Başta Risale-i Nurları, elime kalem almadan kitap okuyamam bir türlü. Kalem almadan okuyunca, okuduklarım sanki elimden kaçacak, uçup gidecekler gibi geliyor. Onun için, Nurlarla ilgili onlarca fihristimiz vardır.
Kitaplara da çok işaretler koyarım. Tekrar okuyuşumda, bu işaretler bayağı işimize yarıyor. Bir hazine bulmuş gibi, altı çizili cümlelerin içine girer, mücevherat bulmaya çalışırız.
Notlarım arasında, Yusuf Aleyhisselam ile ilgili yazılan bir kitapta altını çizdiğim "Dünya rüyasına dalmak, seni hem dünyadan eder hem de dünyanın sakladığı ahiretten." cümlesindeki "dünyanın sakladığı ahiret" kısmına takıldım biraz. "Dünyanın sakladığı ahiret", Nurların dünyayı ve mahiyetini anlatan başta 17.Söz ve 32. Söz'ün ilgili kısımlarını hatırlattı bu fakire. Ahiretin dünyada saklı olması; dünyayı öne çıkaran, bir yönüyle maddî ve manevî her şeyin dünyada başlayıp bittiğini resmeden, kısa fakat esaslı bir tespit.
Münazarat eski baskı 30. sayfada geçen "Eskiden İslâmlar zengin, onlar (gayr-i müslimler) fakir idiler. Şimdi kaziyye (hüküm, görünen) bil'akistir, yani tersidir. Hikmeti nedir?" suali var. Geçen asrın başında üstada sorulan bu sualin, aslında bir asırdır ümmetin derdine, eksiğine, aradığına tercüman olan birçok yönü var. Maalesef ki dert devam ediyor, derdin çaresi adına ortaya konan reçetelere de yeteri kadar ilgi yok.
Üstad, suale verdiği cevapta, "bazı adamları ve bir kısım vaizleri" iki şeyi birbirine karıştırmakla, ümmetin bu durumuna sebep olduklarını ifade ediyor. Aynı cevap içinde "Dünya ahiretin tarlasıdır, cihetiyle dünyanın kıymetini takdir etmeyenleri" de bu karıştıranlara dahil ediyor. İşte, "dünyanın sakladığı ahiret" bu fakire, üstadın sorulan suale verdiği Münazarat'taki bu cevabını da hatırlattı.
Özellikle, vaazlarda hocalarımızın dünya ile ilgili ilcaat-ı zamana uymadığı için boşlukta kalan, ispat ve iknadan uzak bazı telkinleri de insana bu manayı hatırlatıyor. "Dünyayı sevmeyin, hırs göstermeyin" diyor, mesela. Arkadaş, dünyayı sevmeden nasıl yaşayacağız ki? Üzerinde her daim yaşadığımız, karşında, yanında, yörende olan insanları, güzel şeyleri, baharı sevmeden yaşanılmaz ki. Hırs ve endişe fıtratına konulmuş. Bunları da işletmen gerekecek. Melek değiliz sonuçta. Zaten bizden melek olmamız da istenmiyor ki. Dünya gömleği giydirilen insanın masum olması da beklenmez. Günaha bulaşacaksın belki, kötülüğe dolaşacaksın; kaçınılmaz bu. Masum kalamayacağız, açık. Bize sorulacak olan, günahından memnun musun yoksa mahcup musun suali olacak. Yusuf Aleyhisselam gibi, günahtan kaçarken mi yakalandın günaha; tam tersi, günaha koşarken mi yakalandın? Dünyayı, dünya için mi sevip dünyanın sesi oldun, yoksa onu, ahiret hesabına mı sevip ahiretine bir basamak yaptın? Bunlar sorulacak bizden.
