1800'lü yılları hatırlatan bir görüntü hâkim 'şehir'e. Kaldığımız otel, insanların kıyafeti tabloyu tamamlıyor. Güneş yüzünü henüz gösterirken, gecenin serinliği hafiften kırılmaya başlamış. Caddede, daha gün doğmadan oluşan hareketlilik devam ediyor. Beyaz örtülere bürünmüş kadın, erkek ve çocuklar ikişerli üçerli gruplar hâlinde aynı yönde ilerliyor. "Bunlar Hıristiyan, kiliseye gidiyorlar" diyor rehberimiz Fennan Muhammed. Şehrin yüzde 30'dan fazlasının Hıristiyan olduğunu önceden öğrenmemize rağmen şaşırıyoruz. Zira günlerden cuma ve saat sabahın yedisi. Fennan, kilisenin çok faal, Hıristiyanların 'dindar' olduğunu hatırlatıyor. Oysa biz, Müslümanların bayram namazına gidişine şahit olmak için dışarıdayız.
Burada, yani Etiyopya'nın kuzeyindeki Amhara eyaletine bağlı 250 bin nüfuslu Dessie şehrinde (yüzde 69'u Müslüman), bayram namazı tek merkezde kılınıyor. Namaz yolculuğu da birçok İslam beldesinden farklı. Çok geçmeden, kalabalık bir grupla karşılaşıyoruz. En önde sancağı andıran bir flama taşınıyor. Ortada tempolu şekilde tekbir getiren, yer yer dualar okuyan görevli. Çoğu entari (Arapların millî kıyafeti) giymiş erkekler, el çırparak tekbirlere iştirak ediyor. Kadın ve çocuklar grubun arkasında. Kalabalık, mahallenin diğer sakinlerini bekliyor. Ama durgun bir bekleme değil bu; koşar adım yerinde sayıyorlar ki, namaz yolculuğu duraksamasın. Mekke'deki tavaf veya say ibadetini andıran bir tabloyla karşı karşıyayız. İlk defa bu manzaraya şahit olan ekibimizde gözyaşlarını tutamayanlar oluyor...
Bayram namazı şehrin en büyük camiinde, daha doğrusu caminin önündeki arazide kılınacak. Bu imkâna, tepe noktaların birinde bulunan Furkan Camii sahip. Oraya doğru akan insan seline şahit olmak için gruptan ayrılıyor, yolumuza Etiyopyalı fedakâr şoförümüz Enver'in mütevazı cipiyle devam ediyoruz. Tabii, üzerinde gittiğimiz zemine yol denirse. Âdeta taş tarlasında ilerliyoruz. Şehirde altyapı yok, kanalizasyon şebekesi yeni döşeniyor. Yol boyu gördüğümüz manzara hakikaten şaşırtıcı, bir o kadar da manidar. Arap dünyasında artık kullanılmayan Japon marka minibüsler, Rusların üretimini çoktan durdurduğu taksiler, eski–yeni kamyon kasaları hınca hınç dolu, herkes namaza gidiyor. Ekseriyeti tek odalı evlerden çıkan insanlar bu heyecana ortak oluyor. 'Ev' dediysek yanlış anlaşılmasın; tahta, çamur ve tenekeden mamul barakalar bunlar. Yıllardır uygulanan gizli–açık baskılar, Etiyopyalı Müslümanları dinden uzaklaştıramamış; onlar bilakis daha da sarılmışlar manevi değerlere.
Furkan Camii'ne ulaştığımızda saat 08.30'u gösteriyor. Minareden manzara daha iyi görünüyor. Meydan neredeyse dolmuş. Hâlâ yolda olanlar var. Yediden yetmişe, dört bir taraftan akın devam ediyor. Bayram namazı 09.00'da. Herkesin yetişebilmesi için vaktinden bir buçuk saat geç kılınıyor. Bu arada mikrofona sürpriz bir isim geliyor. Dessie'nin Hıristiyan Belediye Başkanı Lulsegged Bekele, Furkan Camii Projesi'nin başkanı Bahruddin Ahmed'in davetini kırmamış. Kısa teşekkür konuşmasında bütün Müslümanların bayramını tebrik edip ayrılıyor. Derken, namaz saati geliyor. Alandan yükselen tekbir sesleri, biriken kalabalık hakkında fikir veriyor. Sonradan öğrendiğimize göre, bayram namazını 60 bin kişi aynı anda eda etmiş.
Namazın ardından, şehirdeki Müslümanların ileri gelenleriyle bayramlaşıyoruz. Kısa sohbetten sonra ayrılıyoruz ve sıra asıl işe geliyor. İnsan Hak ve Hürriyetleri İnsani Yardım Vakfı'nın (İHH) davetlisi olarak buradayız. Ekipte vakfın Kayseri temsilcisi iş adamı Ömer Yağmur, Almanya'daki Uluslararası İnsani Yardım Organizasyonu'ndan (WEFA) İbrahim Gülsever ve İHH gönüllüsü Etiyopyalı mihmandarımız Fennan Muhammed var. Furkan Camii'nin yanındaki boş araziye geçiyoruz. Burası, aynı zamanda İHH'nın yaptırdığı, 450 öğrenci kapasiteli Fejr Academy isimli kolejin bahçesi. Vakfın Türkiye'deki Müslümanlardan topladığı yardımlarla alınan 286 küçükbaş kurbanlık, bahçenin bir köşesinde otluyor. Biraz sonra sahiplerinin Allah'a (cc) yaklaşmasına vesile olacaklar. Bunun için her şey ayarlanmış. Aralarında Hıristiyanların da olduğu 46 kasap, son hazırlıklarını yapıyor. Peşinen söyleyelim, Hıristiyan kasapların işi kurbanlıklar kesildikten sonra başlıyor, sadece yüzme ve parçalama işlemlerini yapacaklar. Kurbanın iç organlarıyla ilgilenecek kişiler, hangi kasabın kaç kurban kestiğini sayacak olanlar, deriye zarar verilip verilmediğini tespit edecek görevliler, hatta Hıristiyan kasapları takip edecek isimler belirlenmiş. Herkes işinin başında...
