“Gönül gözü görmeyince can gözü neylesin?”

Selim GÜNDÜZALP 111

(Konuşmalar)
Bunca sayısız nimet içinde yüzmemize rağmen, gözümüz hep başkasında, hep elimizde olmayanda...
Neye sahip olursak olalım, nefsimiz ‘yetmez’ diyor.
İhtiras kamçısıyla bizi dürtüyor.
‘Daha! Daha!’ diyor.
Halbuki  ‘Daha’nın sonu yok...
İnsan duracağı yeri bilmeli. Açgözlülüğe, hırsa fren yapmalı, hız kesmeli. Şöyle bir geriye doğru hayatına dönüp bakmalı. Bu, bir evin odasında da olur, bir ağacın altında da. Sahip olduğu nimetleri tek tek kaydeden o ihtiyarın yaptığı gibi de olabilir. Günle, güneşle, havayla, toprakla, suyla, hâsılı her bir şeyle hesaplaşmalı, helâlleşmeli insan.
Mübarek bir ihtiyar sayıyordu: El, parmak, ayak, kol, bacak, göz, kulak, kaş, kirpik, bel, boyun, baş, omuz, diz, beyin, saç, sakal, tırnak, burun...
Listeye eklediklerini sayıyor, okuyordu. Tahsilli adam, güngörmüş adam neye sahip olduğunu bilmez mi?
Ama onunki bir başka.
“Bende olmayan, benim menfaatimedir. Rabbim beni benden daha iyi bilir. Benim görevim, bende olan nimetlerin sayımını dökümünü yapmak. Her biri için bir şükür destesi yapıp bir gül demeti gibi Rabbime takdim etmeliyim...”
Öyle düşünüyordu ihtiyar. O mis kokulu ihtiyar. Yüzü yüzlerden biri yüz değil, cenneti hatırlatan bir yüz. Her Pazartesi ve Perşembe günü parktaki bu ağacın altındaki banka gelir, oturur, cebinden çıkardığı bir kâğıttaki isimleri okurdu. Bu onun bir duâsıydı sanki. Hayatının ayrılmaz parçasıydı. Her biri dünyalar değerinde nimetlerdi. Hiçbir tezgâhtan satın almamıştı onları. Gözlükçüye para vermişti, ama göze vermemişti. Ayakkabıcıya para vermişti, ama ayakları için bir şey ödememişti. Şükran dolu gözlerle ufka dalar, Rabbini düşünürdü.
O gün yanına bir genç geldi. Selâm verip banktaki boş yere oturdu. İhtiyarın sakin hâli genci de etkilemiş olacak, dayanmayıp sordu:
“Amcacığım, merak ettim. Nedir o elinizdeki kâğıt? Bir mektup mu?”
“Bir liste evlâdım.”
“Ne listesi?”
“Şükür listesi.”
“...?!”
“Şükür listesi. Uzayıp giden bir liste.”
Belli ki ihtiyar, gencin konuya girmesi için bir yer açıyordu. Genç açılan kapıdan girmekte gecikmedi:
“Merak ettim, bakmamda bir mahsur var mı?”
“Yok evlâdım, buyur.”
Genç, listeyi okumaya başladı. Listedeki daha ilk cümle dikkatini çekti:
“Cenâb-ı Hak seni ademden vücuda ve vücudun pek çok eşkal ve vaziyetlerinden en yükseği Müslim sıfatıyla insan suretine getirmiştir. Mebde-i hareketinle son aldığın suret arasında müteaddit vaziyetlerin, menzillerin ve etvar ve ahvâlin herbirisi sana âit nimetler defterine kaydedilmiştir. Bu itibarla, senin geçirmiş olduğun zaman şeridine elmas gibi nimetler dizilmiş, tam bir gerdanlık veya nimetlerin envâına bir fihriste şeklini veriyor. Binaenaleyh, geçirmiş olduğun vücudun her menzilinde ve vaziyetinde, etvarında, ahvâlinde, “Nasıl bu nimete vâsıl oldun? Neyle müstahak oldun? Ve şükründe bulundun mu?” diye suale çekileceksin.” (Mesnevî-i Nuriye, 116)
Bu güzel sözün hemen altında organların ve nimetlerin uzayıp giden bir listesi vardı. İhtiyara bir şeyler sorma ihtiyacı duydu:
“Amcacığım, bu listeye bakıp ne yapıyorsun burada?
“Rabbime duâ ediyorum, şükrediyorum. “
“Çok uzun bir şükür olmuyor mu bu? “
“Bence bu bile kısa.”
“Neden?”
“Sahip olduğumuz nimetlerin farkında değiliz de ondan."
“Ama bunlardan hepimizde, herkeste var?”
“Herkeste olması bizim o nimetlere olan ihtiyacımızı azaltmıyor ki... Meselâ benim arabam yok, ama komşumun var. Olmasa da olur birileri için. Ama bu listedeki nimetler için aynı şey söz konusu değil. Benim gözüm, ayağım varken, sende o nimet olmasa, hem senin için, hem de benim için bir üzüntü sebebi olabilirdi.”
“Nasıl yani?”
“Meselâ acı acı miyavlayan bir kedinin sesini duysak yardımına koşmaz mıyız hemen?”
“Hem de nasıl?”
“Ha, bak işte, bir kedinin miyavlama sesi bile bizdeki şefkat duygusunu hemen  harekete geçiriyor, öyle değil mi?”
“Bilmem, pek düşünmedim. Ama her halde öyle oluyordur.”
“Düşünsen hak vereceksin. Bu maddeci çağ, insanlardaki ince düşünceyi susturdu. Düşünce can çekişiyor evlâdım, can... Duygulu yanlarımız tek tek kopuyor gidiyor bizden. Düşüncelerimiz, dünyadaki ihtiyaçlarımızın ötesine geçemez oldu.”
