Zerreden Şemse

Fatma Mebrure ŞENLER

Bu muhteşem kâinatın, mükemmel dizaynını bir yaratıcıya vermek istemeyen tabiatperest, müşrik, ene de boğulmuş bir zat farz edelim bununda adı Profesör Mark olsun.

Profesör Mark mevcudat-ı alemden bir şeye Rab olmak dava ediyor. Mark ilk önce yaratılanların en küçüğü olan zerreye Rab olmak istedi. Zerreye Rab ve hakiki sahibi olduğunu felsefe diliyle söyledi. O zerre dahi, hakikat lisanıyla dedi ki; “Ben birçok iş görüyorum ayrı ayrı her sanatlı yaratığa giriyor ve işliyorum. Bütün o vazifeleri bana gördürecek, sende ilim ve kudret varsa... hem benim gibi hadd ü hesaba gelmeyen zerreler beraber gezip iş görüyoruz. Eğer bütün o zerreleri de emir tahtına alacak bir hüküm ve iktidar sende varsa, hem mükemmel intizam içinde parçası olduğum mevcutlara mesela alyuvarlara hakiki malik ve mutasarrıf olabilirsen, bana Rab olmak dava et; beni Cenab-ı Haktan başkasına isnat et. Yoksa sus! Bana Rab olamadığın gibi müdahale dahi edemezsin. Çünkü vazifemizde o kadar mükemmel bir intizam var ki; nihayetsiz hikmet ve ilim sahibi olamayan bize parmak karıştıramaz, eğer karışsa karıştıracak. Senin gibi aciz iki eli tesadüf ve tabiat gibi iki körün elinde olan bir şahıs, hiçbir cihette parmak uzatamaz.”

Profesör Mark bu sefer zerreye şöyle dedi; “Öyle ise sen kendi kendine malik ol. Neden başkasının hesabına çalıştığını söylüyorsun?”

Zerre ona cevaben der; “Eğer güneş gibi dimağım ve ışığı gibi kapsamlı bir ilmim, sıcaklığı gibi kapsamlı bir kudretim ve ziyasındaki yedi renk gibi muhit duygularım ve gezdiğim her yere ve işlediğim her mevcuda yönelmiş birer yüzüm ve bakar birer gözüm ve geçer birer sözüm bulunsa idi, belki senin gibi ahmaklık yapıp, kendi kendime malik olduğumu dava ederdim. Haydi defol git, sen benden iş bulamazsın!”

İşte Mark zerrede umduğunu bulamayınca kandaki bir alyuvara rast geldi. Ona esbap namına tabiat ve felsefe diliyle dedi ki; “Ben sana Rab ve malikim.”

O alyuvar ona hakikat lisanıyla der: “Ben yalnız değilim. Eğer memuriyetimiz ve nizamatımız bir olan kan ordusundaki bütün emsalime malik olabilirsen, hem gezdiğimiz ve kemal-i hikmetle istihdam olunduğumuz bütün hüceyrat-ı bedene malik olacak dakik hikmet ve azim kudret, sende varsa göster ve gösterebilirsen belki senin davanda bir mana bulunabilir. Halbuki senin gibi sersem ve senin elindeki sağır tabiat ve kör kuvvetle değil malik olmak zerre miktar karıştıramazsın. Çünkü bizdeki intizam o kadar eşsizdir ki, ancak her şeyi görür ve işitir ve bilir ve yapabilen bir zat bize hükmedebilir. Öyle ise sus! Vazifem o kadar mühimdir ki senin böyle karmakarışık sözlerine cevap vermeye vaktim yok.” der, onu kovar.

Alyuvarı kandırmayan Mark bu sefer hücreye rast geldi. Yine felsefe ve tabiat lisanıyla dedi ki: “Zerreye ve alyuvara söz geçiremedim, belki sen sözümü anlarsın. Çünkü sen gayet küçük menzil birkaç şeyden yapılmışsın. Öyle ise ben seni yapabilirim. Sen benim hakiki mülküm ol.” dedi. O hücre ona cevaben hikmet ve hakikat lisanıyla şöyle cevap verdi; “Ben gerçi küçük bir şeyim fakat pek büyük vazifelerim pek ince münasebetlerim var. Toplardamar ve atardamarlarına ve bedenin bütün organları ile münasebetim var. Eğer bütün bedeni, bütün damar ve sinir ve kuvveleri oluşturup, tanzim ve istihdam edecek bir kudret ve ilim sende varsa ve bütün bedenlerdeki hücrelere tasarruf edecek bir kudret ve şamil bir hikmet sende varsa göster. Yoksa haydi git! Alyuvarlar bana erzak getiriyorlar, akyuvarlarda bana hücum eden hastalıklara mukabele ediyorlar. İşim var, beni meşgul etme.” dedi.