Kurban yardımı alacak 600 civarında aileye günler öncesinden kart dağıtılmış. Onlara erken gelmemeleri söylenmiş; ama belli ki, ete kavuşma heyecanı evde beklemelerine müsaade etmemiş. Çoğu çocuklarıyla, bebeğiyle gelmiş. Zaten gözlerinin içine baktığınızda en azından o gün çocuktan farklı olmadıklarını görüyorsunuz. Bütün bu organizasyonu yapan ve yöneten kişi Fennan Muhammed. Dört yıldır İHH'nın Etiyopya'daki kurban faaliyetlerini yürüten isimlerden. Üniversiteyi Türkiye'de okumuş, Yıldız Teknik Üniversitesi'nde Elektrik Mühendisliği'ni bitirmiş. İyi derecede Türkçe biliyor. 'Bizden biri' olmuş. Türkiye için 'ikinci vatanım' diyor. Etlerin nasıl parçalanacağını tarif eden de, yardım alacak kişileri sıraya sokan da o. En büyük yardımcıları Furkan Camii Projesi'ne destek veren gençler ile Dessie Okumuş Müslümanlar Derneği üyeleri. Hüseyin, Süleyman, Muhammed, Abdullah, İmam bu isimlerden birkaçı. Organizasyonun altyapısını Fennan'la birlikte defalarca istişare ederek hazırlamışlar. Dessie'deki Müslümanların yarısı kurban kesecek durumda değilmiş. O kitlenin içinden en kötü durumda olanları seçmişler. Bu gerçek, elinde kartla bekleyenlerin hâllerinden açıkça anlaşılıyor. Üç çocuk annesi Sahay Muhammed (28) onlardan biri. Kendisiyle konuşmak istediğimizde belki de mecbur hissettiğinden tereddütsüz kabul ediyor. Fennan'ın tercümanlığı ile konuşacağız; fakat onun başı kalabalık, sırada bekleyenler, yardım kartı olmayanlar hep ona bakıyor. Fennan'ı beklerken Sahay Hanım sabırsızlanıyor. Yanındaki çocuğu işaret ediyor. Anlıyoruz ki, bir an önce eve gidip evlatlarına et yemeği pişirmek istiyor. Tahmin ettiğimiz gibi Sahay Hanım'ın evine en son geçen kurbanda et girmiş, yine Türkiye'den gelen yardımlar sayesinde. Etlerin nereden geldiğini bilmiyor. Söyleyince gözleri doluyor. "Allah razı olsun. Bizi sevindirdiler, Allah da onları sevindirsin." diyor. Ardından duraksıyor. Ne düşündüğünü soruyoruz, titreyen sesiyle cevap veriyor: "Aslında söyleyecek çok şey var; ama önemli değil..." Yardım gelmediği zaman bayramları etsiz geçirdikleri, komşularından et gönderebilecek kimse olmadığı, Sahay Hanım susmaya karar verdikten sonra öğrenebildiğimiz gerçekler. Kısa görüşmemizin ardından evine doğru giderken gözlerinin içi gülüyor. Binlerce kilometre öteden adını bilmediği bir komşusu vardı artık. Üstelik üçte birden fazlasını göndermişti. Bir dahaki bayrama kadar yiyeceği son taze et olsa da bu bayram etsiz geçmeyecekti. Biz bir kişiye sorduk ama diğerlerinin durumu da ondan farklı değildi.
Akşam olmuştu; ama ne kurbanlıklar bitti henüz ne de et almak için sırada bekleyenler. Fennan yine iş başında, bir taraftan alın terinin karşılığını bekleyen kasaplarla mahsuplaşıyor, diğer yandan sakatat, kelle, işkembe, ne olursa kabul edecek yoksullarla ilgileniyor. Ücretini alan kasaplar parayı öptükten sonra koyuyor cebine. Payına kelle ve işkembe düşen yaşlı bir kadın ise sevincini bizim ekipteki İbrahim'in (22) eline sarılarak gösteriyor. İbrahim şaşkın, sadece elini çekebiliyor. "Bu kadar mı büyük iş yaptık?" sorusunu, aslında işin küçüklüğünü anlatmanın yanında, karşılığının ne kadar büyük olduğunu ifade etmek için yöneltiyor. Hava kararıncaya kadar gelenleri boş çevirmiyor Fennan ve arkadaşları. Kalan canlı hayvanları aynı zamanda 'yardım alacaklar' listesinde bulunan kasaplara zimmetliyorlar, bir sonraki gün kurban edilmek üzere.
O akşam, Dessie'deki Elif Academy isimli özel ilköğretim okulu ve aynı çatı altında hizmet veren Hafızlık Eğitim Merkezi'ne misafir oluyoruz. Merkezin müdürü Talha Muhammed (43) uzun uzun anlatıyor, 18 yıllık maceralarını ve çektikleri çileyi. Âdeta soğuk savaşa maruz kalmışlar kendi topraklarında. Sebep sadece Müslüman olmaları ve hizmet etmek istemeleri... Bu ülkede standartlar o kadar düşük ki, metruk binaları andıran ilköğretim okulu için "Dessie'nin en lüks eğitim kurumu." diyor Talha Muhammed. Birkaç sıra, masa, beher ve kuru kemikten ibaret fen laboratuvarı devlet okullarında bile yokmuş. WEFA'nın temsilcisi İbrahim Gülsever, bir ara Talha Bey ve talebeleri için "Hazreti Bilal'in torunları" ifadesini kullanıyor. Bu, Talha Bey'i duygulandırıyor. Kendi ifadesiyle "Bilal'in ahfadı" olmak büyük onur. Ama tevazuyu elden bırakmıyor, "Bilal kim, onun ahfadı olmak kim!" sözleriyle Hazreti Bilal'in hakkını teslim ediyor. İş adamı Ömer Yağmur'un "Sizin için ne tür yardımlar yapabiliriz?" sorusuna da şu manidar cevabı veriyor: "Sizin bizi Bilal'in ahfadı olarak görmeniz. 'Burada da kardeşlerimiz varmış' deyip gelmeniz yeter. Bu en büyük yardımdır."
Bayramın ilk günü böyle geçiyor. İkinci gün dönüş yolundayız. Arife günü ayrıldığımız başkent Addis Ababa'ya gidiyoruz. Yol uzun, şartlar çetin. 400 kilometrelik mesafenin üçte biri çok bozuk. Gelişte olduğu gibi en az 11 saat sürecek. Dessie'deki iş bitti; ama konuşulanlara bakılırsa asıl iş bundan sonra başlayacak. Herkesin kafasında 'Daha neler yapabiliriz?' sorusu dolaşıyor. İbrahim, çoktan Elif Academy için bir rapor hazırlamaya koyulmuş. Almanya'ya döndüğünde raporunu WEFA yetkililerine sunacak ve "Habeşistan'daki kardeşlerimize daha fazla omuz vermeliyiz" diyecek. Ömer Bey, bayram öncesi başkentte Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı'nın (TİKA) Etiyopya temsilcisi Abdullah Sarı'ya "Hazır proje bulabilir miyiz?" diye sorduğu külliyeyi düşünüyor. Cami, okul (medrese) ve gelir getirecek dükkânlar bir arada olacaktı. Hazır proje bulsa hemen işe koyulacak. Fennan ise herkesten daha dertli. Planlar, projeler, 'yapalım, edelim' sözleri onu tatmin etmiyor. "Kim ne yapacaksa gelsin işe başlasın. Projeyi de hazırlarız, planı da." diyor. Özellikle okul ve cami yapılmasını istiyor Fennan. Dünya Müslümanlarının en az Avrupalı misyonerler kadar faal olmasını da.