İhtiyar bu minval üzere bir hayli konuştu da konuştu. Gencin istekli dinleyişi onu da coşturdu. Genç: “Ben bu listeye takıldım. Gerçekten ne yapıyorsun onunla?”
“Şükür ediyorum evlâdım.”
“Onu demiştin az önce.”
“Doğru... Bir daha söyleyeyim, bir daha şükredeyim. Doğrusunu istersen, ben de senin gibi bunu pek önemsemiyordum, ama birkaç gün hastanede kalınca, düşündüm ve anladım ki her bir organım için Rabbime şükretmeliyim... Çünkü bende olan bu nimetlere sahip olmayan nice hastalar gördüm. Onların neler çektiklerini de tabi. Rabbime neler borçlu olduğumu tek tek düşündüm. İş yerlerinde yıl sonu envanteri çıkarılır. Bilirsin her halde.”
“Bilirim. Babam esnaftır, manifaturacı. Hem de iyi bilirim yıl sonu sayım işlerini. Pestilimiz çıkar...”
“Eh, işte ben de bunca ömrün bir envanterini çıkarayım dedim o gün. İşte bu liste çıktı karşıma. Daha listeye girmeyenler de var. Aklıma geldikçe bir bir ekliyorum.”
“Hayat zor be amca…”
“Hayat zor, ama şükür kolay evlâdım.”
“Kafam karışık.” dedi genç.
“İnsanların kafası çok karışık. Hepimizin öyle... Kimin değil ki? Ama bir yerden düzelmeye ve düzeltmeye başlamalıyız hayatı. Envanter yaparken sorumlu olduğumuz bir kurum var. Bir gün ‘Getir bakalım defteri’ dendiğinde, hesaba çekilip ceza almamak için bin bir gayret gösteriyor insan. Oysa ömür de bizim değil, hayat da, şu listedeki organlarımızın her biri de. Veren, bir gün verdiğini geri alacak. Hayatla bu nimetleri veren, ölümle de bir gün geri alacak verdiği emanetleri. Alırken de her birinin hesabını tek tek soracak elbet ‘Bunları nerede, nasıl kullandın?’ diye.”
Genç dalgın ve safiyane bir hâlde dedi:
“Soracak, değil mi amca? “
“Sormaz mı be evlâdım…”
“Benim bu güne kadar bunları düşünecek vaktim hiç olmadı... Oysa söylediklerin ne kadar doğru be amca...”
“El benim mi? Göz benim mi? Değil. Sormalıyız evlâdım. Bizim olsaydı, ölürken yanımızda götürürdük. Demek ki değil. Geçici olarak veriliyor bize. ‘Al da kullan’ diye. Heptencik değil, geçici olarak...”
“Şimdi daha iyi anladım.”
“Evlâdım, bakmaktan bakmaya fark var. Yaşamaktan yaşamaya da fark var. Gözlüğün camı yoksa ne göreceksin? Öyle de, gönül gözü görmeyince, can gözü neylesin? Görse de zaten pek bir şey değişmiyor.”
Parkın içinden geçen bir satıcının ‘Salepçiiii salepçiiii...’ diye sesi konuşmayı böldü. Genç atıldı:
“Birer salep içelim mi?”
“İçelim evlâdım. Bu sonbahar sabahında içimiz ısınır. Ama ben ısmarlayacağım.”
“Yok yok, olmaz. Ben seslendim, teklif benden geldi.”
“Tamam, seslenmek ve teklif senden olsun, ısmarlamak da benden. Sevabını bölüşürüz, olmaz mı?”
“Peki, öyle olsun…”
“Hayret duygusu gidince yeri boş kaldı, evlâdım. Olur olmaz şeylere fazlasıyla değer veriyoruz. Ömrü boş ve faydasız bir şeymiş gibi tüketip duruyoruz.”
“Hatırlatan da pek kalmadı gibi be amca…”
“Öyle... Bu devirde insanlar birbirine bir şey söylemeye çekiniyor evlâdım. Selâmı bile simaları seçerek verir olduk…”
“Öyle valla…”
Bu arada salepler geldi. Bir müddet ikisi de öyle sessizce durdular.
Genç, salebini yudumlamaya başlarken, ihtiyar:
“Dikkat et, alt kısmı çok sıcaktır. En üstten hafifçe bir yudum al, dudaklarını yakmasın. Tarçının kokusunu da iyice hisset. O da bir nimet. Sadece içmek değil, kokusunu içine çekmek bile ayrı bir nimet.
Ne diyordum? Ha, şu hastane günleri... Orada kalmıştık, değil mi?”
“Çok mu kaldınız,?”
“Çok değil, birkaç gün kaldım, ama hızlandırılmış bir eğitim gibi geldi bana. Birkaç gün bile aslında az değil. Hastanede çok uzun geliyor günler insana. Oraya gelenlerin pek çoğu farkında değiller, ama onları gözlemlemeye kalkan insanlar için çok ibretli sahneler var. Şifayı, dermanı bulduktan sonra insan daha da hassaslaşıyor hayata karşı ve de Allah’a karşı. Hayatı daha şuurlu bir şekilde yaşamamız gerektiğine inandım orada. Ama maalesef birçoğumuz da gaflet ediyoruz. Bunu hissettiğim an, bir liste yapmaya karar verdim. Bu liste işi o zaman başladı işte. Bu kâğıdı her elime aldığımda ve ona her baktığımda, Allah’a karşı şükür duygumu arttırıyor bu liste...”
İhtiyarla gencin konuşmaları böyle devam ededursun, biz yine bir gün bir fırsatını bulur, onların sohbetine komşu oluruz inşallah...

Yeni Asya

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.