Agnostikmiş Arkadaş!

Habibi Nacar YILMAZ

Küfür, içinde bulunduğu çıkmazı aşmak, bir müddetliğine de olsa, aklı susturabilmek veya biraz daha oyalamak için, yeni yeni isimlerle ortaya çıkıyor; kendini göstermeye çalışıyor.

Deizm, ateizm, nihilizm, rasyonalizm derken, şimdilerde de agnosizm gibi, bu fakire göre en akıl dışı düşünceyi ortaya attılar. Neticede, insanı dinsizliğe çıkaran bu tip yaklaşımlar; akla takla attıran yorumlar, felsefî cambazlıklarla piyasa bile bulabilmiş ki tartışmalarda konu edildiğini görüyoruz.

Birine, bir sanat eserini-mesela fakültelerde sanat estetiği derslerinde konu edilen bir muhteşem heykeli (Musa heykeli olabilir) gösterip- bu heykelin heykeltıraşı var mı, diye sorsanız; bunu bilemeyiz, bunun heykeltıraşı olabilir de, olmayabilir de, bir fikir üretemeyiz, dese, bu cevaba ne dersiniz? Böyle birine hiç denk geldiniz mi? İşte bu agnostiklerin fikirleri bu cinsten bir şey. Ama bu kadar da olur mu, demeyiniz
lütfen. Aynen öyle maalesef.

Gerekçeleri nedir peki? Güya, soyut konularda somuttan soyuta gidemezmişiz. Yani heykelin sanatkârı mutlaka vardır, çünkü onu icabında görebilirmişiz. Ama insanın sanatkârı var mıdır, yok mudur onu gözlerimizle görmediğimiz için de soyut konulara girermiş; onun için de o konuda bir şey diyemezmişiz. Bunları dinleyip ya da okuyunca, içimden "İyi ki Kur'an'ın bu asra bakan tefsiri Risale-i Nur'u tanımışız da bu sayede, bu ve benzeri fikirler semtimize yaklaşamıyor." düşüncesi geçiyor.

Bazen de empati yapmaya, bu arkadaşları iyi niyetle dinlemeye, anlamaya çalışırım. Sonunda böyle düşünmek normal bir insana yakışmayacağına karar veririm çoğu zaman. Bu arkadaşların mutlaka uzun, derin ve nitelikli bir terapiden geçmelerini; biraz da empati yaparak da içine düştükleri fikrî çukurun ebatlarını görmelerini isterim âcizâne.

Bunları dinlendirirken, bir yandan da Nurları zihnimde canlandırıyorum. Aslında başta Kur'an'ın her bir âyeti, kâinattaki mevcudat, hatta zerrat adedince kevnî âyetler, bu misal anlayışlara en güzel cevap niteliğinde.

19.Söz'ün başında geçen "Rabbimizi bize tarif eden üç büyük küllî muarrif var." cümlesi de tam buraya bakıyor. Ortada, inkârı mümkün olmayan mevcudat ve sanatlı eser var. Gelen var, giden var; gittikten sonra da dönmek yok. Bu acip sanatlar; gelmeler, gitmeler; bitmeyen kervanlar ve kısa süreli yolculuklar, bir şeye işaret etmez mi? Daha garibi de var. Bir milyonu aşkın canlı türü var. Ama akıl bunlardan sadece insanda bulunuyor. Bu, neyi gösterir? Daha doğrusu, akıl neye yarar? Bu akıl, yukarıdaki soruları düşünmeyecek, varlık sırlarını çözmeyecek; somuttan soyuta gitmeyecek de neye yarayacak arkadaş?

Elbette ki akıl sanattan sanatkârını soracak, sanatkârı bulmaya çalışacak. Onu merak edecek. Bazen somuttan somuta; bazen de somuttan soyuta uzanacak. Buna da akıl literatüründe basiret diyoruz. Zaten basiretsiz akla da akıl demiyoruz. Cenab-ı Allah da akıl, bu yeryüzünde bu araştırmaları yaparken zorlanmasın, şaşırmasın, doğru ölçülerle yapabilsin diye işi, sadece sanata bırakmamış; peygamberler, kitaplar da göndermiş. Biz sanattan sanatkâra giderken, bunun metodunu, tarzını Kur'an'dan, canlı olarak da peygamberlerden öğreniyoruz. Başta Peygamberimiz (ASM) ve diğer peygamberler bize bunun en güzel örneklerini yaşayarak vermişler.

Biz, bu güzel masnuâta bakıp acaba bunlar hangi güzele işaret ediyor, diye düşünürken; Kur'an da âyetleriyle bu güzellerin, bin bir ismiyle kendini tanıtmak isteyen Cenab-ı Allah'a işaret ettiğini bize ders veriyor. Yoksa, Allah'ı tanımamız eksik kalırdı. Belki de agnos gibi düşünürdük. Onların yanlışlarının altında da aslında "üç muarrife" birden bakamama yatıyor.