Yol boyu Habeşistan'ın tabii zenginliklerine şahit oluyoruz. Buna mukabil ülkedeki yoksulluğu anlamakta güçlük çekiyoruz. Hayvan sayısı bakımından dünyanın yedinci sırasında bulunan Etiyopya, Türkiye'yi bile geride bırakacak coğrafyası ve bitki örtüsüyle kendisine biçilen 'kara talih'i kırabilir. Söylenecek çok şey olduğu gibi bir o kadar yapılacak iş var bu topraklarda. Addis Ababa'ya vardığımızda diğer ekiple konuşuyoruz. Onlar da güneyde 300'e yakın kurban dağıtmış. Yine İHH'nın 180 ülkede 35 bin kurban dağıttığını burada öğreniyoruz. Bu rakamlar Türkiye'deki bir sivil toplum kuruluşu için gerçekten çok büyük; ama Etiyopya ve Afrika söz konusu olduğunda çok küçük kalıyor. Ekipteki herkes, Türk insanının yüreğinin Afrika'yı da alacağına inanıyor. Sınırlı sayıda kurban dağıtmak için geldiğimiz ülkeden, daha fazla kardeşlik, daha fazla diyalog ve daha fazla yatırım temennileriyle dönüyoruz.
Tacik-Türk Lisesi'nde 'kurban' olimpiyatı
Duşanbe'deki muhtaçlara ulaştırılan kurban etlerini Hacı Kemal Erimez Lisesi öğrencileri elleriyle bölüştürdü. Oysa ne etti paylaşılan ne de kurban; sadece sevgi ve güven...
'Bayram günü niye ailenin yanına gitmedin de burada kaldın?" "Siz niye yakınlarınızı Türkiye'de bırakıp buraya geldiniz?" Duşanbe Hacı Kemal Erimez Tacik-Türk Lisesi 11'inci sınıf öğrencisi Abbas Sultanov'un cevabına hazırlıksız yakalanıyorum. Duraksadığımı fark edince tebessümüyle yardımıma koşuyor. 'Fedakârlık' diyerek yuvarlandığım şaşkınlık deryasından çekip çıkarıyor. Arkadaşları Aziz, Dilaver, Uluğ Bey ve 7 ila 11'inci sınıftaki onlarca öğrenci aynı mütebessim çehreyle ona iştirak ediyor. Bir yandan da önlerindeki kurban etlerini parçalara ayırmayı sürdürüyorlar. Sonrası hayalle gerçek arası bir tablo...
Hacı Kemal Lisesi yemekhanesindeki masalar uç uca getirilerek birbirine paralel iki sıra oluşturulmuş. Başta ana baba yakınlarını Türkiye'de bırakıp Tacikistan'a gelen öğretmenlerle gönüllerindeki samimiyeti gözbebeklerine aksettiren Tacik öğrenciler yan yana. Masaların üzeri kısa süre önce Allah'ın adıyla kesilen kurban etleriyle dolu. Hiç vakit kaybetmeden küçük parçalara ayrılıp ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmaları gerekiyor. Çünkü aylardır bugünü bekleyenler var. Fakat sadece birkaç kiloluk kurban paketi değil yolu gözlenen. Evlatlarını emanetten kıvanç duydukları Türk öğretmenler ve onların terbiyesinde yetişen Tacikistan'ın geleceği çocuklar.
Seyre çıkılan âlemde daha derinlere dalmaktan Ömer Hoca'nın sesi alıkoyuyor: "Ekserisi bilim olimpiyatlarına hazırlanan öğrenciler." Ardından 11'inci sınıf öğrencisi Aziz arkadaşlarına göz kırpıp biyoloji öğretmenine dönüyor: "Hocam et kesmeye başladığımdan bu yana Darwin'i düşünüyorum." "Hadi hadi bırak eğlenmeyi de elini çabuk tut." karşılığını alınca tebessüm halesi tüm öğrencilere yayılıyor. Matematik olimpiyatlarına hazırlanan ekipten biri Aziz'e laf atıyor. Fizikçiler ve kimyacılar yanlarında kıs kıs gülerken şakalaşmanın ucu onlara da dokunuyor. Ortam neşeyle öyle yoğrulmuş ki sanki salt eğlenme gayesiyle bir araya gelmişler. O an kaç saattir çalıştıklarını sormaya dahi utanıyorsunuz. Hâllerinden belli, çünkü üstlendikleri vazifeyi angarya görmüyorlar. Hatta ayıplanmaktan korkup susuyorsunuz. Yorgunluk emaresi aramak da boşuna. Nihayet "En iyisi bir köşede usulca bekleyip gözlemlemek." diyorsunuz.
Yemekhanenin kapıya yakın köşesindeyse Türkiye'den bayram için gelen Kimse Yok mu Derneği temsilcisi Davut Koçak, Tacik Türk Sanayici ve İşadamları Derneği (TATSİAD) Genel Sekreteri Mustafa Beyaz ve gönüllülerden et dağıtım programına dair malumat alıyor. Herhangi bir aksiliğe meydan vermemek için bütün akış anbean hesaplanıyor. Davut Bey'in titiz hâli de dikkat çekiyor. Çünkü bu Kimse Yok mu'nun Tacikistan'daki ilk kurban programı. Geçen mayıs ülkeyi vuran sel felaketinde aynî ve nakdî yardımlarla hizmette geri kalmasalar da bu seferki daha farklı. Organizasyonu TATSİAD ile ortak yürütmeleri bu yüzden. Dile kolay 3000 ailenin kapısı çalınacak. Üstelik 1992'den bu yana hizmetleri Tacik idarecileri ve halkınca takdirle karşılanan Türk okulları da programa destek veriyor. Kendilerine yardım teklifi gelince hiç düşünmeden kabul eden okul idarecileri, öğrencilerinin bu hayır yarışına katılmayı isteyebileceklerini düşünerek meseleyi onlara da açmaya karar verir. Öğretmenler "Kurban Bayramı'nda okulda kalıp et dağıtımı hazırlıklarına yardım edeceğiz. Sizlerden de iştirak etmek isteyen var mı?" sorusunu sınıflarda dillendirir ve tahminlerinin ötesinde ilgiyle karşılaşırlar. Bayramın birinci ve ikinci günü devam eden süreç böylece başlar...
