculuğunda, ebedde insana lâyık şekilde devam edebilmesi de o saadet-i ebediye yollarını temin etmek için verilen istidatlarını nemalandırmasına bağlı. Ne kadar nemalandırabiliyoruz acaba? Kaybımızın da kazancımızın da ebedî olacağı bu mesele önemli.
Selam ve dua ile.