GİRİŞ
Batı dünyasının Kilise baskısıyla yaşadığı tarihsel tecrübeyi, yapısı bambaşka olan İslam dünyasına uyarlamaya çalışmak günümüzün en büyük yanılgılarından biridir. Bu yazıda, İslam’ın inanç ve hukuk bütünlüğü sebebiyle neden reform kabul etmeyeceğini ele alacağız. Aynı zamanda, modern bilimin arkasına saklanan materyalizmin aslında yeni bir keşif değil, Kilise baskısından kaçarken Antik Yunan paganizmine sığınılan psikolojik bir tepki olduğunu göreceğiz. Amacımız, modern eğitim sistemlerinin satır aralarına gizlenen bu dogmatik dayatmayı hakikat penceresinden yeniden okumaktır.
KISA HRİSTİYANLIK TARİHİ VE YAŞANAN KIRILMA
Hristiyanlık, Roma İmparatorluğu'nun baskısı altında ezilen bir Yahudi toplumuna geldi. Bu toplum kendi içinde de mezhepsel ve fikri ayrılıklar yüzünden karmaşa içindeydi. Hz. İsa (a.s)’nın getirdiği ilahi mesaj, Roma’nın zulmüne ve Yahudi din adamlarının şekilci, samimiyetsiz dindarlığına karşı bir başkaldırıydı. Bu mesaj insanlara manevi bir uyanış, ahlaki bir düzelme ve sosyal adalet vaat ediyordu.
Fakat Hristiyanlığın doğuş döneminde çok büyük bir şansızlık yaşandı. Hz. İsa (a.s.)’nın peygamberlik dönemi sadece üç yıl gibi çok kısa bir süre devam etti ve milattan sonra 30 yıllarında dünyevi hayatı son buldu. Bu kadar kısa bir zaman, dinin toplumsal, hukuki ve kurumsal bir düzen kurmasına yetmedi.
Bu yüzden Hristiyanlık, İslamiyet’te olduğu gibi bizzat peygamber eliyle kurulmuş; devlet hukukundan aile hukukuna, miras hukukundan, sosyal hayata kadar hayatın her alanını düzenleyen bütüncül bir dünya nizamı (şeriat) oluşturamadı. Hz. İsa (a.s.), dönemin zorlu siyasi şartları nedeniyle hiçbir zaman dünyevi bir hükümdar olmadı. O daha çok kalplerin temizlenmesini hedefledi ve yaklaşan "Tanrı Krallığı" müjdesini verdi.
Hz. İsa (a.s.)'dan sonra dini yayma ve kurumsallaştırma görevi havarilere ve sonraki din adamlarına kaldı. Bu durum çok önemli bir sonuç doğurdu: Hristiyanlıkta sosyal hayatı ve hukuku düzenleyen kuralların hemen hemen hiçbiri dinin kendi ilahi özünden gelmedi. Bunun yerine dinin yayıldığı coğrafyalardaki Yunan ve Roma kültürlerinin insani yorumlarıyla şekillendi. Kilise, yüzyıllar boyunca karşılaştığı hukuki boşlukları ya Roma Hukuku'ndan parçalar alarak ya da din adamlarının toplandığı konsillerde kendi ürettikleri kurallarla doldurmak zorunda kaldı. Bu durum, dinin özünün zamanla insan eliyle tahrif edilmesine ve Kilise'nin mutlak bir güç odağı haline gelmesine yol açtı. İlerleyen yüzyıllarda Kilise’nin bu hegemonyasına ve yozlaşmasına karşı bir başkaldırı olarak doğacak olan Protestanlık gibi reform hareketleri de aslında dinin bu sonradan giydirilmiş beşerî kurallarına ve Kilise otoritesine karşı bir iç hesaplaşmanın sonucuydu.
İSLAM VE HRİSTİYANLIK ARASINDAKİ YAPISAL FARKLAR
Bazen sekülerleşme (dinin devlet ve toplum hayatından ayrılması) veya "dinde reform" gibi konular tartışılırken çok önemli bir hata yapılıyor: Batı dünyasının Hristiyanlık üzerinden yaşadığı tecrübe, aynen İslam dünyasına da uyarlanmaya çalışılıyor. Oysa bu iki dinin inanç ve hukuk yapıları birbirinden tamamen farklıdır.
