Bazen biriyle konuşurken insanın yüzü kızarır, deriz ya. Bazı sualler karşısında da insanın yüzü kızarıyor hakikaten. Kendini, soru soranın yerine koyunca bunu daha iyi anlıyorsun.
Böyle sorulardan biri de "Benim kaderimde böyle yazıldığı için, şu anda iman ehli değilim ya da böyleyim." mealindeki sorulardır. Bu tip sorularla aklını küle çevirmiş, sıfır noktada biriyle bir müddet yazışmıştım. Vehamet had safhada! İnsanın, fiillerinin seçiminde 'şahane bir özgürlük' içinde olduğuna, başta kendi vicdanı şahit değil midir? Hangi fiilimizin seçiminde, bir irade gaspına uğruyoruz? Seçtiklerimizden her an vazgeçme ya da devamdan bizi men eden mi var? Veya şöyle diyelim. Bizim kararımız, fiili hemen oldurmuyor ki vazgeçme hakkımız olmasın. Halbuki kararlarımızı, her an iki yol ayrımındaki gibi veriyor; birinden diğerine geçmede de zorluk çekmiyoruz.
Vakıa böyle iken, Kur'an'da namaz yoktur, diyecek kadar âyetlere dar ve cehalet penceresinden bakan bazı mealistler gibi; yazıştığımız arkadaş da bir kısım âyet ve birkaç hadîs-i şerife, dar ve düz mantıkla bakıyor, onları eksik ve yanlış anlıyordu. Sen hangi âyet ve hadîsi anlatırsan anlat, ikna olmuyor bu tipler. Belki de nebatî ve hayvanî kuvvelerinin istilasına uğramıştır da bu yüzden geniş ve muknî izahlara yanaşmıyordur.
"Allah dilediğini saptırır, dilediğine hidayet verir." mealindeki âyetlere takılmış zihinler. Hâlbuki bu mealdeki dalâletle ilgili âyetlerin öncesi veya sonrasında mutlaka "Haddi aşanlar, şüpheciler, büyüklük taslayanlar, kazanmakta oldukları günahlar..." gibi, dalâlete çağıran fiiller zikrediliyor. Yürümek, konuşmak gibi dünyevî küçük bir fiilin sahibi ve yaratıcısı olan Allah, elbette ebedî sonuçları olan hidayet ile dalâlet fiilini de başkasına bırakmamıştır. Herhangi bir fiilimizde nasıl ki sadece yönelme kararı bize bırakmış; fiilin sadece vasfına, nasıl olacağına, sıfatına biz karar veriyoruz; aslını Allah yaratıyor. Hidayet ve dalâlet fiillerinin seçiminde de fiilin sıfatına, hidayet veya dalâlet olacağına karar veren biziz, yaratan Allah'tır. Aksi takdirde, hidayeti kazandığımızda sanki onu yaratan da biz olmuş oluruz gibi, mutezilî savrulmaya düşeriz.
Başta, Risale-i Nurlar ve kelâm kitaplarındaki geniş izahlara bakmayanlar, dar ve anlamsız bir yanlış itikat yumurtası içinde boğulup gidiyorlar. Neticede, bu kadar kolay ve açık mevzuda iki dünyasını yakıp bir de bunu ciddiyetle dinlendirenler, hem ayıp ediyor hem de kaybediyorlar.
Sorarken ve ifade ederken yüz kızartması gereken sorulardan biri de "Cenab-ı Allah'a karşı hak dava etme" meselesi ile ilgili olanlar. Risale-i Nur'da geniş ve muknî şekilde izah edilen mevzu, 24. Mektup'ta "Mevcudatın hiçbir cihetle Vâcib-ül Vücuda karşı hakları yoktur, hak dava edemezler." ana cümlesi ile yerini almış. Bu cümleyi yıllar önce ilk okuduğumda üzerinde çok durduğumu ve biraz da heyecanlandığımı hatırlıyorum. Sonrasında, 24. Mektubu defalarca mütalaa etmiş ve belki burada cevabı verilen onlarca sualle karşılaşmışızdır.
Yakında, Kasas Sûresi'nin 77. Âyetini incelerken, âyetle ilgili denk geldiğim derin bir yorum, yine bu mevzuya girmemize vesile oldu; hatta başlık da o derin yorumdan doğdu diyebilirim. İnsan bazen ayıp eder, ama bunu telafi edip sonuçta da kaybetmeyebilir. Hem ayıp edip hem de kaybedenlerden olmak büyük hüsran.
