Sait Tapan
Türkçe öğretmeni
Bir zamanlar Amerika Birleşik Devletleri’nde oldukça yaygın olan ve Tv haberlerinden hayretle takip ettiğimiz silahlı, kanlı okul basmaları çok üzgünüm ki güzide ülkemizin okullarına da sıçradı.
Batı’da ortaya çıkan çoğunlukla olumsuz değişimleri yıllar sonra, peyderpey buralarda da görmeye şahit oluyoruz değil mi?
Şanlıurfa’nın Siverek ve Kahramanmaraş'ın Onikişubat ilçesindeki olaylar eğitim camiasında büyük bir üzüntü ve endişeye yol açtı. Korku bir salgın gibi yayıldı ve sendikalarca grev hakkı kullanıldı. Gerek öğrenciler gerekirse velilerce güvenle eşleşen okullarda ise ciddi bir korku iklimi hâkim.
Ülkemiz bu iki menfur saldırıyla çalkalanırken olayın detaylı bir çözümlemesi ve tahlili üzerinde durmakta fayda görüyorum. Naçizane şu on gözlemimi sizlerle paylaşmak istiyorum:
1.Ahlaki yozlaşma
Özellikle son yıllarda sıklıkla duyduğumuz toplumsal ahlaki yozlaşma, sosyal çürüme ve benzeri ifadeler. Bu ifadeler genellikle kökünden kopan, özünden uzak düşen durumlar için geçerlidir. Elbette yeni neslin ve yeni yaşam biçiminin eskiyi büyük bir kibirle yıktığını, reddettiğini yadsıyamayız. Peki yerine koyduğumuz ne var, yeni yaşam biçimi nasıl sonuçlar doğuruyor? Batı karşısındaki sorunlu kimliğimizle her seferinde saldırıp kavga ettiğimiz kadim gelenek, örf ve adetlerimizin duvarları delik deşik. Kendi ellerimizle yıktığımız bu değerler enkazının altında kalkamıyoruz.
2.İyi bir insan mı yetiştirelim, üstün başarıyı mı hedefleyelim?
Merkeze sadece akademik başarının konulmasını ilk başta masum görüyoruz. Eğitim kurumlarında ve ailede her şeyden evvel akademik başarının mutlak öncelik olduğunu kimse inkâr edemez. Oysaki son iki yıldır Millî Eğitim Bakanlığının Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli merkeze “Erdemli Birey”i koyarak büyük bir ses getirdi. Maarif Model, genelde köklerimiz ve değerler üzerine inşa edilmiş. Fakat bu değerli kavramların içini doldurabilmek ve uygulayabilmek işin en önemli kısmı. Uzun yıllardır insana yaklaşımı bedensel ve ruhsal bir bütünlük ile bakan bu eğitim modeli beklenendi. Elbette meyvelerini görmek zaman isteyecek. Aynı zamanda Milli Eğitim’in en üst mercilerinde dahi eskiden kalma bazı alışkanlıklar devan ediliyor: Okullardaki akademik başarının yegâne amaç görülmesi. Okul ziyaretleri ve denetimlerde tüzüklere uygun pek düzenli dosyalara bakmaktan insan kalitesine sıra gelmiyor. Tabii bu durumu öğrencilerin aileleri körüklüyor. Veliler çocuklarının kaçıncı sırada olduğunu kovalarken okul yönetimleri ise üst dereceleri kapma peşinde. Okullara gelen yetkili birimler ve amirler okulun iyi ve faydalı insan yetiştirmesiyle ilgilenmeyip okul idaresini ve öğretmenleri “kaç net yapıldığı” ile sigaya çekmektedir. Kısacası pek de kimsenin “ahlaklı, erdemli, özverili birey” ile hakkıyla ilgilendiği yok! Ancak kötü olaylarda hatırlar olduk iyi insanı.
3.Teknolojiyi nasıl kullanıyoruz?