Abbas Sultanov ve arkadaşlarının anlatımı bu yönde. Hatta teklif geldiğinde hiç düşünme gereği duymadan karar verirler. Kimilerine garip gelse de onlar meseleye farklı bir zaviyeden yaklaşıyor. Bir defa öğretmenlerine ve okullarına güven ve bağlılıkları o düzeyde ki, onların ricalarını dahi geri çevirmekten imtina ediyorlar. Dışardan bakan, öğretmenlerine ebeveynlerinden fazla kıymet verdiklerini düşünebilir. Fakat Tacik öğrenciler evvela yetiştikleri ortamın samimiyetine canı gönülden inanıyor. Tabii bunda Hacı Kemal Erimez gibi Tacikistan'a gelen ilk Türk müteşebbislerin 1992 ila 1997 arasında devam eden iç savaşın zor şartlarında dahi ülkeyi ebedî terk etmemesinin etkisini göz ardı etmemek gerekiyor. Bugün Tacikistan'da Hacı Kemal kendi deyimleriyle Hacı Ata ismini bilmeyen nadir. Üstelik, Tacikler nazarında Türk okullarına emek verenlerin yeri ayrı. Hâsılı öğrenciler yetiştikleri ortamın anne babalarının döneminden farkını idrak edebiliyor.
Mesela Abbas'taki şuur... Babası mühendis, annesi ev hanımı, ağabeyi ise doktor. Türk okulunun giriş imtihanlarına bir akrabasının tavsiyesiyle başvurur. 3000 adayın katıldığı iki basamaklı sınavı başarıyla geçince 72 kişilik öğrenci listesine girer. Hacı Kemal Lisesi'nde okumaktan ziyadesiyle memnun. Okulunun kazandırdığı itibarın da farkında. Hatta ağabeyinin zaman zaman, Türk eğitim kurumlarında öğrenim göremediğine hayıflanması bulunduğu yere daha fazla sahip çıkmasına yol açıyor.
Geleceğe matuf hayallerini de öğretmenlik süslüyor. Yükseköğrenime Türkiye'de başlayıp bitirme ise heyecanını artıran bir dilek. Tacik topraklarına gelen Türk öğretmenlerin hâlinden öyle etkilenmiş ki, hayatını onlar gibi idealist kaidelere oturtma niyetinde. Tıpkı onlar gibi başkalarını yaşatma gayesiyle yurt dışında çalışmak hayalleri arasında. Bir ara Senegal ismi geçiyor ve hemen atılıyor: "Tamam ben de Senegal'e giderim." Konuşurken ses tonunda öyle bir olgunluk var ki, başta rol yapıyor zannına kapılabilirsiniz. Ancak arkadaşları Aziz'den Uluğ Bey'e hepsinde aynı tavrı görünce kendi kendinize 'Hepsi mi rol yapıyor?' sorusunu yöneltmeden edemiyorsunuz. Gönüllerine âdeta ektikleri sorumluluk hissi, onlara geleceğin Tacikistan'ını inşa hedefi ve bu uğurda çalışma gayreti veriyor.
Abbas ile laf lafı açıyor. Konuyu fazla dağıtmadan bayrama dönüyoruz. Zihnindeki kurban algısı komünist dönemin cenderesine hiç girmediğinden taze. Zaten Sovyetler devrinde dinî hassasiyet seviyesinin düşmediği bir yer hatta birincisi Tacikistan. Nihayet bağımsızlık sonrası dünyaya gelen Abbas'ın kurban hatırası 7 yaşındaki bayramla başlıyor. O gün kalbini ısıtan sıcaklık hâlâ devam ediyor.
Hacı Kemal Lisesi'nin yemekhanesindeki muhabbet kısa ancak bereketli geçiyor. Orada Tacik ve Türk halkı arasındaki benzerlikler de gün yüzüne çıkıyor. Sima da benziyor, fıtrat da. İnançta da ortaklık var, hayallerde de. Bir defa daha anlıyoruz ki İbni Sina ne kadar Türk ise o kadar Tacik. Mevlana Celaleddin-i Rumî meyvesini Anadolu'da dökse de kökü Tacik topraklarında. Arzın bir yanında Türkler diğerinde Tacikler. İnsan ister istemez ilk gördüğü Tacik'e "Ya sen Türk'sün ya ben Tacik'im" demekten kendini alamıyor. Hele bir de el ele, kol kola bayramlaşmalar yok mu? Bir Türk'ün Duşanbe'de kendini evinde hissetmemesi için hiçbir sebep yok. Belki de bu yüzden seneler önce bu topraklara ayak basan Türkler için 'geri dönme' diye bir düşünce yok. Çünkü gerinin tanımı yok? Zaten bir ayak Türkiye'de. Oralarda doğan çocuklar da kaynaşmanın farklı bir unsuru. Türkiye'ye gelince Tacikistan gözünde tüten nesiller söz konusu çünkü. Bayramın ilk günü Türk Büyükelçiliği'nde bir araya gelen Türk vatandaşları da ekseriyetle bu gözle bakıyor Duşanbe'ye. Nihayet Türkiye'den 5000 kilometre uzakta Kurban Bayramı geçirmenin yakınlara hasret haricinde pek de farkı yok.
Namaste Hindistan, ıyd mübarek*
Kurban Bayramı, Hintli Müslamanlarla Türk iş adamlarını bir araya getirdi. Hem ziyaretçilerin hem de ev sahiplerinin mutluluğu görülmeye değerdi. Ortak cümle ise 'Iyd mübarek'ti.
Hindistan; açlık, sefalet ve yoksulluğun ülkesi. Onca lüksün, şatafatın arasında milyonlarca insanın açlıktan öldüğü çelişkiler ülkesi burası. İfrat ve tefritin en bariz göstergesi. Hindistan bu yıl zihinlerimize Slumdog Millionaire (Milyoner) filmiyle kazındı. Sekiz dalda Oscar alan film, Hindistan'ı yoksulluk ile zenginliğin en uç noktalarda yaşandığı bir ülke olarak çıkarıyordu karşımıza. Filmde, Mumbai'nin gecekondu mahallelerinde öksüz büyüyen, dilenci mafyasının eline düşen, başından bin bir felâket geçen ve bir çağrı merkezinde çaycı olarak çalışırken 'Kim Milyoner Olmak İster?' adlı yarışma programına katılan genç Cemal Malik'in hikâyesi anlatılıyordu. Ancak bu hikâye aynı zamanda yüz milyonlarca Hintlinin sefalet içindeki hayat şartlarına da ışık tutuyordu.
Hindistan'ın başkenti Yeni Delhi'de filmin ne kadar sahici olduğuna şahit olduk. 1,1 milyar nüfusuyla dünyanın en kalabalık ikinci ülkesinde açlık sınırının altında yaşayanların sayısı 260 milyonu geçiyor. Sokaklardaki su künklerinin içinde ya da tozlu parklara kurulmuş çadırlarda yaşayan yoksullar için her duvar dibi, her ağaç altı bir barınak olmuş. Bir yanda dünyanın en zenginleri listesinin üst sıralarına konuşlanan dolar milyarderleri, diğer yanda sokaklarda aç yatan milyonlar! Bu çelişki fakirliğin ve sefaletin yanında sosyal yardımlaşmanın da yok denecek kadar az olduğunun göstergesi.
