Biz Ne Duruyoruz?

Habibi Nacar YILMAZ

Liselerde "Farkındalık Sohbetleri" devam ediyor. Bir lisede, sohbete "Hayatınızın makinesinde dercedilen şu nâzik letâif ve mâneviyat, şu hassas âzâ ve âlât, şu muntazam cevarih ve cihazat ne için bizlere verilmiş? Şu pahalı göz, kulak, kalp,dil sır, akıl gibi değerli cihazları nerede ve nasıl kullanacağız?"mealinde bir sualle başlayarak; yaratılış gayemize dikkat çekmeye çalışmıştık.

Bu mealdeki konuşma devam ederken, önde oturan bir öğrencimiz "Ama hocam gözü, kulağı veya aklı olmayan insanlar da var; onları ne yapacağız?" diye sordu.

Aklıma hemen, bazen zehirli oklarla kirlettiğimiz kendi gözlerim geldi. Göz menfezinden giren, ebedî hayatımızın daimi yaraları olacak günahlardan dolayı gözlerimin olmamasını temenni ettiğim günleri hatırladım. Gözüm vardı; onları dünyada, geçici bir hayatta kullanıyordum. Ama bunlarla kazandığım seyyieler, beni kara kara düşündürüyordu.Toplantıda, çok kısa zaman içinde bu düşüncelerle boğuştum. Ama bir cevap da vermemiz gerekiyordu.

Bir çırpıda, bize verilen varlık mertebelerini saydım öğrenci arkadaşlara. Yoktuk, bir zamanlar. Var olmaya değer bir kıymette de değildik. Kimsenin bizden haberi yoktu, bizden bahseden de yoktu. Öyle kalabilirdik ama var edildik. Yani vücut mertebesine getirildik. Ama taş da vücuda getirilmişti, taş olarak da kalabilirdik. Bir de hayatı tattık. Fakat bitkilerin de hayatı vardı. Bir ot yahut dağ başında diken de kalabilirdik. Ruha kavuştuk fakat ruhlu olup yerlerde sürünen bir sürü mevcudat da vardı. Yerde sürünen bir kertenkele mertebesinde de kalabilirdik. Fakat öyle olmadı, insaniyete yükseltildik. Bütün bu muazzam mertebeleri bir çabayla veya kazanarak elde etmedik. Yani bunlar, bir hakkımız olduğu için bize verilmedi. Hiçbirine ter dökerek bir bedel ödeyerek yükseltilmedik. Anladık da gözümüzün, elimizin eksik kalması bir haksızlık veya adaletsiz değil miydi?

Değildi.

Haksızlık, senin bir hakkına olan tecavüz veya bir hakkının noksan bırakılması hâlinde olabilirdi. Sana düşen ve yakışan, hiçten bu mertebeye getirilmene ve sana verilenlere teşekkürdü. Verilmeyen de sana ait olan bir hakkın gaspı değildi. Belki bir takdirdi.

Yani Allah'tan bir göz alacağın vardı da O da vermemiş değildi. Bu hususları anlattım gençlere. Sonra bu dünyada, göz yahut el mahrumiyetin ebedî değil ki. Bunlardan ebedî mahrum değilsin. Belki ebed âleminde bunlardan daha iyisi ve sağlamı sana takdim edilecektir.

Sonra, Mehmet Akif Lisesine geçtik. Gençler, pürdikkat; fakat öğretmen arkadaşlar, öğrencileri acaba susturabilecek miyiz, telaşı içindeydi. Arkadaşlara "Siz öğrencileri bizimle baş başa bırakın, sadece dinleyin." tembihinde bulunduk.

Öğrencilerle olan yüksek iletişim ve diyaloglarımız sayesinde bütün dikkatler konuşmaya yöneldi."Helâl dairesi keyfe kâfidir, harama girmeye hiç gerek yoktur." cümlesi, salonda çınladı. Helâl dairesini örneklerle anlattık. Eğlencenin, yemenin, içmenin meşru yollarını göstermeye çalıştık. İsraf derken yeme ve içme aklımıza geliyor hep. Ama aklımızı, gözümüzü, el ve kulağımızı da israf ediyor olabiliriz. Bunların da israfı olur.Bir türlü peşimizi bırakmayan malayaniyat mevzusuna girdik.

"Erteleyenler helak oldu." hadisini hatırlattık. "Hayatınızı müsvedde yaşamayın, temize çekmeye vaktiniz olmayabilir." dedik. Zaman sermayesinin yarına kalırlığı yoktu. Yani depolanmayan, tasarruf edilmeyen bir sermayeydi.

Zamanlarını nasıl geçirdiklerini sorduk. Kaç saatini dünyaya, kaçını ahirete ayırdıklarını yoklamaya çalıştık. Maalesef geçer not pek yoktu.

Oradan kalbe geçtik. Bütün dünyayı tutsa,tok olmayacak olan kalbin doyması, tok olması; neticede rahat edebilmesi neyi, kimi, kimin adına sevmesi ile mümkündü? Allah'ı sevmemizin gerekçelerini anlatmaya çalıştık. Yani nasıl namaz kılınacağını değil, niçin namaz kılınacağını nazarlara sunmaya; nazarları zamanın kalbi mesabesindeki namaza çevirmeye çalıştık. Zaman bitti, ders bitmiyordu. Öğrenciler hatta öğretmenler bile devam etmemizi istiyorlardı. Bir daha buluşma sözüyle ancak ayrılabildik.

Evet dostlar, 16. yüzyıl şairi Hayalî'nin

"Ol mâhileler ki derya içredir, deryayı bilmezler."beyti sanki bizim için söylenmiş. Her bir cümlesi birer hazine değerindeki Nurları hazmetmek ve aktarmak mecburiyeti üstümüzde bir vecibe olarak duruyor. Biz ne duruyoruz?

Selam ve dua ile.

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.