Bu yapısal farkı ve dinde reformun İslamiyet'te neden mümkün olmadığını anlamak için, dinlerin sosyal, hukuki karakterlerine ve "elbise-cilt" benzetmesine yakından bakmamız gerekir.
i. Hristiyanlıkta Hukuk: Değişebilir Bir Elbise Gibidir
Hristiyanlığın doğuş dönemine baktığımızda Hz. İsa (a.s.)’nın dünyevi, siyasi bir gücü veya bir devleti olmadığını görürüz. O, toplumsal kanunları koyan ve uygulayan bir hükümdar değildi. Bu yüzden ondan geriye, dinin sadece inanç ve ahlaka dair temel esasları kaldı.
Peki, Hristiyan dünyasında toplumsal hayatı düzenleyen hukuk nasıl oluştu?
- Beşeri ve Dış Kaynaklar: Hz. İsa'dan sonra kuralların büyük kısmı Havariler, kilise liderleri ve eski mukaddes kitaplar (Yahudi şeriatı) tarafından belirlendi.
- Roma Kanunları: Kilise, karşılaştığı hukuki boşlukları doldurmak için dinin dışından, yani Roma Hukuku'ndan ve toplumun örfi kurallarından parçalar aldı.
Yani Hristiyanlık, kendi inanç gövdesinin üzerine dışarıdan Roma ve Avrupa kültüründen oluşan bir "elbise" giydirdi. Kilise, yüzyıllar boyunca bu hukuki elbiseyi kendi çıkarlarına ve siyasi güç dengelerine göre sık sık değiştirdi, daralttı veya yamadı.
İşte bu yüzden, Hristiyanlıkta reform yapmak, yani bu "hukuki elbiseyi" çağın şartlarına göre değiştirmek inanç gövdesini öldürmedi. Mesela Protestanlık gibi reform hareketleri, kilisenin sonradan uydurduğu bu ağır elbiseyi reddetme iddiasıyla ortaya çıktı. Bu elbiseyi değiştirmek, Hz. İsa (a.s.)’yı inkâr veya tekzip etmek (yalanlamak) anlamına gelmedi; çünkü o kuralları zaten bizzat Hz. İsa (a.s.) koymamıştı.
ii. İslamiyet'te Hukuk: Dinin Cildidir
İslamiyet’e baktığımızda ise durum tamamen farklıdır. İslam’ın peygamberi olan Hz. Muhammed (s.a.v.), sadece kalpleri ve ruhları eğiten bir inanç önderi değil; aynı zamanda Doğu'dan Batı'ya, Kuzey’den Güney’e kadar uzanan muazzam bir medeniyetin ve devletin kurucusudur.
Bu durum, İslam'ın yapısını tek parçalı ve bölünmez bir sistem haline getirir:
- Tek Bir Kurucu Otorite: İslam'da imanın şartlarını bizzat Hz. Peygamber getirdiği gibi; ticaret, aile, miras gibi sosyal hayatı düzenleyen en detaylı fıkhi kuralları (şeriatı), hatta günlük hayattaki en küçük nezaket adabını dahi bizzat kendisi göstermiş, haber vermiş ve emir buyurmuştur.
- Etle Deri Gibi Kaynaşma: Dolayısıyla İslam’ın hukuki ve toplumsal kuralları, istendiğinde çıkarılıp kenara atılabilecek bir "elbise" hükmünde değildir. O kurallar, inanç esaslarıyla hücrelerine kadar kaynaşmış, dinin "bedeni" ve o bedeni koruyan "kendi cildi (derisi)" konumundadır.
Sonuç olarak, İslam'da Neden "Reform Olamaz?” Sorusunun cevabı burada yatmaktadır. Bir insanın elbisesini beğenmezseniz değiştirebilirsiniz, bu insana zarar vermez. Fakat insanın cildini değiştiremezsiniz. Cilde yapılacak sert bir müdahale, o bedenin canını ve özünü doğrudan yok eder.
İşte bu yüzden İslam’da, bizzat Hz. Peygamber (s.a.v) eliyle getirilen hukuki, ameli ve sosyal kuralları "çağ dışı" ilan edip değiştirmeye veya iptal etmeye kalkışmak sıradan bir kanun reformu değildir. Bu kuralları koyan bizzat Peygamberin kendisi olduğu için, kuralları reddetmek doğrudan doğruya o şeriatın sahibini (Hz. Peygamber'i) inkâr ve yalanlamak (tekzip etmek) anlamına gelir.