Peki, ya bayramlar nasıl geçiyor buralarda? Birileri bayramı 'bayram' gibi yaşarken, fakir Müslümanlar mübarek günlerde ne yapıyor? Gönüllü beş iş adamı Konya'dan kalkıp gelmişti Hindistan'a. Dertleri fakir halka da bayramı yaşatmak. Biz de eşlik ettik onlara.
Yeni Delhi'de bir bayram sabahı. Namazı Türkiye saatiyle 05.45, Hindistan saatiyle 09.15'te kılınacak. Herkesin kapısı çalınıyor bir bir. 20 milyon Müslüman'ın yaşadığı kentte Jamia Üniversitesi'nin mescidine gidiyoruz. Sokaklar o gün daha yoğun. Beyaz 'kurta pijama'larını giymiş Müslümanlar, ellerinde seccadeleriyle yürüyor camiye doğru. Her adım başında karşınıza çıkan dilenciler burada da peşinizi bırakmıyor. Müslüman olduğunuzu anladıklarında 'Selamünaleyküm, La İlahe İllallah' diyorlar. Cami kapısında gördüğümüz insanların kıyafeti, halkın fakirliğini gözler önüne seriyor.
Cami girişinde yoğun güvenlik önlemleri alınmış. Silahlı askerler nöbet tutuyor. Mumbai'deki saldırılardan sonra Müslümanların pek rahat olmadığı söyleniyor. Cami çoktan dolmuş. Minderler seriliyor avluya, sığmayanlar bahçeye taşınıyor. Kimi abdest alıyor kimi minberden yükselen vaazı dinliyor. Çocuk, genç, yaşlı Hintli Müslümanlar avluyu hınca hınç doldurmuş. Vakit geldiğinde herkes huşu içinde namazı eda ediyor. Ardından Hintli hocanın ne dediğini anlamasak da 'âmin' nidalarına eşlik ediyoruz biz de. Biliyoruz ki dileklerimiz aynı. Namaz sonunda Hintli Müslümanların bayramlaşması takılıyor gözümüze. Birbirlerine sımsıkı sarılıyorlar. Kimse Yok mu Derneği yardım gönülleri de cemaatin arasında. Hintli bir Müslüman'la sımsıkı sarılmaları görülmeye değer. Konya Akşehir Sabah Eğitim Kurumları Genel Müdürü Abdülkadir Baş, bayramlaşmadan ne kadar etkilendiğini anlatıyor: "Farklı ülkelere gitme fırsatı buldum. Ama hiçbiri beni Hindistan kadar etkilemedi. Çünkü gelmeden önce ekonomisi çok iyi bir ülke olduğunu zannediyordum. Fakat tam tersi bir manzarayla karşılaştım. 200 milyona yakın insanın sokaklarda yaşadığını, öldüğünü ve devlet kamyonlarının çöp toplar gibi ceset topladığını öğrenince çok üzüldüm. Beni en fazla etkileyense bayramlaşma oldu. 20 milyon Müslüman'ın duasını aldım. İmamın her dediğine âmin dedim."
Çocukları ve eşleriyle bayram sabahına uyanma saadetinden vazgeçen beş gönül insanıyla Türkiye'den bir gün sonra da olsa (Hindistan'da bayram bir gün sonra başlıyor) böyle karşılıyoruz mübarek günleri. Namaz bitti, 'evli evine köylü köyüne' değil elbet. Gönül insanlarının tek amacı var: Yoksul Müslümanlarla bayramlaşmak ve onlara yardım etmenin hazzını yaşamak. Bir an önce yola koyuluyor, Başkent Delhi'ye 21 kilometre mesafedeki Ultra Prodect (UP) bölgesine gidiyoruz.
Hindistan'da trafik allak bullak. Ne polis ne de emniyet şeridi var. İnsanlar trafikte el kol hareketleri ve kornalarla anlaşıyor. Hâliyle ciddi gürültü kirliliği oluşuyor. Kuralsız, karmakarışık bir trafik; ama kaza yok! Hayret edilecek bir durum. Çok geçmeden anlıyoruz ki, insanlar epey soğukkanlı. Onca yoksulluğa rağmen kimse hâlinden şikâyetçi değil, hemen hepsi hoşgörülü. Bunda inançlarının da etkisi var. Hindistan'da kast sistemi hâlâ geçerli. Hinduizm'e göre insan, bir önceki hayatındaki iyilik veya kötülükleri ölçüsünde farklı bir kastta yeniden doğuyor. Örneğin köle olarak yaşayan insan, eğer iyi davranışlarda bulunursa, sonraki hayatında bir üst kastta doğacak. Bu inanç insanlara sirayet etmiş. Bu arada yolun ortasında salına salına yürüyen inekleri unutmamak lazım. Ancak onlar, Kurban Bayramı'nın göstergesi değil burada. Hindistan'daki dinî anlayışa göre, inek en kutsal hayvan. İstemeyerek de olsa öldürülmesi büyük günah sayılıyor. İnek kesmenin, ineğe kazayla çarpmanın cezası hapis! İnekler de özgürlüklerini sonuna kadar kullanıyor. Yollarda daha bir heybetli yürüyor, hatta yolun ortasına yatıp saatlerce trafiği kilitliyorlar. İnsanlara düşen sadece kalkmalarını beklemek. Toplumun bir kesimi açlık sınırında yaşarken ineklere gösterilen bu ayrıcalık bize anlamsız geliyor. Bunun altında sadece dinsel inançların değil, hayati gıda maddelerini koruma içgüdüsünün de olduğu söyleniyor.
İneğin sadece sütünden değil, idrarı (ilaç olarak) ve dışkısından (yakacak olarak) da faydalanılıyor. Bu 'mükemmel' hayvanı kesip bir kerede tüketmektense ondan daha uzun süre faydalanılması öngörülüyor. İneği temsil eden bir 'tanrı' da olmadığından bizzat kendisine saygı gösteriliyor. İneği kesmek 'tanrı'yı öldürmekle eşit kabul ediliyor. Buradaki Müslümanlar kurbanda ya keçi ya da bufalo kesiyor. Hatta ülkede ineğe gösterilen saygıyı artık Müslümanlar da kanıksamış.