Teknoloji hayatımızım dört bir tarafını kuşatmış. Günün büyük kısmında zamanımızı telefon, tablet ve bilgisayarlarda geçiriyoruz. Özellikle pandemi sonrasında eve hapsolmanın etkisiyle yoğun bir yalnızlık duygusuna büründük. Bu boşluğu, sosyal medya ve oyunlara doldurmaya çalıştık. Bu platformları incelediğimizde özellikle çevrimiçi oyunlarda ciddi bir şiddet sarmalı söz konusu. Çocukların ve gençlerin ciddi bir kısmı kontrolsüz ve denetimsiz bir şekilde sanal oyunlar oynuyor. Bu durum kullanıcıları gerçek hayattan koparıyor. Aynı zamanda uyku ve beslenme bozukluğuna sebep oluyor. Bazı kullanıcılar; son derece uç, aykırı düşüncelere sahip gruplara katılabilmektedir.
4.Zorunlu eğitimin dezavantajları
Zorunlu eğitim oldukça uzun yılları kapsıyor. Şimdi 12 yıl zorunlu eğitim mevcut. Okumak isteyen de istemeyen de; 18 yaşına kadar bir şekilde okul yollarında yıllarını harcıyor. Belki de bazı öğrenciler istemedikleri halde okula gelmeye mecbur bırakılıyor. Zorla sınıfta idare etmek ise doğrusu pek mümkün değil. Medyada öğrencilerin öğretmenlerine saygısızlık yapan görüntüleri bizleri çok rahatsız ediyor değil mi? Bu tür saygısızlıkları yapanalr muhtemelen okula zorunlu gelen, amacı olmayan ve yaptırım olmadığı için de her türlü aşırılığı yapan bir öğrencilerdir.
Bütün bir neslin beyaz yakalı olmaya özendirilmesine şahit olduk yıllarca. Uzun yıllar süren eğitim macerası sonucunda pek çok işsiz liseli veya üniversiteli mezun her yerde karşımıza çıkıyor. Oysaki ciddi bir nitelikli elemana ihtiyaç var. Üretimin bel kemiği olan genç nüfus, çıraklık yapabilecek yaşları geçince yeni bir mesleğin ayrıntılarını öğrenmekte oldukça zorlanıyor. Bu ciddi meseleyi herhangi bir esnafla konuşarak öğrenebilirsiniz. Millî Eğitim Bakanlığının son yıllarda geliştirdiği çıraklı meslek edindirme çözümü oldukça olumlu bir adım. Umarım yukarıda bahsettiğimiz sorunlar için yerinde bir çözüm olur.
5.Mutlak cezasızlık / Kötülüğün yanına kâr kalması
Eğitim kurumlarında, okullarda öğrenciler her ne yaparlarsa yapsın -aklınıza ne gelirse- hiçbir şekilde disiplin cezası almıyor ya da caydırıcı herhangi bir cezaya çarptırılmıyor. Belli bir süre sonra öğrenciler bunun farkına varıyor. Davranış problemi olan birini herhangi bir yaptırım olmadan okulda nasıl tutabilirsiniz? Ya da sınıfındaki öğrencilere ve dersine giren öğretmenlere verdiği zararı nasıl telafi edebilirsiniz? Zaten uzun zamandır öğrencilerin sınıf tekrarı yapması gündemde yoktu. Birkaç senedir sınıf tekrarı mümkün olsa da çoğunlukla belli başlı sebeplerden dolayı karar uygulanmıyor. Ya da çoğunlukla “ŞÖK (Şube Öğretmenler Kurulu)” ile bir üst sınıfa geçiliyor. Hatta bu rahatlık zamanla daha çok gevşemeye, “nasıl olsa dersimi de sınıfı da geçerim” rahatlığına dönüyor. Elbette “eğitim ve ceza” kelimeleri yan yana pek yakışık durmuyor; ama takdir edersiniz ki bütün davranış kalıpları da yaptırımdan yoksun okul ve öğretmen ile rehabilite edilmesi mümkün değil. Zira sihirli bir değnekten bahsetmiyoruz. Şayet böyle olsaydı hiçbir okulda en ufak bir şikâyet duymayacaktınız!
6.Katıksız ego dopingi
Özellikle Z kuşağı dediğimiz bu nesil anne-babaların özgüven adı altında kural, saygı, edep ve empatiden yoksun bencil ve haz odaklı olarak yetiştirildi. Her ne olursa olsun bir şekilde haklı olduğuna inandırılmış bir insan ile yol yürümek, iletişim kurmak, hatta ona bir şeyler katabilmek ne kadar mümkün? Bahsettiğimiz sorunları sanmayın ki sadece okulda yaşayacağız! Trafikte, çarşıda, pazarda gördüğümüz o tüm istenmeyen görüntülerin belki de en büyük sebebini oluşturuyor.