Dolayısıyla; Hristiyanlıkta kuralları kilise koyduğu için o kuralları değiştirmek dinin özünü bozmamıştır. Ancak İslamiyet'te inanç ile hukuk etle deriyle cilt gibi ayrılmaz bir bütün olduğundan, cildi değiştirmeye çalışmak İslamiyet'in özünü ve canını doğrudan yok eder. Değiştirilirse, o artık İslamiyet olmaktan çıkar. Fakat maalesef zaman zaman bazı art niyetli kişiler İslamiyet’i de dar kalıplar arasına hapsetmek istemektedir. Çünkü mevcut Hristiyanlık dar kalıplara sıkıştırılmış, toplumsal hayatın dışına itilmiş, basit ritüellere hapsedilmiştir.
AVRUPA'DA KİLİSE BASKISI VE TEPKİ OLARAK FRANSIZ İHTİLALİ
Orta Çağ ve sonrasındaki Avrupa'da bazı kiliseler, yüzyıllar boyunca aklı, felsefi sorgulamayı ve bilimsel gelişmeyi yasaklayan bir baskı aracı olarak çalıştı. Kilise’nin yaklaşık bin yıllık mutlak hakimiyetinde, özellikle Engizisyon mahkemelerinin kurulduğu o karanlık 400 yıllık dönem, insan aklına en büyük darbelerin vurulduğu zaman oldu.
Engizisyon mahkemeleri, kilisenin "dünya merkezli evren" modeline karşı çıkan Galileo ve Bruno gibi bilim insanlarını ağır şekilde cezalandırdı. Böylece Hristiyanlık dini ile bilim arasına aşılmaz duvarlar örüldü. Bilgiyi sadece kendi elinde tutan bu baskıcı yapı, teolojik dogmalarını korumak adına rasyonel düşünceyi düşman ilan etti.
1789 Fransız İhtilali, sadece krala ve monarşiye karşı yapılmış bir devrim değildir. O aynı zamanda halkı ve düşünürleri köleleştiren bu baskıcı kilise yapısına karşı halkın gösterdiği büyük bir sosyal öfkedir. Kilisenin insan zihnini zincirlemesi, Batı dünyasında dine karşı derin bir küskünlük ve nefret duygusu doğurdu. Avrupalı aydınlar zihnen özgürleşmenin tek yolunu, kilisenin anlattığı o "zalim ve despot Tanrı" fikrini tamamen reddetmekte buldular. Yani Batı'nın dinden uzaklaşma (sekülerleşme) macerası, durup dururken tercih edilmiş mantıklı bir tercih değil; kilise zulmüne karşı verilmiş psikolojik ve sosyolojik bir tepkidir.
İSLAM DÜNYASINDA BİLİM VE BATI'YA ETKİSİ
Batı dünyası karanlık çağı yaşarken, İslam dünyası muazzam bir bilimsel rönesans (yeniden doğuş) yaşıyordu. Çünkü Kur'an-ı Kerim, insanları sürekli akıllarını kullanmaya (Bakara, 44; En’am, 32; Yunus, 100), düşünmeye (Al-i İmran, 191; Nahl, 44; Rum, 8), gözlem yapmaya (Ğaşiye, 17, 18, 19, 20; Kaf, 6; Mülk, 3) ve araştırmaya (Ankebut, 20; Hucurat, 6; Taha, 114) çağırıyordu. Hristiyanlığın aksine İslam, aklı dışlamadı; tam tersine ilahi mesajı anlamak ve evreni keşfetmek için aklı temel alan bir medeniyet kurdu. 8. yüzyıldan itibaren Bağdat'ta kurulan Beytü'l-Hikme (Bilgelik Evi), Kuzey Afrika ve İspanya'daki Endülüs medeniyeti, insanlığın ortak bilim mirasını zirveye taşıdı.
