Etnik bilinç mi, kardeşlik bilinci mi?

Yusuf KAPLAN

Soru şu: Nasıl oldu da, Anadolu coğrafyasının Müslüman mayasını birlikte karan, bu topraklardan insanlığa ruh üfleyen, ahlâk âbidesi iki kavim birbirine düşürülmek istendi?

Üstünlüğün ırkta değil, takvada olduğuna inanan bir coğrafyanın çocuklarının, hangi ırka ait olarak yaratılmışlarsa o ırkın mensupları olarak yaratılmaları konusunda kendilerinin hiçbir dahli, iradesi ve müdahalesi olmadığı hâlde birbirlerine düşürülmeleri, üstünlüğün takva'da olduğu şaşmaz ölçüsünü yitirmelerinin kaçınılmaz bir sonucudur.

Hayatlarına takva'nın değil, fitnenin, ırk üstünlüğü fitnesinin çekidüzen verdiği toplumlar toplum olma özelliklerini, ümmetler de ümmet olma özelliklerini de yitirirler.

Bu ülkede yıllarca “ümmet” kavramı aşağılandı, hakir görüldü, itildi kakıldı. Bir imparatorluk bakiyesi ve onlarca etnik kimlikten oluşan, tek bir ırkın hâkimiyeti, üstünlüğü üzerine varkılınmaya çalışılan bir toplumda, etnik kimlikler üzerinden üstünlük ve varoluş mücadelesi verilmesinin kaçınılmaz olacağı ve bunun etnik çatışmaları, kardeş kavgalarını kışkırtacağı öngörülemedi.

Söylediğim şeyin ne kadar hayatî bir şey olduğunu anlayabilmek için sadece şu soruyu sorup üzerinde kafa patlatmanız yeterli: Acaba onlarca etnik kimlikten oluşan, dar bir zihnî coğrafyaya hapsolan bu etnik kimliklerin en genel, en sarsılmaz, en köklü ortak paydaları Müslümanlık olmasaydı şu ân bu topraklarda da, bu dünyada da yaşıyor olabilecek miydik acaba?

Gerçekten de, eğer böyle bir şey sözkonusu olmuş olsaydı, bu ülke çoktan kan gölüne dönüşmüş, çoktan birkaç parçaya bölünmüş olurdu.

Ama bu toplumun en temel, en genel, en köklü üst kimliği Müslümanlık olduğu içindir ki, ırk kimliği üzerinden verilen ve bu ülkeye pahalıya malolan “kavga” bir iç çatışmaya dönüşmedi. Halkımızın genetik kodlarına nüfûz eden müşterek müslüman kimliği, halkımızı, etnik kimlikler üzerinden birbirine düşme felâketinden koruyan sağlam bir basiretle ve ferasetle donattı.

Eğer Müslümanlık ortak paydası, bu toplumu her şeye rağmen birbirine bağlayan, kenetleyen bir tutkal olmamış olsaydı, Kürt kökenli annelerin şehit anneleriyle -tülbent gibi nezih bir sembolle- sarmaş dolaş olmaları, birbirlerini bağırlarına basmaları mümkün olabilir miydi?

İşte bu nedenledir ki, dünyanın başka yerlerindeki etnik çatışmalarda olduğu gibi, Türk ve Kürt halkları arasında, ırkçı ayırımcılık, düşmanlık ve nefret tohumları ekilememiştir.

Her ne sûretle olursa olsun, Türkiye, büyük bir sosyal çatışmanın, felâketin eşiğinden dönmek üzeredir: Eğer bu mesele daha fazla geciktirilmeden halledilemezse, Türkiye içindeki sekülerleşme biçimleri, etnik kimlikleri putlaştırma, toplumu etnik kimlikler üzerinden birbirine düşman etme felâketini sürgit kaşıdığı, kışkırttığı için, bu meselenin Türkiye'yi kardeş kavgasının, parçalanmanın eşiğine sürüklemesinin önüne geçmemiz gerçekten imkânsızlaşabilir.

Çünkü sekülerleşme biçimleri İslâmî kimliği, duyarlıkları, kardeşlik duygusunu sürgit aşındırmakta ve etnik kimlikleri, duyarlıkları ve birliktelikleri her geçen daha da kemikleştirmekte ve azmanlaştırmaktadır.

Etnik aidiyet biçimlerinin İslâmî aidiyet biçimlerinin önüne geçmesi demek, bu toplumu kendi ellerimizle içi ilkel ırkçılık ateşiyle doldurulan etnik bir barut fıçısının önüne fırlatmamız demektir.

Bir müslüman toplumda, farklı etnik toplulukların kendi dillerini konuşmalarından, kendi etnik kültürlerini yaşayıp yaşatmalarından, kendi dillerini, edebiyatlarını, geleneklerini geliştirmelerinden daha tabiî bir hak olabilir mi?!

Bu ülkenin tepeden zorla sekülerleştirilmesi, bu toplumun yüzyılların birikimi ve mücadelesiyle oluşturduğu daha köklü, daha kuşatıcı, daha kucaklayıcı değerlerini, anlam haritalarını, müştereklerini çözmekten, delik deşik etmekten, etnik kimlikleri kaşıyıp kışkırtmaktan başka bir işe yaramıyor. Bu yakıcı gerçeği görelim artık.

Ortaya çıkan şey, her bakımdan fitnenin, fücurun, çıkarcılığın, bencilliğin, etnik özellikleri öne çıkaran ilkel üstünlük biçimlerinin öne çıkması; buna mukabil, kardeşiliğin, dayanışmanın, paylaşmanın, her türlü zorluğa müştereken göğüs germenin yegâne ortak paydası olan ümmet bilincinin yok olması ve sonuçta etnik bilincin toplumda onarılması imkânsız zihnî, hissî, kültürel, sosyal ve siyasî fay hatlarının zuhur etmesidir.

İslâm ırka dayalı üstünlük biçimlerini şiddetle lanetlemiştir. Üstünlük hayırda yarışmak, Hakk'ın ve hakîkatin hayatımızda hakim kılınması için cehd etmek demek olan takvadadır.

Yeni Şafak

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.