Nihayet UP'ye ulaşıyoruz. Arabanın camlarına yapışan çocuklar, barakalarda yaşayanların çocukları... Yılda bir kez evlerine et giren insanların oluşturduğu bu kalabalık, sefaletin fotoğrafını veriyor. Akşehir Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Erdal Çiftçi ve Halil Yıldırım getirdikleri bayram şekerlerini dağıtıyor çocuklara. 5-6 yaşlarındaki çocuklardan biri şekeri ambalajıyla ağzına atınca gözyaşlarını tutamıyor Çiftçi. "Belli ki hiç şeker yememiş, Allah'ım bizleri affet!" diyor. 40 yıllık ömrünün en güzel bayramını burada geçirdiğini söylüyor. Akşehir Belediye Başkanı Operatör Doktor Mustafa Baloğlu da burada olmaktan çok memnun: "Bir Müslüman kenar mahallesinde, yokluğa ve yoksulluğa ait her şey mevcut. Tekbirlerle kesilen kurbanlar, kapıda bir parça et için bekleyen yüzlerce insan... O kadar çok şey geçiyor ki insanın içinden; ama Akif gibi 'dili yok kalbimin' diyorum. Bu bayram iyi ki Hindistan'daydım." Kimse Yok mu Derneği Konya Şubesi'nde görevli Ahmet Selçuk Helvacılar ise buraya gelmeden önce kafasını kurcalayan 'Hint fakiri' sözünün artık ete kemiğe büründüğünü belirtiyor. "Burayı görmek, yaşadığımız yerlere şükretmek demek." diyor.
Hintliler ve Türklerin el birliğiyle yapılıyor yardımlar. Etraftaki evlerden birine giriyoruz. Evle ahır arası tek bir oda. Hem banyo hem mutfak hem yatak odası. Yaşamak denirse yaşıyorlar burada. Gönüllü iş adamları oldukça etkileniyor manzaradan. Ortak kanaat 'bir fakiri sevindirdik ya bu bize yeter' oluyor. Duygularını aktarmakta zorlanıyor çoğu. Ayrılırken gözler doluyor. Bir dahaki kurbanda görüşmek dileğiyle vedalaşılıyor. Bölgeden ayrılırken herkesin aklı buralarda kalıyor. Ve tek bir söz çıkıyor ağızlardan: "Daha yapacak çok iş, gidecek çok yolumuz var."
Tayvan'da bayram hüzündür
'Bayram'ın Tayvan'daki karşılığı 'özlem' ve 'hüzün'. Gurbetçilerin yegâne tesellisi ise anavatandan gelen misafirlerdi.
Kurban Bayramı coşkusunun pek hissedilmediği ülkelerden biriydi Tayvan. 40 bin Müslüman'ın yaşadığı ülkede (nüfus 23 milyon) bayram günleri sıradan geçiyor. Rutini, günün erken saatlerinde rengârenk giysileriyle camilerin (ülkede sadece altı cami bulunuyor) yolunu tutan Müslümanlar bozuyor. 'Uyumayan şehir' olarak bilinen başkent Taipei'deki insanlar güne erken saatlerde başlasa da, değişik ırk ve ülkelerden camilere yönelen Müslümanların oluşturduğu hava dikkat çekiyor.
Taipei'deki Müslümanların bayramlarda buluşma noktası Suudi Arabistan'ın desteğiyle 1950'li yılarda inşa edilen Ulu Cami oluyor. Afrika'dan Endonezya'ya, Arap ülkelerinden Türkiye'ye pek çok ülkeden yaklaşık 2 bin Müslüman çoluk çocuk birlikte eda etti bayram namazını, Türkiye'den altı saat önce. Namazın ardından ülkenin ilk kurbanları kesildi cami önünde; yediden yetmişe herkesin meraklı bakışları altında. Türkiye'dekine pek benzemese de ilk bayramlaşma caminin içinde, ardından da bahçede yapıldı. Teşrik tekbirleri getirerek kesilen kurban etlerinden önce seyyar masalar üzerinde demlenen Çin çayı ikram edildi cemaate. Gözleri yaşaran anneler, evlatlarını kurban kesimini göstermek için omzuna çıkaran babalar, bahçede koşturan çocuklar bakıma muhtaç camiyi şenlendirdi.
Tayvan'da İslamiyet denince akla ilk gelen Taipei Ulu Camii, bayram günü Birleşmiş Milletler'i andırıyordu. Ülkedeki Müslüman sefaretlerinde görev alan temsilcilerin camiye gelişi ayrı bir hava kattı. Bizimle birlikte 20'ye yakın Türk'ün dâhil olduğu cemaat çok renkli-kültürlü olunca Tayvanlı imam sohbeti Çince, hutbeyi Arapça verdi. Teşrik tekbirleriyle başlanan sohbette çekik gözlü imam, ilk kurbanın hikâyesini anlatırken, bu ibadetle kazanılan ihlâsa değindi. Ardından namaz kılınıp hutbeye geçildi. İmamın Arapça verdiği hutbenin ardından yaptığı uzun dua cemaati gözyaşlarına boğdu. Ağlayanların çoğu cemaatin üçte birini oluşturan bayanlardı. Cami çıkışında hazırladıkları yiyecek ve içecekleri cemaate dağıtan da onlardı.
Bayramı kendilerine has ritüellerle kutlayan Tayvan'daki Müslümanların gündelik hayatları da zor geçiyor. En başta helal gıda bulma güçlüğü yaşıyorlar. Marketlere yeni yeni 'helal' damgalı gıdalar girse de ülke çapında her noktada bulunmuyor. Tayvanlı Müslümanlar İslam dünyasından kopuk yaşıyor. Bunda Tayvan'ın ada ülkesi olmasının büyük etkisi var. Sayısı bir elin parmaklarını geçmeyen ibadethaneler ilgi ve bakıma muhtaç. Tayvan yönetimi ile Tayvanlıların Müslümanlara bakışının olumlu olması bu sorunların gelecekte çözülebileceği hissini uyandırıyor. Tayvanlılar sadece Müslümanlığa değil, tüm dinlere ve inanışlara saygılı. İnananlara 'temiz-güvenilir insan' gözüyle bakıyorlar. Yabancılara karşı da ön yargısız, sıcak yaklaşıyorlar. Ülkedeki gurbetçi Türkler de bunu doğruluyor. Türklerin arasında eğitim için gelip Tayvan'da kalanlar var. Kimi iş kurmuş, kimi evlenip çalışmaya başlamış. Melez çocuklar doğmuş. Gurbetçilerin kültür farkına alışması kolay olmamış. Sonuçta dini, dili ve ritüelleri farklı bir Çin kültürü var. Türkiye'nin Taipei'deki temsilcisi emekli Büyükelçi Muzaffer Eröktem hâlihazırda 120 Türk'ün burada yaşadığını hatırlatıyor. Bunların arasında öğrenciler, aşçılar, gönüllü eğitimciler ve Tayvan'da doğanlar da bulunuyor.