Sonra Profesör Mark bir insanın bedenine rast geldi. Yine kör tabiat ve serseri felsefe lisanıyla “Sen benimsin, seni yapan benim veya sende hissem var.” der. Cevaben o insan bedeni hakikat diliyle derki; “Eğer bütün bedenlere ve yüzümüzdeki sikke-i kudret ve turra-i fıtratı bir olan tüm insanlara hakiki mutasarrıf olacak bir güç sende varsa, hem sudan ve havadan tut, ta nebatat ve hayvanata kadar benim erzakımın mahzenlerine malik olacak bir servetin ve hakimiyetin varsa, hem ben kılıf olduğum gayet geniş ve yüksek olan ruh, kalp, akıl gibi letaif-i maneviyeyi benim gibi dar bir zarfta yerleştirerek kemal-i hikmet ile istihdam edip ibadet ettirecek sende nihayetsiz bir kudret, hadsiz bir hikmet varsa göster, sonra “Ben seni yaptım” de. Yoksa sus! Benim yaratıcım her şeye Kadir, her şeye Alim, her şeyi görür ve her şeyi işitir bir zattır. Senin gibi sersem, acizin parmağı onun sanatına karışamaz” dedi.

Sonra Profesör Mark “Belki küre-i arzı kandırıp orada bir yer bulurum” diye düşündü. Küre-i arza yine esbap namına ve tabiat lisanıyla dedi ki; “Böyle serseri gezdiğinden sahipsiz olduğunu gösteriyorsun. Öyle ise sen benim olabilirsin.” O vakit küre-i arz, hak namına gök gürültüsü gibi bir sada ile ona der ki: “Halt etme... Benim elbisemi ve elbisemin içindeki bir noktayı, bir ipi intizamsız bulmuş musun ve hikmetsiz, sanatsız görmüşmüşsün ki; bana sahipsiz serseri dersin. Bir senede yirmi beş bin senelik bir mesafede gezdiğim o büyük daireye hakiki malik olabilirsen ve güneş sistemine ve onların gezdiği mekanlara ve bizim imamımız olan güneşi icat edip yerleştirecek ve sapan taşı gibi beni ve yıldızları ona bağlayacak ve intizamla döndürecek nihayetsiz hikmet ve kudret sende varsa, bana Rububiyet dava et; yoksa haydi cehennem ol, git!”

Sonra Profesör Mark yerde yer bulamayınca güneşe gider. Güneşe şirk namına Mecusilerin dediği gibi dedi ki: “Sen bir sultansın, kendi kendine maliksin, istediğin gibi tasarruf edebilirsin.” Güneş ise Hak namına dedi ki: “Haşa! Ben emir kuluyum. Seyyidimin misafirhanesinde bir mumdarım. Bir sineğe belki, bir sivri sineğin kanadına dahi hakiki sahip olamam.” dedi ve Mark’ı kovdu. Hala pes etmeyen Profesör Mark kalbinden der ki: “Yıldızlar çok kalabalıktırlar, hem dağınık görünüyorlar. Belki onların içinde yer bulabilirim” diye düşündü. Onlara sebepler namına ve nücumperest olan sabiiyyunların dedikleri gibi dedi ki: “Sizler pek çok dağınık olduğunuzdan ayrı ayrı yaratıcıların emri, altındasınız.” O vakit yıldızlar namına bir yıldız dedi ki: “Ne kadar sersem ve gözsüzsün ki; bizim yüzümüzdeki birlik mührünü göremiyorsun, anlamıyorsun. Bizi intizamsız zannediyorsun. Bizim denizimiz olan semavatı ve şeceremiz(ağaç) olan kâinatı kabza-i tasarrufunda tutan bir Vahid-i Ehaddir. Bizler donanma elektrik lambaları gibi, onun mükemmel Rablığını gösteren nurani şahitleriz. Sani’-i Zülcelalimizi nihayetsiz diller ile birliğini cemal ve kemalini bütün kâinata ilan ettiğimiz halde, bizim gibi nihayet derecede safi, temiz, itaatkar, müsahhar hizmetkarları karmakarışıklık ve vazifesizlik hatta sahipsizlik ile ittiham ettiğinden tokata müstehaksın.” dedi. O kafirin yüzüne şeytan taşlama gibi bir yıldız öyle bir tokat vurdu ki, yıldızlardan ta cehennemin dibine onu attı.

İnsanoğlu ne kadar aciz, zayıf ve iktidarsız olduğu halde içine küfür girince böyle ahmaklaşıyor.

İşte günümüzde de bilim adamları tarafından yapılan; Klonlama, kök hücre ve yapay organ çalışmaları, yapay embriyo araştırmaları, yapay zekâ ve robotik çalışmalar insanoğlunun yaratıcıya baş kaldırma çabaları gibidir. Bu çalışmaların çoğu ciddi etik tartışmalar doğuruyor. “İnsan nedir?”, “Sınır ne olmalı?”, “Bilinç üretilebilir mi?” gibi sorular hala tartışılıyor.

Kaynak: Risale-nur, Sözler, 32. Söz, 1. mevkıf

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.