Demek, sadece sanata bakarak Rabbimizi tanıyor değiliz. Zaten bu tanıma kemâliyle olmaz. Evet, sanat sanatkârı gösterir, onun isim ve sıfatlarını bize bildirir. "Bu güzel masnuât ile kendini zişuura tanıttıran ve kıymetli nimetleriyle kendi sevdiren" bir Zât olduğunu anlarız, biliriz ama kendini sanat ve nimetleriyle tanıtan Zât'ın kelâmıyla da kendini tanıtmasını, bizden marziyâtının ne olduğunu bildirmesini isteriz. Zira biz ve diğer mahlûkat ancak bu sayede anlam kazanır. İşte, burada da Kur'an ve Hz. Peygamber'e de kulak veririz. Cenab-ı Allah'ı bu üç muarriften ders alırız, almaya çalışırız.

Agnosları yanıltan önemli bir husus da O'nu kâinat, Kur'an ve Hz. Peygamberin (ASM) tanıttığı gibi; isim ve sıfatları ile değil de Zâtı ile tanımaya kalkmaları oluyor. Hâlbuki Cenab-ı Allah'ı zikir ve tanımanın en muteber, geniş ve geçerli yolu, üç muarrifin yaptığı gibi, yine O'nu sıfatları ve isimleri ile tanımak ve tefekkür etmektir. Allah zâtıyla zaten bilinmez. Çünkü O'nun zâtı bizim için "malûm ve maruf" olamaz. Yani O'nu zâtı ile bilemeyiz. Neden bilemeyiz? Çünkü "Hakikat-i mutlaka, mukayyet enzarla ihata edilmez" de ondan. Biz mahlûk olduğumuz gibi; anlama aletimiz olan akıl, aklın cebi hükmündeki hafızamız, hakeza aklın eli hükmündeki hayallerimiz de mahlûk. Bu kadar mahlûk, bir araya gelip mahlûk cinsinden olmayan bir "Var"ı kavrayıp anlayamaz. Anladım dedikçe de O, meçhul ve menkûr olur. Onun için de "Anladım" dediğin ya da sandığın şey "O" olmaz.

Biz bir şeyi kıyasla anlarız. Bu mevcut güzelse, bunu yapan da güzeldir, deriz. Biz görüyoruz, işitiyoruz, o zaman bizi yapan da görüyor ve işitiyor, deriz. Bilmeyen yapabilir mi? Görmeyen, göz verebilir mi? O zaman bunları bize verenin ilmi, kudreti, iradesi var, deriz. Sonsuz ilmi ve kudreti olmayan da bunları yapamaz. Çünkü en küçük, en büyüğünün misali şeklinde tanzim edilmiş. Kâinatta en küçük bir çatlak, fesat olmadığına göre, bir sonsuz Kudret idare ediyor, deriz. Akıl bunun için var.

Ama akıl haddini aşıp da Allah'ın zâtı hakkında hükümde bulunamaz. Çünkü insan bir şeyi çoğu zaman kıyas yoluyla anlar. Âlemde O'nun zâtını kıyas edeceğimiz bir varlık yok. Arnavut ırkından olan, bu düşüncedeki güya meşhur bir agnostik arkadaş, "var"ı sadece bildiğimiz mümkinât olarak tanımladığından ya da öyle bildiğinden, yani eksik bilgisi ile, Vâcib-ül Vücud olan ezelî "Var"ı -neticede o da var olduğu için-kıyasla anlamamız lazım, diyor. Bu da mümkün olmadığı için, O'nun varlığı hakkında bir şey diyemeyizi de ekliyor. Hâlbuki "var" sadece mümkinatla sınırlı değil ki. Yani "her var", var edilmeye muhtaç cinsinden değil. Ezelî olan bir "Var" da var ki o da Cenab-ı Allah'tır. Zaten ya Allah ezelidir ya da diğer var olanlar ezelidir. Var olanlar ezelî olmadığına göre, elbette ki Allah ezelî ve vacib-ül vücuttur. Varlığı kendindendir. Var edilenler, adı üzerinde var edilmiş zaten. Ezelî olamazlar.

Evet dostlar, Cenab-ı Allah'ın zâtına "mevcud-u meçhul unvanı ile bakarsan" ancak bir derece anlayabilirsin. Görmediği bir güneşin ışığına bakarak güneşin zâtını anlamaktan âciz, kendi ruhunun mahiyetini bilmekten eli kısa olan insanın, zaman ve mekândan münezzeh, umum âlemlerin Halık-ı Zülcelâlini ve Mâlik-i Zülkemâlini (Haşa) zâtı ile anlamaya çalışması ne derece büyük bir dalâlet divaneleğidir. Bunlar kendi düşüncelerinin iç yüzüne bakabilseler, belki bu maskara fikirlerinin iç yüzünü anlayacaklar ama biraz zor görünüyor.

Selam ve dua ile.

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.