Peki, Türkler burada bayramı nasıl geçiriyor? Bayram, Tayvan'da hüznü, gurbeti, özlemi çağrıştırıyor. Gurbetçiler bayramı hep birlikte kutluyor. Bayramlaşma için, Türk kültürünün tanıtılmasına çalışan Anadolu-Formoza Derneği'nin merkezinde bir araya geliniyor, günün anlam ve önemiyle alakalı konuşmanın ardından Türk yemekleri yeniyor. Derneğin genel sekreteri Ahmet Gürhanlı, akıcı Çincesiyle diğer misafirlere Türk bayramlarını anlatıyor. Tayvanlı eşi de takıldığı yerde ona yardımcı oluyor. Türk çayı eşliğinde gecenin ilerleyen saatlerine kadar süren buluşma, buradaki Türklerin bir nevi bayramı oluyor. Türkçe öğrenmek için çalışan Tayvanlı gençleri de görüyoruz salonda. Onlar için bulunmaz bir fırsat bu ortam. Zira, Türkçe pratik ve Türk kültürünü öğrenme imkânı buluyorlar.
Bayramın ikinci günü Türkler bu sefer ülkenin ticaret kenti Kaohsiung'da bir araya geliyor. Buluşmanın mekânı 2007'de faaliyete geçen Kıvam Uluslararası Türk Okulu (ülkedeki ilk ve tek Türk okulu). Buradaki toplantıya ilk günden farklı olarak civar bölgelerde yaşayan Türkler dâhil oluyor. Sadece Türkler değil, Malezya ve Tayvanlı Müslümanlar da bayram kutlamasına iştirak ediyor. Menüde Türk yemekleri ağırlıkta. Son nokta demleme çay ve sütlaçla konuluyor. Mastır öğrencisi Görkem; "Bu tatlının bizim için değerini bilemezsiniz." diyor ve ekliyor: "Tayvan mutfağına da alıştım; ama Türk yemeklerini unutmam mümkün değil." İkinci akşamki bayramlaşmaya National Chengchi Üniversitesi'nin Türkoloji Bölümü'nde görevli hocalar da aileleriyle katılıyor. Türk okulunun müdürü Yakup Bey, yabancı misafirlere Türkiye ve okulla ile ilgili bilgiler veriyor.
Türkiye'den yüksek tahsile gelen 6 kız öğrenci için bayram daha bir zor geçiyor. Onların anne, aile özlemi had safhaya çıkıyor bu günlerde. "Son 5 bayramı gurbette geçirmek nedir bilir misiniz?" diyor biri dolu gözlerle... Ses soluk kesiliyor. Tayvan'da bu tür günlerde eğitime ara verilmediği için Türk öğrencilerin bayramlarda memlekete gelemediğini öğreniyoruz.
Günün sonunda, her şeye rağmen Tayvan'da bulunmayı, Tayvanlılara 'gerçek Türkiye'yi anlatmayı her şeyden kutsal addediyor gurbetçiler. Teselliyi de yaptıkları bu yüce hizmette arıyorlar, bir de zaman zaman ağırladıkları Türk misafirlerde.
Nijerya; bir başka Afrika
Biz bu bayram, 150 milyonu aşkın nüfusuyla Afrika'nın en kalabalık ülkesi Nijerya'daydık. Sokakları bayram dolayısıyla boşalmış modern bir kentte zihnimizi ön yargılardan temizledik.
'Dünya küçüldü' diyorlar. Doğru; ama Nijerya hâlâ uzak... Ulaşımın zorluğu değil mesele, bir aktarma, üç beş saat bekleme, havada geçen altı yedi saat derken varılıyor nihayet memlekete; ama asıl uzaklık zihinlerde. Yıllar yılı haritalarda, olduğundan daha küçük gösterilen Afrika kıtası, eğer oraya yolunuz düşmediyse hakiki bir görüntüye hiçbir zaman kavuşamaz. Gidenlerin kamerası nedense hep sefaleti kaydettiği için, olumsuz Afrika imajı pekiştikçe pekişir. Kabile savaşları, tamtam dansları, açlıktan ölenler, iyi topçular, hızlı koşucular dışında nedir Afrika?
Bu bayram Nijerya seması altında dolaşmak düştüğü için nasibimize, ekmeğimizi orada yemek, suyumuzu orada içmek yazıldığı için alnımıza, bir mango ağacının altında otururken bulduk kendimizi. Başkent Abuja'da, 10 yıl önce açılan Türk okulunun geniş bahçesindeyiz. Az ileride, Kimse Yok mu Derneği'nin kampanyasına katılıp da "Bu bayram kurbanım Nijerya'da kesilsin" diyenlerin isimleri tekbir seslerine karışıyor. Bahçeyi bir canlandırın gözünüzde, yan yana ip gibi dizilen dal gibi zarif kadınlar, yanlarında çocuklarıyla bekleşiyor. Türkiye'den Emine'lerin, Ahmet'lerin kestirdiği kurban, Nijerya'dan Ömer'lerin, Fatima'ların evine girecek. Birazdan sırayla gelip, kendilerine özgü zarif bir hareketle paylarına düşen kurban etini alacaklar; ama nasıl söylemeli, bunca zarafet eziyor bizi, iki avuçlarını bitiştiriyor ve tek dizlerini kırarak, neredeyse yere oturacak kadar eğilerek alıyorlar paketleri. Niye böyle? Gelenek diyorlar, bu geleneğin kökeni, sömürge yıllarına dayanıyor olmasın, gemilerle Avrupa'ya götürülen 20 milyon Nijeryalı kölenin ezilmiş ruhu burada yaşamasın! Hepsinin yüzünde bir tebessüm, genellemelere bazen inanmalı, Nijeryalılar güzel gülümsüyor, önce sizden bekliyorlar, dudaklarınız hafifçe yayılsın, gözleriniz ışıldasın, sonra sizin tebessümünüzü gölgede bırakacak bir gülücük aydınlatıyor yüzlerini. Onlar pişmiş biz hamız zaten, renk farkımız bu yüzden, öyle söylüyorlar.
