Selçuk Şirinoğlu
Muhterem okurlar,
Son günlerde İstanbul'da düzenlenen, İslam âleminde itibar ve nüfuz sahibi birçok ehli ilim ve entelektüel şahsiyetin katıldığı 13. Bediüzzaman Sempozyumu'nu geride bıraktık. Büyük ölçekte ses getiren, "Küresel Krizlere Kur'anî Çözümler" temalı bu sempozyumu, Risale Haber yayın kuruluşu tarafından da ayrıntılarıyla takip etme fırsatı bulduk.
Konuşmacılardan biri olan ve katılımcılar ile dinleyicilerin oldukça beğenisini kazanan muteber şahsiyetlerden Lübnanlı Sayın Şeyh Dr. Riyad Hasan Bazu da önemli noktalara temas etti. Zikir ve tefekkür ile ilgili İbn-i Hacer'den rivayetlerden bahsederek önemli noktalara değindi.
Bununla beraber, Gazze ile alakalı benim gibi gönlü yaralı, kalbi yerinde kıpır kıpır çarpan birçokları açısından önemli bir meseleye vurgu yaptı ve şöyle dedi:
"Eğer Bediüzzaman Hazretleri bugün yaşamış olsaydı ve aramızda bulunsaydı, şunu kesin biliyoruz ki Gazze için elinden ne geliyorsa esirgemeden yapardı. Belki de talebelerini toplayıp onları bu durumdan kurtarmak için cihat etmeye giderdi."
Bugünlerde ise memleketteki maddi ve manevi durumla beraber, müsbet idarecilere olan güven de olmaması gereken hâllerde bile, hiç olmadığı kadar en dip seviyelerde seyretmektedir. Bunun en büyük sebeplerinden biri ise Gazze'de yaşanan insanlık felaketi ve soykırımı düzeltmeye muktedir olan bizlerin bu vahşeti izlemekle yetinmemizdir.
Duası alınan mazlumlar bizleri maddi ve manevi musibetlerden muhafaza ettiği gibi, beklentisi olan mazlum ve yetimlerin bu hâllerini görmezden gelmek elbette büyük yıkımlara sebebiyet verir kanaatindeyim.
Memleketin ve geçmiş Müslüman devletlerinin bu zamana kadar ayakta kalmasının en büyük sebebi, bugüne kadar mazlum olan fakir fukara ve yetimlere din, milliyet farkı gözetmeksizin vatan sınırları içinde ve dışında sahip çıkmasıdır. Bu sahip çıkmanın sadaka hükmüne geçmesiyle, yine hadislerde de belirtildiği üzere, bela ve musibetleri def etmesidir.
Fakat bu Gazze meselesi özelinde bazı farklılıkları barındırmaktadır. Bu ise şudur: Son yıllarda zulüm gören Müslüman kesimlere yönelik hadiseler, İslam beldeleri içinde vuku bulmuştur. Aynı zamanda bizzat ihtilafa düşmüş, âdeta bir maşa gibi kullanılan yine Müslüman taraflar tarafından bu zulüm ve işkenceler yapılmıştır.
Bizler ise elimizin ulaştığı himmetli, bu hamiyetperver insanların fedakârlıklarının neticesi olan yardım kuruluşları ve müesseselerimiz vasıtasıyla gerek sınırlarımız içinde gerekse sınırlar ötesine geçerek bu yardımları ulaştırmışızdır.
Gazze soykırımı öncesinde yaşanan bu infialler, bizim başka İslam ülkelerinde askerî veya siyasi müdahalelerimizle ihtilafı ve adaveti derinleştirecek, daha menfi ve kötü hâllere bürünen bir vaziyete girebilirdi. Müslümanı Müslümana kırdıracak çok vahim olayların olmasını elbette zındık ve kâfirlerden başka kimse arzu etmezdi.
Kurtarılma beklentisi olan masum yavruların beklentisinin karşılanmaması durumunda, üzerimize gelen ve gelebilecek olan (Allah muhafaza) daha büyük musibetlerin gelmesi kaçınılmaz olacaktır.
Hangi yardım kolisi, hangi çadır sevkiyatı bizi bu olası musibetlerden kurtarabilir? Yegâne kurtuluş çaresi, ya bu saldırıları bir an önce kaynağından engellemek ya da bu zalimlerin saldırısından kurtarmak için onları buradan çıkartmaktır.
Yine de vurgulamak isterim: Gazze soykırımında ise durum bambaşka bir hâldir.
Bu durumu bir benzetme ile açıklamak isterim. Örneğin, yaşadığımız yerde, kendi mahallemizde, kendi sokağımızda, belki de kapımızın önünde, gözümüzün önünde katledilen savunmasız bir çocuğu, bir kadını, işkence gören çaresiz birini izlemek bize dokunmaz mı? Tabii ki dokunur. Bizleri kahreder.
