İhsan Kasım Salihî, Risale-i Nurların aslına nüfuz etmiş ve Nurları Arapçaya çevirmiş edip ve âlim bir nur talebesi. Abimizin sosyal medyadaki bazı konuşmalarını dinliyor ve istifade ediyorduk. İhsan Kasım abinin çeşitli kitapları da çıkmıştı ama okumamıştık şimdiye kadar. Bunların içinde "Risale-i Nur'la Yolculuğum" kitabını merak etmiştim. Son 2025 baskısını temin edip okudum.
336 sayfalık, her bir sayfası ibretli hatıralarla dolu kitabın yine her bir sayfası, bu fakiri hem düşündürdü hem de sevindirdi. Düşündürdü çünkü kitap derin tahlil ve tespitlerle doluydu. Sevindirdi zira, Risale-i Nurların başta Arap âlemi, İslâm dünyasında tanınmasının ve takip edilmesinin hikayesini daha yakından öğrenmiş olduk kitap sayesinde.
Kitapta, Risale-i Nurların "İstanbul İlim ve Kültür Vakfı"nın özellikle de merhum Mehmet Fırıncı ve Faris Kaya abilerin gayretleriyle periyodik olarak yapılan sempozyumlar sayesinde, İslâm âleminde nasıl mâkes bulduğunun serencamını okuduk. Bu hizmetleri hatıralar eşliğinde bazen dinliyorduk ama neredeyse tümüne yeniden şahid olmuş gibi olduk.
Orta Doğu ve bazı Afrika ülkelerine yapılan uzun seyahatler, üniversite çevreleriyle ve bazı bilim adamları ile yapılan istişare ve toplantılar, semeresini vermiş ve verdiğini şimdilerde daha iyi anlıyoruz. Geçen ay Trabzon'a gelen bir kardeş, iki sene kadar kaldığı bir Afrika ülkesindeki hizmetlerin o dönem yapılan sempozyumlar sayesinde başladığını ve şimdiye kadar da devam ettiğini anlatmıştı. Gidilen Orta Doğu ve Afrika ülkelerine bir tohum atılmış, gerekli irtibatlar kurulmuş, adresler alınıp verilmiş; şimdilerde devletler arası irtibatlar gelişince de o tohumlar meyvesini vermeye başlamış. O zaman yapılan çalışmaların değerlerini şimdi daha iyi anlıyoruz.
Kitap boyunca, İhsan Kasım abinin Nurlara olan vukûfiyetinin güzel örnekleri de var. Çeşitli vesilelerle Nurlar ile ilgili sorulan suallere ve Nurlarda geçen bazı cümleleri açıklamadaki derinliğinden biz de istifade ettik. İleride bazı yazılarımızda bunlara yer vereceğiz İnşallah. Bu yazıda, kitapta yer alan ve daha önce Said Özadalı abiden de dinlediğim bir hatırayı anlatacağım. Fakat yurt dışında yapılan bu hizmetler esnasında çekilen sıkıntılara bir örnek olması için, içinde Trabzon ismi de geçen Fırıncı abinin bir esprisinin de olduğu kısma, aynen yer vermek istiyorum.
FİLİPİNLER'DE
"Kur'an hizmeti gayesi ile Filipinler'e seyahatimiz harika geçti. Öyle ki dönüş yolunda Filipinler'de yaşadıklarımız rüya mıydı gerçek miydi, diye konuşuyorduk. Âdetim değildir ama sanırım bu meseleyi daha iyi anlatmak için biraz detay vermem gerekiyor.
Biz dört kişi ben, Mehmet Fırıncı ağabey, eşi Şükran Vahide hanım (Risale-i Nur Külliyatını İngilizce tercüme etti.) ve Prof. Dr Faris Kaya, sabaha kadar yorulup bitkin düşene dek Dubai Havaalanında bekledik ve ardından Malina'ya uçtuk.
Dubai Havaalanındaki uzun bekleyiş sırasında, Faris kardeş Filipinler'de takip edeceğimiz programı bizlere okudu.
Şöyle dedi:
Falanca yere gideceğiz, daha sonra filanca konu hakkında bir konuşma yapacağız; daha sonra uçakla falanca şehre gideceğiz. Bu şekilde programı sonuna kadar okudu.
Mehmet Fırıncı ağabey okunan programı çok dikkatli bir şekilde dinledi. Faris kardeş sözünü bitirince, şu espriyi anlattı:
-Trabzon'a bir deve gelmiş. İnsanlar bu devenin başına üşüşmüşler. Çünkü daha önce hiç deve görmemişler. Demişler ki belki de bu kıyamet alâmetlerinden biridir. Biz bu işin içinden çıkamayacağız, cami imamına gidelim de bize söylesin. İmam gelmiş ve devenin etrafında şöyle bir dönüp demiş ki bu kıyamet alâmetlerinden başka bir şey değildir. İmam deveye binmiş ve sırtında iken deve ayağa kalkmış. İmam, insanlara bakarak demiş ki:
-Bindik bir alâmete gidiyoruz, gidiyoruz kıyamete. Hakkınızı helâl edin. Faris kardeş, senin programın da bu kabilden bir şey. Bir alâmete bindik ve kıyamete doğru gidiyoruz.
