Geçen yazımızda, Kasım Takım Hocamızın kitabından alıntı yapacağımızı ve bir öğrenciyle olan diyaloğuna yer vereceğimizi ifade etmiştik. Diyaloğu aynen anlatıyorum.
"Bir gün, bir fen lisesinde konferans veriyordum. Genellikle konferansa, soru sorarak başlamayı tercih ederim. Bu, hem muhatapları tanımamızı hem de muhatapların zihnini konuya odaklanmasını sağlıyor. Liseli gençlere dedim ki:
"Din ile bilim arasındaki ilişkiyi nasıl görüyorsunuz? Ayrı mıdır, aynı mıdır, çatışır mı bağdaşır mı?"
Sonradan 11.sınıfa gittiğini öğrendiğim bir arkadaşımız: "Hocam, öncelikle size bağnazlığın tanımını yapmak istiyorum."dedi.
Buyurun, dedim.
"Bağnaz; fikirlerine, düşüncelerine ve inandığı şeylere körü körüne bağlanan, onları tartışmaya, eleştiriye açmayan kişiye denir."
Ben de bu tanıma aynen katıldım ve takdir ettim.
Peki, sana bir soru sorabilir miyim, dedim.
Buyurun, sorun, dedi.
Evrimi bilimsel olarak tartışmaya açabilir miyiz, dedim.
Tabii bunu, durumu eşitlemek için sordum. Normalde İslâm akıl ve mantık dinidir, Müslüman açık görüşlüdür, gibi ifadeler kullanılabilirdi. Ama onun yaklaşımı hiç hoş olmadığı için, (Kendince beni rezil etmeyi düşünüyordu.) anlayacağı dilden konuşmak gerekiyordu. Kazdığı çukura kendisini düşürecek, şöyle bir çıkış yaptı.
Hayır, hocam, evrim bilimsel bir gerçektir, tartışmaya açılamaz.
Peki, şimdi sen kendi tanımına göre bağnaz olmuş olmadın mı?
Birden ayağa fırladı ve nasıl yani, dedi.
Bu sefer ona:
"Hem diyorsun ki bağnaz, fikirlerini, görüşlerini tartışmaya açamaz hem de evrim tartışılamaz." diyorsun.
"Ama hocam o, bilimsel bir gerçek değil mi?" dedi.
Ona:
"Hangi bilimsel gerçeklik, tartışmaya kapalı olabilir? Mesela klasik fizik tartışmaya kapalı olsaydı, kuantum fiziğine ulaşabilir miydik?"
Bunu deyince, oturdu ve düşünmeye başladı. Ama yerinde duramıyordu. Epeyce heyecanlanmışa benziyordu. Yine yerinden fırladı:
"Ama hocam, körelmiş organlar var. Bunlar, evrimin delili değil mi?" dedi.
Ona:"Mesela hangi organ körelmiş, sen onu söyle; ben görevlerini anlatayım."dedim.
Mesela, apandisit dedi.
Ona:"Apandisit B lenfosit hücreleri üreterek bağışıklık sistemine destek oluyor. Ayrıca bağırsak flora bakteriler için depoluk görevi görüyor. Bu, 2007 yılında bilimsel olarak kanıtlandı."dedim.
Bu sefer, kuyruk sokumunu öne sürdü.
Ben de kuyruk sokumu kemiği, bulunduğu bölgedeki kasların tutulmasını sağlıyor; ayrıca omurganın dik durabilmesini ve canlının rahat hareket etmesini sağlıyor, dedim.
Bu sefer, 20'lik dişleri öne sürdü. Onu da cevapladım.
Ama hocam, körelmiş organ, işlevsiz organ demek değil ki, dedi.
Peki, nedir, dedim.
Körelmiş organ, asıl işlevini yapmayan organdır, dedi.
Bu fikri, nereden aldığını söyleyebilirim, deyince, gülümsedi.
Evet, "Evrim Ağacı" adında bir siteden öğrenmiş olduğu, gün gibi ortadaydı.
Peki, dedim apandisitin asıl işlevi nedir?