7.İtibarsızlaştırılan öğretmen figürü
Ne yazık ki 2002’den bu yana tam 9 tane Milli Eğitim Bakanı değişmekle beraber 4 defa müfredat değişti. Bu süreçte öğretmen şikâyet hattı ve CİMER şikayetleri öğretmenlerin toplumsal imajını çok ciddi anlamda sarstı. İşin hakikati bilinmeden açılan her bir soruşturma öğretmenleri savunmasız hissettirebilmekte, mesleğinden soğutabilmektedir. İmajı sarsılan öğretmenlik mesleğinin veli ve öğrenci cenahında da hürmet anlamında erozyona uğradığını söyleyebiliriz. Her ilimize bir üniversite politikası beraberinde pek çok sonucu doğurdu. Mecburi açılan eğitim fakülteleri yıldan yıla her yerde görünür oldu. Bu bölümler, yetkin öğrenciyi bulmaktan öte pek çok bölümün kontenjanı dolmadı bile. Kısacası devleti, milleti ve ülkeyi şekillendiren öğretmenlik mesleği yetkin olmaktan çok uzakta, bir deneme tahtasına dönüştürüldü. Şayet doğru ve yerinde stratejik politikalar yürütülseydi belki de öğretmen atamalarını ve eğitimde şiddeti konuşmayacaktık. Geleceğe ve gelecek nesle önem veren bir toplumun en yüksek puanlı fakültesi eğitim fakültesi ve öğretmenlik olmalıydı. Oysa şimdi içler acısı tabloyu görmek için şu soruyu ortaokulda veya lisede öğrencilere sorabilirsiniz: “Öğretmen olmak istiyor musunuz?” Peki bu durumda idol, rehber olmaktan uzak olan öğretmen, öğrencinin gözündeki konumunu nasıl tarif edebiliriz?
8.Aylaklık, avarelik, amaçsızlık
Yeni nesilde en sık görülen durumlardan bir tanesi de amaçsız bir yaşam. Gençliğin neyi, niçin yaptığını; nerede olmak istediğine dair herhangi bir fikri yok maalesef. Amaçsız olan birine; kim, nasıl yardım edebilir? Oysa insanı bu hayata bağlayan en önemli faktörler hedef ve umuttur. Elbette bu düşünce ve yaşam biçimi olumsuz davranışlarla dışa vuruyor. Kişi kendini herhangi bir yerde değerli ve işe yarar bulamayınca da dikkat çekmek ve fark edilmek için istenmeyen pek çok durum yaşanabiliyor. Bütün bu yaklaşımları destekleyen önemli bir faktör de toplumumuzla uzaktan yakından ahlaki bir bağı bulunmayan şiddet içerikli diziler elbette. Bu türden mafya dizileri, çok kötü örnek teşkil ediyor. Gençlerden bazıları bu heveslerle kestirme yoldan zenginlik peşinde. Sonuçları kendileri ve bazen de bizim için ağır oluyor.
9.Evlatlarımızla yeterli vakit geçirememek
Ailelerin beraber vakit ayırması bağları güçlendirir. Haz ve hız çağının yaşamında, bitmeyen koşturmacasında en çok ihmal edilen nokta tam da budur. Bu ihmalin pek çok sebebi vardır: anne-babanın geçim derdi ile uzun saatler çalışması ve eve yorgun gelmesi, aile içinde sağlıklı bir ilişki için sağlıklı iletişim farkındalığın olmaması, herkesin aynı ortamda fakat telefona gömülü bir şekilde apayrı dünyalarda yaşaması… Bütün bunlar veya daha fazlası bir aileyi huzurun, güvenin ve anlaşılmanın merkezi olmaktan çok öteye taşıyor. Sevinçlerimizi, acılarımızı, hayal kırıklıklarımızı ya da heyecanlarımızı anlatamadığımız, bunları birlikte yaşayamadıklarımızla ne kadar güçlü bağlar kurabiliriz? Bahsettiğimiz anılar bellekte azalınca evin sıcak ve güven dolu manası kaybediliyor. Ev artık yuva değil, bir anlamda barınağa ya da otele dönüşmekte.