Kahir ekserimiz kahroluyoruz elbette. Fakat biz kalkıp bu katliamı durdurmak yerine yaralıya sargı bezi, ilaç vermek veyahut aç olana gıda vermek (bu zalim ve ceberutların istediği kadar) ne derece bu mazlumların gördüğü zilletten daha aşağı bir zillettir, diye şapkamızı önümüze koymamız lazım ve elzemdir.
Hele hele bu zulmü yapan doğrudan İslam'a ve Müslümana düşman olan lanetli bir kesimden geliyorsa gerisini siz düşünün!
Sadece kısıtlı ve kıt imkânlarla, zalimin inisiyatifiyle zaman zaman yardım göndermek artık gerçekçi ve sürdürülebilir değildir.
Ya alalım bu mübarek çilekeşleri topraklarımıza, izzetlerini muhafaza ederek bakımlarını üstlenelim ya da biz gidip bu şerefli insanları bu zilletten (en başta kendimizi bu zilletten) kurtaralım.
Bırakalım bir kenara bu insanlık dramını dediğimizde veya asıl gündemimizden birinci değil de ikinci önceliğe aldığımız zaman, kendi haysiyetimiz daha fazla tarumar olmuş durumda olmaz mı?
Yöneticiler izin verseler, sınır kapıları açılsa, gönüllü Müslümanlar ve sivil toplum kuruluşları bile oraya kadar kendi imkânlarıyla gidip bu sorunu ortadan kaldırmaya muktedirdir.
Lakin bizler en evvel Müslümanız ve savaşçı milletleriz; başıboş, dağınık topluluklar değiliz. Şerefimiz ve izzetimiz birdir. Bundan dolayı devletler eliyle olmalı bu iş.
Artık "YETER!" demeye de "YETER!" deme zamanı gelmedi mi?
Gazze'deki mazlumların topraklarını terk etmeyerek gösterdiği bu şecaat ve kahramanlık, vatan ve toprağa sadakat nasıl olmalı diye yeterince ispat etmedi mi?
Madem toprağa, vatana sadakat gözümüzün içine sokulurcasına ispat edildi, İslam'a ve insanlığa sadakatin zamanı gelmedi mi?
İstikamet üzere olanlardan "Bizi alın!" demelerini beklemeyelim; gidip Gazze ehline biz yalvarmalıyız, diye haykırıyorum buradan!
Şimdi de Gazze'nin imarı meselesi konuşuluyor bu aralar. İmar işinin İsrailli Siyonist şirketlere verilmesi var gündemde. Onlarca milyar dolarlık bir parayı da Müslüman ülkelerden almanın peşindeler, başka bir yöntemle.
Tükürüğümüzle boğabileceğimiz katil Siyonistlerin bizleri gözyaşlarımızla boğmasını mı bekleyeceğiz? Bilmiyorum.
"Aç olan canavara karşı tahabbüb etsen; merhametini değil, iştihasını açar. Sonra döner, geliyor; tırnağının, hem dişinin kirasını senden ister." (1)
Yaptıkları soykırımın masraflarını da bizden almak istiyorlar. Buna da bir "YETER!" demek adına harekete geçmemiz gerekmiyor mu?
"YETER!"e de artık "YETER!" demeli, bir yerden başlamalıyız. Gitmemek için neyden korkuyorsak, o başımıza fazlasıyla gelmeyecek mi zaten?
Edebî metinler ve şiir örnekleri için mübalağa örnekleri çokça bulunabilir. Bu manzarayı anlatan hiçbir anlatı ve paylaşımda mübalağa örneği bulunamaz ve durum bu derece vahimdir.
Ben şahsen bir birey, bir Müslüman, bir toplumun ferdi olarak, bir insan olarak, hatta insanlık olarak bu kadar aşağılandığımız bir olaya şahit olmamıştık diye düşünüyorum. Yüksek duvarlar üzerinde dikenli teller ile birlikte tanklı ve silahlı zalim askerlerin namluları önünde bekleyen çaresiz kadın ve çocuklar bebekler, tedavi bekleyen yaralılar, derme çatma yırtık çadırlar, üzerinde Savaş uçakları, helikopterler insansız hava araçları eksik olmayan ölüme terkedilmiş perişan insanlar denize kıyısı olan bölgelerde savaş gemileri kısacası yıkık virane bir şehir.
Tarih sayfalarında da böyle elim bir hadisenin benzeri yoktur ve tespiti pek mümkün görünmemektedir. Elbette yaşadığımız bu dijital çağda, her şeyden eş zamanlı haberdar olduğumuz bu devirde, cezasızlık ve tepkisizlik kavramları bu tablodaki mertebe kadar içi boş olmamıştı.
Değerli okurlar,
Yazıma, Bediüzzaman Hazretleri'nin Türkiye Büyük Millet Meclisi'ndeki konuşmasından bir kısım ile son vermek istiyorum.
"Selamünaleyküm."
"Madem şarkı intibaha getirdiniz, fıtratına muvafık bir cereyan veriniz. Yoksa sa'yiniz ya hebaen mensura gider veya sathî kalır." (2)
(1) Sözler-707
(2) Tarihçe-i Hayat-741