Az önce, kurbanların kesildiği, etlerin dağıtıldığı bahçe; biri yatılı kız, diğeri yatılı erkek ve biri de gündüzlü karma olmak üzere üç lise, bir anaokulu, bir ilköğretim okulu ve 23 Türk ailenin yaşadığı lojmanıyla üniversite kampüsü gibi. Lojmanlar, okulun öğretmenleri için yapılmış. Akşam serinliği çöktüğünde, Türk hanımlar ağaçlı, çimenli bahçede gezintiye çıkıyor, çocuk parkına uğruyor ya da bir Türk girişimcinin yeni yapmaya başladığı sütlü dondurmanın tadına bakıyor. Öğrenci velileriyle tanışan, ev ziyaretlerine giden ve Nijeryalı kadınlarla Anadolu'daki kapı komşuları kadar kaynaşan öğretmen hanımlar, hâllerinden memnun. Burada kış yok, sofrada karpuz ve portakal hep yan yana, tropikal meyveler sudan ucuz, sebzeler organik. Ekmeği, peyniri, yoğurdu evde yapmak başlangıçta bir mecburiyet gibi görünse de sonradan maharete dönüşmüş. Yokluk yok mu, var elbet, geçtiğimiz ağustos ayında Türkiye'den gelen yoğurt mayası evden eve dolaşıyor, Rize çayı hemen bitmesin diye poşet çayla karıştırılıyor, zeytin gidip gelen olursa ısmarlanıyor. Olsun, dedik ya 'herkes hâlinden memnun' diye, burada elbise, eşya derdine düşmüyor hiç kimse, 'o çantayla bu ayakkabı uymadı, o perdeyle bu halı yakışmadı' gibi cümleler hiç duyulmuyor.
Afrika ile bu kadar hemhâl olmuş derviş meşrepli hanımlar bayram ziyaretindeyken biz bahçe dışına çıkalım ve başkent Abuja'yı şartlar elverdiğince dolaşalım. Peşinen söyleyelim, ilk defa bir ülkede çarşıya G3 tüfekli bir polisin korumasıyla çıkıyoruz ve bu durumdan hiç hoşnut değiliz. Sokaklar çok tehlikeli olduğundan mı, hayır; bir ihtimal hırsızlık olur da tadımız kaçar diye alınmış bir tedbir, hepsi bu. Yoksa Nijerya, Hıristiyan ve Müslüman nüfusun geçmişteki tatsızlıkları unutarak hoşgörü içinde yaşadığı bir ülke artık... Türk okulunda her sabah bir Hıristiyan bir de Müslüman öğrencinin okuduğu duayla başlıyor dersler. Dinler arası kaynaşma Hıristiyan-Müslüman evliliklerini de artırmış. Müslümanlar ister VIP salonu olsun, ister bir cadde kenarı, ezan okunur okunmaz bulundukları yerde namaza durabilecek kadar özgür. Kadınlar da öyle; küçük bir ücret ödeyerek girdiğimiz Wuse Market'te ayağını uzatmış pedikür yaptıran mı dersiniz, saçını ördüren mi! Bireysel girişimler neyse de onlarca kadının hizmet aldığı açık hava güzellik salonuna ne demeli?
Market, bildiğimiz halk pazarı aslında. Afrika'da bir halk pazarının ne kadar renkli olabileceğini tahmin edersiniz; cam şişelerde fıstıklar, yemyeşil ve kıpkırmızı domatesler, duvara dizilmiş ananaslar, kızların tepelerinde taşınan muzlar, taneyle tartılan üzümler, Nijeryalıların çok sevdiği 'yam' denilen şekerli patates ve karides yığınları... Adını sanını orada öğrendiğimiz hatta tadına baktığımız meyveler de var; kalsiyum yüklü 'segalot' bizim 'alıç'a benziyor, turp gibi görünen 'gulanot' ise kafein içerdiği için zindelik veriyor. Tüfekli polisin uzak takibinde dolaştığımız çarşıdaki renkliliği zihnimize kaydetmek zorundayız yazık ki, Nijeryalılar fotoğraf makinesinden hiç hazzetmiyor çünkü. İzin isteğimiz kesin bir 'Hayır!'la geri çevriliyor, makineyi doğrulttuğumuz yer anında boşalıyor, süslenen kızlar tedirgin oluyor, çocuklar sebze çuvallarının arkasına saklanıyor. Bunca insanı tedirgin etmenin ne lüzumu var! Az sonra uğrayacağımız köyde bir genç bize hayatımızın 'fotoğrafçılık' dersini verecek üstelik, hem de ne ders!
Kurban etinin kalan kısmını dağıtmak üzere uğradığımız köyde, bir kısmımız hemen fotoğraf çekmeye koyulduk hâliyle, bir türlü içinden çıkamadığımız bir mesele, gazeteciler belgelemek için çekiyor, diğerleri hatıra kalsın diye; ama neticede 'fazla beyaz, fazla turist' bir görüntü oluşuyor. İşte biz, et almak için bekleşen örtülü minik kızların fotoğrafını çekeceğiz diye kendimizden geçmişken, 17-18 yaşlarında bir genç fırladı önümüze ve küçük bir fotoğraf makinesiyle akrobatik hareketler yaparak fotoğraflarımızı çekmeye koyuldu. Aslında çeker gibi yaptı, niyeti bizim tuhaflığımızı bize göstermekti, protestosu çok açık ve zekiceydi. Öylece kalakaldık zaten, ne yapacağımızı bilemedik. Bir gün, birbirimizin fotoğrafını karşılıklı çekebilirsek rahata ereriz belki.
Köy nüfusunun yüzde 20'sini Müslümanlar, yüzde 80'ini Hıristiyanlar oluşturuyor ve köyde 1 camiye karşılık 28 kilise bulunuyor. Ancak burada rakamlar kıymetsiz. Hiç kimsenin kimlik kartı yok ve fakirlik insanların çok kolay din değiştirmesine sebep oluyor. İsmi Mustafa, Ömer olup da Katolik olduğunu söyleyen köylülere rastlayabilirsiniz mesela. Yeni kurulan Türk üniversitesine komşu olduğu için personelin ilgi alanına giren köy ve mahalle mescidini andıran cami 'beyaz adam'a aşina aslında. Üniversitenin proje sorumlusu ilk ziyaretlerini şöyle anlatıyor: "Günlerden cuma idi. Namaz kılmak için camiye yöneldik; ama bizden emin olamadıkları için içeri girmemizi istemediler. Biz de bahçenin bir köşesinde namaza durduk. Sonraki gelişimizde, imam "Beyaz kardeşlerimiz geldi, onlara yer açın" diye anons etti ve namazımızı cemaatle kıldık. Şimdi her cuma bu köydeyiz. Camiyi onardık, bahçesini düzenleyip duvarlarını boyadık. Halkla iç içeyiz artık." Bir cuma hatırasını da Kaduna şehrinde büyük bir şantiye kurarak ülkeye otoban yollar yapan Hasan Ekşi'den dinleyelim: "Hoca bizi görür görmez, hutbesini değiştirip konuyu Osmanlı'ya getirdi. Namaz sonrasında cemaat etrafımızı çevirdi, güneşin altında üç saat tokalaştık." Osmanlı deyince, Nijerya'nın küçük camilerindeki âlemlerin ay yıldızdan oluştuğunu ve bazı camilerde hâlâ ay yıldızlı sancaklar bulunduğunu söyleyelim.
Aksiyon