10.İman, inanç ve ahlaki eğitimden kaçış/ seküler bireyin inşasının sancıları
Kişiliğin ve karakterin temelinin atıldığı çocukluk yılları, her anlamda insan hayatının en belirleyici dönemidir diyebiliriz. Pozitivizmle beraber dünyayı kuşatan maddecilik, insanı ruhtan azade pragmatist bir canlı olarak gördü. Fakat insan fıtratını bedenle sınırlı görmenin bazı ağır bedelleri var: Unutulan ya da unutturulmak istenen ruhun bunalımları... Psikiyatrinin reçetelerindeki ilaçlar, bastırılan onca duygu ve düşünceler, belki de ademoğlunun özünden çok öteye savrulmasının yansımalarıdır.
İnsanı ruh ve beden terbiyesiyle bir bütün olarak görmek önemlidir. Terbiyenin en etkilisi ise önce ailede, özellikle anne ile başlar. Bu terbiye süreci okulla devam eder ve karakter şekillenmeye başlar. Bu yüzden ilk birkaç yaş ve eğitimdeki ilk zamanlar kritik öneme sahiptir. Maddeten desteklenen yavrularımızın manevi eğitimle tamamlanması gerekmektedir. Küçük kalplerin Allah’a iman, merhamet, adalet ve vicdan ile beslenmesi, gerek fert gerekse cemiyet için hayırlı olandır.
Seküler dünyanın "tanrı" yerine koyduğu yasa/kanun pek çok zaman olaylara ancak sonradan katılır; dolayısıyla geç kalır. Silah patlar, kan akar, cinayet olur; ateşler yakılır, yangın büyür, mülk harap olur. Sonradan bir şeyleri düzeltmeye çalışmak çok külfetlidir ve küle dönüşmüş cisim aslına varamaz; hiçbir hâkim yanmış bir yüreğe ferahlık verecek bir ferman yazamaz. Mühim olan bir suçun işlenme noktasına gelmemesidir. Zira en adil süreçler bile kayıpları telafi edemez.
O hâlde "önleyicilik" dediğimiz kavrama odaklanmalı. Her şahsa bir polis düşemez ve her an yanında olamaz ama Allah’tan korkan her kalp, vicdanını daima yanında taşıyabilir. Hesaptan, azaptan korkan; merhameti ve şefkati yüreğine, eylemlerine nakşeden kişi, incitmeden evvel kırk kere düşünür. Çünkü gayet iyi biliyoruz ki "İman insanı insan eder.”
Önemli olan yüksek dereceli diplomalar veya statüsü yüksek meslekler değildir. Kötülüğün kol gezdiği şu asırda iyi ve faydalı insan olmaya her zamankinden çok ihtiyaç var. Statüsü yüksek bir meslek olarak görülen doktorluk, para hırsıyla canavarlığa dönüşebilir mi? Hem de nasıl! "Yenidoğan Çetesi"nin körpe bebelere yaptığı korkunç muamelelere tıp fakültesinin yüksek notları engel olamamış demek ki! Yüksek notlar almak, havalı üniversite diplomalarını duvarda gururla sergilemek; iyi insan olmak demek değilmiş.
Sözü Bediüzzaman Said Nursî’nin küçük yaşlardaki imanî eğitimin önemi belirten muazzam tespiti ile tamamlamak istiyorum: “... bir çocuk, küçüklüğünde kuvvetli bir ders-i imanî alamazsa, sonra pek zor ve müşkül bir tarzda Islâmiyet ve imanın erkânlarını ruhuna alabilir. Âdetâ gayr-ı müslim birisinin Islâmiyeti kabul etmek derecesinde zor oluyor, yabani düşer. Bilhassa, peder ve validesini dindar görmezse ve yalnız dünyevî fenlerle zihni terbiye olsa, daha ziyade yabanilik verir. O halde o çocuk, dünyada peder ve validesine hürmet yerinde istiskal edip çabuk ölmelerini arzu ile onlara bir nevi belâ olur. Âhirette de onlara șefaatçi değil, belki dâvâcı olur: 'Neden imanımı terbiye-i islâmiye ile kurtarmadınız?.." (Emirdağ Lahikası, 20. Mektup)