Gülüştük ve bir nebze olsun yorgunluğumuz, bıkkınlığımız geçti."
Evet, bu yorgunluklar ve meşakkatler, bıkkınlıklar bir gülüşmeyle geçiyordu. Hizmetin verdiği şevk her şeyin üstesinden geliyordu.
Başlıkta yer verdiğimiz Çad Sempozyumu hatırası da 250. sayfada geçiyor. Aynen yer veriyorum.
ÇAD DEMOKRASİSİ, BARIŞ ve KALKINMA SEMPOZYUMU
2010 yılında Nijerya'da düzenlenen "Çad Demokrasisi, Barış ve Kalkınma" başlıklı uluslararası sempozyuma kardeşim Said Özadalı beni temsilen katıldı. Kendisi ve Abdurrahman Iraz Çad'ın başkenti N'djamena'ya seyahat ederek araştırmamı, sunumda sundular.
Kardeşim Said gördüklerini şu şekilde anlatıyor:
Sempozyum organizatörleri, bu fakir ülkede yüklü miktarda para harcadılar 52 ülkeden 100 akademisyeni davet ettiler ve bir hafta boyunca, oturumlar gerçekleşti. Oturumlar, Dışişleri Bakanlığının konferans salonunda yapıldı. Yerel akademisyenler de katıldı. Mısır'dan gelenler, Mısır- Çad ilişkilerini; Sudan'dan gelenler ise, gümrük sorunlarını ve benzeri konuları ele aldılar. Son gün ise, biz son konuşmacılardan biriydik. Kürsüye çıktığımda, şunları söyledim:
"Arkadaşlar, bir haftadır buradayız; misafirperverliğiniz için teşekkür ederiz. Ancak bu hafta boyunca beni rahatsız eden bir şey var. Çadlıların düşmanı kim? Kimisi, Fransızlar; kimisi, Amerikalılar; kimisi de Ruslar dedi. Siz akademisyenler, Çadlılar, etkili şahsiyetler ve yetkililer hâlâ Çad'ın düşmanının kim olduğuna karar veremediniz. Daha teşhisi bile koymadınız. Ancak ben size şunu söylemek istiyorum. Çağımızın hekimi Bediüzzaman Said Nursi, iyi bir teşhis ve kesin bir tedavi sunmuştur. Düşmanınız, bizim de düşmanımızdır. N'djamena Çad'ın başkentidir ve N'djamena, İstanbul, Riyad, Bağdat, Tahran, Cakarta, Manila hepsinin ortak bir düşmanı var ve emin olun bu düşman tektir. Bu düşman cehalet, yoksulluk ve ayrılıktır, iftiraktır. Hepimiz bu üç düşmana karşı şu silahla savaşmalıyız: Bilim, birlik ve bilgi.
Şimdi size soruyorum. Altmışlı yıllardan beri bağımsızlığınızı kazandınız. Fransızlar ülkenizi terk etti. O zamandan beri, neden hâlâ kabile savaşlarından muzdaripsiniz? Neden birbirinizi öldürüyorsunuz? Ne paylaşamıyorsunuz? Paylaşacak bir şey yok ama kabile savaşları devam ediyor. Bu; cehalet, yoksulluk ve ayrılıktan geliyor. Hadi, bu sorunu doğru şekilde teşhis etmek ve tedaviyi uygulamak için birlikte çalışalım. Bunu yapmakta ne zorluk var?"
Hemen alkışlar koptu ve herkes ayağa kalktı. Daha sonra organizasyon komitesinin genel sekreteri ve üniversitenin rektörü olan Profesör Doktor Muhammed Medeni bana yaklaştı ve sarıldı. "Kardeşim Allah razı olsun. Şükürler olsun ki geldin. Allah aşkına gelmeseydin, bu yoksulluk içinde çektiğimiz bu kadar masraf boşa giderdi. Evet, teşhis bu, tedavi de bu. Allah razı olsun."
Evet dostlar, teşhis de tedavi de üstattan. Onun cümlesi ile tekrar edelim. "Bizim düşmanımız cehalet, zaruret ve ihtilaftır. Bu üç düşmana karşı sanat, marifet ve ittifak silahıyla cihad edeceğiz." Bu gayretler sayesinde bu mananın başta ülkemiz, bütün âlem-i İslam'da yeniden anlaşılacağının emareleri görünmeye başladı inşallah.
Selam ve dua ile.