Evet, dünya geçici, boş, anlamsız gibi duruyor; doğrudur ama ahiret olmazsa, ahireti yok sayarsan bu böyledir. Ahireti yok sayarsan; sadece dünya değil, dünyanın içindeki hiçbir şeyin hayatın, yiyip içtiklerinin, akrabalıkların, iyiliğin, güzelliğin ve bütün nispetlerin bir anlamı kalmaz. Ama dünya var olduğundan, bu gösteriyor ki ahiret de kat'i olarak var. Dünyadaki her şey, başta fanilikler, çok cihetle ahirete bakıyor. Yani ahireti inkâr etmek için, önce dünyayı, vicdanını, elem ve emellerini inkâr etmen gerekiyor. Madem dünya var, o halde ahiret de varsa; o zaman kat'i olarak "ahiret dünyada saklı".
Ama olur mu ebedî bir hayat böyle kısa hayata nasıl sığar? Mahdut, saniyelerle ölçülebilen bir hayat ile sonsuz, zamansız bir hayat nasıl kazanılabilir? Şöyle bakıp geçtiğimiz, âdeta bir nefes alıp verdiğimiz kısalıktaki bir ömür sermayesinin içine, ebedî bir saadet sığar mı? Evet, sığar; kat'i olarak sığar. Burada "Fani, kısa, faidesiz ömrünüzü; bâkî, uzun, faydalı, meyvedâr yapmak ister misiniz?" suali, hayatî derecede önemli. Yapmak isteriz de cevap nedir? "Fani, kısa, faydasız ömrünüzü; Bâkî-i Hakiki'nin yoluna sarf etmek." Cevap da bu.
Eğer ömrünüzü Bâkî-i Hakiki'nin yani fani olmayanın, ebedînin yoluna sarf ederseniz, o geçici ömür de bâkîleşir, elinden çıkmaz, tekrar sana ebedî şekilde iade edilir. Aksi hâlde, faydasız kalır; neticesiz olur. Sadece, dünyada bir görünmüş olursun. Ebedî olarak kaybedersin.
Evet hayatı bir yatay bir de dikey olarak yaşıyorsun. Yatay dediğimiz; gün, ay, yıl olarak saydığımız ömür verilmiş bize. Yaşımızın seneleri, günleri, saatleri diyebiliriz. Bir de yaşadığımız saniyenin içini doldurarak yaşamak var. Her saniyenin içini, dikey olarak açıyoruz; ona ebedîlik kazandırıyoruz. Nasıl olacak bu? Saniyelerimize ebedî, bâkî olanın cilvesini değdirerek. Yani O'nun rızasının değdiği her saniye, artık bir saniye olmaktan çıkmış, ebedîleşmiştir. Nasıl bir yüksek mazhariyet değil mi? Kısa bir hayatta, ebedî hayatı kazanmanın sırrı da biraz acayip ve derin olmalı elbette.
Bu hususu, âcizâne, biraz âmiyâne olacak ama, ahirette enflasyon yok, basit cümlesiyle kendime anlatmaya çalışırım. Yani rıza dairesinde geçen saniyenin karşılığı, hiç eksilmeyecek bir ebediliktir. Zaten ebedîlikte bir eksilme olmaz. Maddenin ezelî olmadığının en büyük delili de bu oluyor. Yani madde ezelî olsaydı, şu hâlimize hiçbir zaman gelemeyecektik. Başı olmayan bir sürecin ortası da yok.
O zaman gayretin ne olmalı? Saniyelerimize ebedîlik değdirmek olmalı. Rıza-yı İlâhinin temas ettiği her an, artık bir an olmaktan çıkmıştır. Asıl "an"larımız da onlardır aslında. Dünyevî veya uhrevî her hareketimiz, rızaya mazhariyetimiz nispetinde ebedîleşiyor. Kaybın da kazancın da ebedî oluyor. Kaybın ebedî oluyor çünkü artık o giden saniyeye dönmek mümkün değil. Saniyeler bir defalığına veriliyor bize. Kazancı da ebedî çünkü artık o saniyeye Rıza-yı İlâhi sürülmüş ve o saniye artık ebedîlik kazanmıştır.
Evet dostlar, başlıkta "Ahiret dünyaya sığar mı?" demiştik. Sığar, evet. Dünya ebedî değil ama ebedîyetin yolu, fâniyâta ebedîlik kazandırmaktan geçtiğinden, gayretimiz saniyelerimizi ebedîleştirme yönünde olmalı.
Selam ve dua ile.