Gaibane Ubudiyet - Hazırane Ubudiyet

Alaettin TAŞKIN

Bediüzzaman Said Nursî, risalelerde "gaibane" ve "hazırane" ubudiyetten bahseder:

“ İşte insan, şu kâinata geldikten sonra ‘iki cihet ile' ubudiyeti var: Bir ciheti; gaibane bir surette bir ubudiyeti, bir tefekkürü var. Diğeri; hazırane, muhataba suretinde bir ubudiyeti, bir münacatı vardır.” (Yirmi Üçüncü Söz)

Burada kullanılan anahtar kavramlara dikkat ettiğimizde görüyoruz ki “hazırane ubudiyet”ten yalnızca namaz gibi formel ibadetleri/amelleri kastediyor değildir.

Bir de şu var: Nursî, önce “gaibene ubudiyet”i ele alıyor. Bu incelik usûl açısından çok önemli görünüyor. Çünkü Yaratıcı ancak kâinata bakarak tanınabilir. Çünkü yaratık olanlar Yaratıcıyı ancak yarattıklarında/yarattıklarıyla tanıyabilirler. Çünkü ancak kâinata bakarak tanıdığım kadar Yaratıcıya dua ve ibadet edebilirim. Yani her zaman ve hep önce "gaibane" bir tanıma, bir ubudiyet olmak zorundadır. Gaibane olmadan zaten "hazırane" olmaz, olamaz. Gaibanesiz "hazıraneden" bahseden gerçekten tanıdığı ve tanıştığı bir yaratıcıdan bahsediyor değildir. Olsa olsa kafasında kurguladığı birtakım hülyalardan, tasavvurlardan bahsediyordur.

Gaibane ubudiyet bahsinde anahtar kavramlar olarak "tefekkür" kelimesi dikkatimi çekiyor. Hazırane ubudiyet bahsinde ise "muhatap" ve "münacat" kelimeleri anahtar kavramlar olarak görünüyor nazarıma.

Demek ki var oluşu, kâinatı fıtratımın gereğine uygun olarak "Bunun manası ne diyor?" şeklinde bir sorgulamayla incelediğimde, bu incelemem bir tefekkür oluyor ve gaibane bir ubudiyet oluyor. Yani eşyaya bakarken onun manalarını görmek, okumak "gaibane ubudiyet" oluyor. Yani eserde "müessire" bakmak, müessiri görmek gaibane ubudiyet oluyor.

“Hazırane ubudiyet”i ise bu anahtar kavramlara dikkat ederek şöylece anladım: Hazırane ubudiyet, var oluşa, kâinata bakıp ondan çıkardığım sonuçlarımla kendime dönüp 'o sonuçlarımdaki Yaratıcıya' yönelmemdir.

Yani gaibane ubudiyet, bir incelemedir. Hazırane ubudiyet ise bir takdimdir.

Yani gaibane ubudiyet, bir tefekkürdür. Hazırane ubudiyet ise bir temasa geçmektir.

Yani gaibanede tanıdığım kadar hazıranede ‘muhatap’ olurum.

Yani gaibane ubudiyette Yaratıcıyı tanıdığım kadar hazırane ubudiyette o tanıdığım Yaratıcıya karşı bir tavır sergilerim.

Kısaca gaibane ubudiyet, kâinatı incelememdir. Hazırane ubudiyet ise incelemelerimden elde ettiğim sonuçları duygularımla ve bütün varlığımla sergilememdir. Formel ibadetler de bu sergilemenin bir yönü, bir boyutu olur.

Nursî, bir önceki nüktenin sonlarında şöyle bir ifade kullanarak 'çaktırmadan' Kur’an’ın kelimelerini kavramsal içeriğiyle izah ediyor, açıklıyor:

“Ey insan! Madem hakikat böyledir; gururu ve enaniyeti bırak. Uluhiyetin dergâhında acz ve za'fını, istimdad lisanıyla; fakr ve hâcatını, tazarru' ve dua lisanıyla ilân et ve abd olduğunu göster. (23. Söz)

Nursî bu ifadelerde Kur’an’ın “ibadet” kelimesinin kavramsal olarak, yani Kur’an’ın maksatları ekseninde içini dolduruyor, izahını yapıyor. Özellikle “... abd olduğunu göster.” tabiri ile doğrudan “ibadet” kelimesinin nasıl anlaşılması gerektiğine gönderme yapıyor. Öyle ise buradan şöyle bir sonuç çıkarabiliriz: Kur’an’ın “ibadet ediniz” ifadesi yalnızca formel ibadetler/ameller olarak anlaşılmamalıdır. Kur’an “ibadet ediniz” demesi, 'abd olduğunuzu gösteriniz' anlamında anlaşılmalıdır.

Bu konuyu bu şekilde anlamaya çalıştım. Yanlış ya da eksik anladıysam affola.

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (3)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.