Bilmiyorum, hocam
Peki, kuyruk sokumunun görevi nedir?
Onu da bilmiyordu. Ama başlarken her şeyi biliyorum, edasıyla başlamış; hatta beni rezil edeceğini düşünmüştü. Şimdi ise, kendisi ne yapacağını bilemez vaziyete düşmüştü. Klasmanlarımız aynı seviyede olmadığı için, daha fazla üzerine gitmek istemedim. Fakat o hâlen sindirebilmiş değildi. Çünkü salon kendisine gülmüş, dalgaya almaya başlamıştı.
Dedi ki "Ama hocam, insanın yaratılışında kusurlar var."
Nedir onlar, dedim.
Mesela, omurgası S şeklinde olduğundan fıtık oluyor, dedi. Bu fikri de Efe Aydal isimli bir ateistten öğrendiği anlaşılıyordu.
Peki, nasıl olsa daha iyi olurdu sence,diye sordum.
Dümdüz olabilirdi, dedi.
Peki, dümdüz olsa, o zaman robot gibi olup esnek hareket imkanı kısıtlanmış olmaz mıydı? Atalarımızın avcı, toplayıcı olduğu dönemde düz bir omurga ile nasıl saklanıp avlanabilirdi ki?
Haklısın hocam, dedi ve konu kapandı.
Bu tartışmadan anladım ki gençlerimiz belirli odaklar tarafından ciddi bir propagandaya maruz kalıyorlar.
Başkaldırı döneminin en heyecanlı ve zevkli olduğu evrelerinde, geleneksel olana başkaldırı, mevcut inancı yetersiz bulma ve sonuna kadar eleştirme hoşlarına gidiyor. Hoş eleştirmesinler de demiyorum. Ben de aynı dönemde aynı hareketi yapmıştım. Ancak hakikati arıyordum, hak neredeyse oraya teslim olacaktım.Fakat inancı eleştirdiği kadar, inançsızlığı da eleştirme davranışını terk etmemeli.Elbette sorgulamadan hiçbir fikre taraftar olunmamalı. Ancak fikri eleştirirken başka bir fikrin gölgesine sığınmamalı. Yani muhalefet olmalı ama muhalif tarafa sığınmak, tarafsızlık gibi görülmemeli.
Ve yine tartışmadan anladım ki evrimci paradigma boşluklar üzerine bina edilmiş. Körelmiş organ diye bir tanım, aslında bir boşluktan doğmuş. Görevi anlaşılmayan dokulara, körelmiş denilmiş. Görevinin var olduğu anlaşılınca, asıl işlevi o değil gibi felsefî bir boşluk oluşturularak batılda olan ısrarlarını devam ettirmişler. İşte, bu sebepler beni bu konuyu detaylı bir şekilde irdelemeye teşvik etti. Gördüm ki en büyük boşluk, bilimin tanımında yatıyor. Yani bilim tanımının bazı kesimlerdeki karşılığı, bilimin ruhuna aykırı olabiliyor.
Mesela bilim eleştiriye tüm yönleriyle açık iken ve eleştirmeyi teşvik ettiği hâlde, bilimin en tartışmalı konusu olan evrimi eleştirdiğiniz anda,bilim dışılıkla itham ediliyorsunuz.YouTube kanalımıza gelen en yaygın yorumlar maalesef şöyle: Evrimi kabul etmeyen bilim adamı mı olurmuş.
Evet dostlar, yazıda yer alan ateist oyuncu Efe Aydal'dan yeni haberimiz olmuş oldu. Arkadaşı biraz inceledim. Cümlelerine baktım, konuşmalarını dinledim. Durum vahim gerçekten. İşimiz zor yani. Kime neyi, nasıl anlatacağımıza şaşırdık. "Allah sonsuz kudretli ise, bazı işlerini gördürmek için melekleri niye yarattı?"diye soran adama ne anlatabiliriz ki? İnsan cehaletinim kurbanı oluyor böylece, ama sormayı da beceremiyor.
Selam ve dua ile.