İnsanlar, sosyal veya iktisadî farklılıklarının arkasındaki kaderî hükümlere bakarken, evvela bu hükümlerdeki kendi iradesinin hissesini görmelidir değil mi? Kaderin bazı hükümlerine doğrudan sebep olduğumuz gibi; ayrıca hikmet ve hakikatini tam bilemediğimiz ama hayrımıza olan hükümlerin de muhatabı olabiliriz. Çok istediğimiz, dua ettiğimiz hâlde bir türlü gerçekleşmeyen bazı dileklerimiz için, sonradan iyi ki kabul olmamış dediklerimiz yok mudur? Kader, her zaman adalet eder ve hükümlerinin hepsinde, binlerce hikmet ve ihsan saklıdır.
İşte, Kasas Suresinin 77. Âyetinde geçen "Allah sana nasıl iyilik ettiyse sen de öyle iyilik et." kısmı, ihsan meselesinde bize farklı ufuklar açıyor. Âyetteki ihsan, iyilik olarak tercüme ediliyor. Ama bu iyilik nedir peki? Ya da şöyle soralım. Bizim yapacağımız yani yapmamız istenen iyilikleri, bize ihsan edilen hangi iyilikler sayesinde yapıyoruz, yani iyiliklerimizin asıl kaynağı nedir? Bunu kavramadıktan sonra, iyilikte çok yaya kalacağımız gibi, yanlış nispetlerimizle de kazanacağımız yolda kaybedebiliriz. Çoğu zaman da öyle oluyor maalesef.
Cenab-ı Allah, bütün iyiliklerin kaynağı olarak, sana nasıl bir ihsan ve iyilikte bulunmuş bakalım mı? Başta, vücut sahasına çıkarılmışsın. Çıkarılmak, bir çıkarana işaret eder. Yoklukta kalabilirdin ama şimdi varsın. Bu da bir var edene işaret eder. Bazen de utanmadan yani ayıp ederek ve de bir zamanlar yok olduğunu da unutarak "Var ederken bana mı sordu?" diyebiliyor insan. İşte, o zaman gerçekten kaybediyorsun.
Peki, taş da kalabilirdin, neticede o da vücuda çıkarılmıştı. Taş, bitki, hayvan olmamak hakkın mı vardı? Onları da aştın ve insan oldun, hayır olduruldun. Hakikat noktasında bunları almaya bir hakkın yoktu. Bir lütuf, ihsan, iyilik sayesinde buralara kadar getirildin. İhsan ve lütûfta haksızlık olmaz. Yani, sen hep yükseltildin, yüksekten aşağıya çekilmedin. Hadi, bitki "Niye hayvan veya insan olmadım?" diyebilsin. Ona da "Taş da kalabilirdin, ya da hiç olamayabilirdin." deriz Yani kader hazinesinden lütuflar, iyilikler, ihsanlar yağmış da yağmış; özür dilerim, yağıyor da yağıyor.
Görmen de bir iyilik, ihsan ama bazı şeyleri görememen de tam bir iyilik. İşitme iyilik ama bazı sesleri işitmemen gerekiyordu. İşitememen de bir iyilik. Dil de burun da öyle. Akıl da öyle. Gündüzün ışığı da gecenin karanlığı da iyilik. İyi ki varlar ve öyle ayarlanmışlar.
Sen birine bir iyilik ettin, diyelim. Mesela, birinin bir yıllık yiyecek ihtiyacını karşıladın. Ama bu iyiliği kimin sana iyilikleri sayesinde yaptın? Göz, kulak, akıl, dil; yeryüzü, gökyüzü sayesinde değil mi? Peki, bu iyiliklerin kaynağı kimdi? Şimdi düşünelim, bakalım. İyiliklerin kaynağı olarak senin elinde ne kaldı? Hiçbir icat kabiliyeti olmayan cüz'i bir iraden kaldı. Böyle bir cüz'i iradeyle de "Bana niye vermedin veya ne verdin ki?" diyorsun. Neticede, ayıp ediyorsun, bu ayıpla da kaybediyorsun.
Evet dostlar, kendimiz kendimizden ne kadar haberdarız? Lehimiz ya da aleyhimize olan binlerce faaliyette hissemiz nedir? Bu meseleyi halletmedikçe hep ayıp edeceğiz, anlaşılan.
Selam ve dua ile.