Hristiyan dünyası; Endülüs Medeniyeti sayesinde ve Haçlı Saldırıları sırasında İslam dünyasındaki devasa kütüphaneleri, rasathaneleri (gözlemevlerini) ve üniversiteleri yakından gördüler. Bu temas; tıp, astronomi, matematik ve felsefe alanlarında beş yüz yıl sürecek büyük bir bilgi transferini başlattı. Avrupalılar, kilisenin zincirlerini kırmak ve kendi Rönesans ile Reform hareketlerini başlatmak için ihtiyaç duydukları bilimin çok önemli bir kısmını Müslümanlardan öğrendiler. Burada gözden kaçırılmaması gereken bir detay var: Batı dünyasında modern bilimi inşa eden Newton, Kepler, Galileo ve Pascal gibi öncü dehaların neredeyse tamamı, aslında dindar insanlardı ve evreni Tanrı'nın dilini anlamak için inceliyorlardı. Dolayısıyla Batı'daki kırılma, tek tek bilim insanlarının inançsızlığından değil; Kilise ile yaşanan siyasi çatışmanın bir sonucu olarak "kurumsal bilimin ve felsefi yorumun" dinden tamamen koparılmasıyla gerçekleşti. Özetle; Batı felsefesi zamanla bilimi dinden kopararak seküler bir zemine oturtmuşken; Doğu, bilimi bizzat dinin kendisinden (vahiyle beslenen akıldan) beslenerek yükselmiştir.
Bu noktada akla şöyle bir soru gelebilir: Eğer İslam bilimi bu kadar teşvik ediyorsa, İslam dünyası neden bugün Batı’nın gerisinde kalmıştır? Bu tarihsel kırılma, dinin özünden değil; aksine Müslümanların vahyî ilimler ile pozitif ilimlerin arasını açmasından, medreselerden pozitif bilimleri zamanla tasfiye etmesinden kaynaklanmıştır. Yani Batı, Kilise dogmalarından yani 'dinden uzaklaşarak' rasyonel bir alan açıp yükselmiş gibi görünürken; Doğu, dinin bizzat kendisine yüklediği 'akıl, gözlem ve evreni keşfetme' emirlerinden 'uzaklaştığı' için gerilemiştir. Sorun İslam'da değil, Müslümanların İslam'ın bilim vizyonunu terk etmesindedir. Dolayısıyla müslümanlar dine sarılarak yeniden ilerleyecektir.
MATERYALİZMİN BİR "KAÇIŞ" VE ESKİYE SIĞINMA OLARAK DOĞUŞU
Batı dünyasında yükselen materyalizm (maddecilik), iddia edildiği gibi yepyeni, özgün ve tarafsız bir bilimsel keşif değildir. O, kilisenin dogmalarından ve çarpık Tanrı anlayışından kaçmak için sığınılan tarihsel ve psikolojik bir reaksiyondur. Batılı aydınlar, kilisenin baskıcı otoritesini hayatın dışına itebilmek için felsefi bir manevra yapmak zorunda hissetmişlerdir. Bu durum tam bir sosyolojik savrulmadır. Tıpkı günümüzde dinle bağı kopan veya zayıflayan bazı Türklerin eski inançları olan Şamanizm’e, bazı Kürtlerin ise Zerdüştlük inancına sığınması gibi; Batılı aydınlar da Hristiyanlık öncesi pagan döneme sığınmışlardır. Yani 2000 yıl önceki Antik Yunan materyalizmine; Demokritos ve Epikuros’un fikirlerine geri dönmüşlerdir. Dolayısıyla materyalizm bir "ilerleme" değil, felsefi olarak geçmişe, "geriye kaçış" hareketidir. Aynen, “müflis tüccar eski defterleri karıştırır” atasözünde olduğu gibi.
Kurduğumuz bu felsefi hat, materyalizmin aslında iddia edildiği gibi doğrusal bir ilerlemenin veya modern bir keşfin ürünü olmadığını açıkça gözler önüne sermektedir. Hatırlanacağı üzere her şey, M.Ö. 400 civarında Antik Yunan’ın pagan atmosferinde bu ilk materyalist fikirlerin ortaya atılmasıyla başlamıştı. Ardından gelen Orta Çağ Avrupası ise Kilisenin ve Engizisyon mahkemelerinin rasyonel düşünceyi boğduğu, insan aklına en ağır darbelerin vurulduğu zihinsel bir karanlık döneme sahne oldu. Kilisenin bu tahammül edilmez dogmatik baskısı ve insan zihnini zincirlemesi, yüzyıllar boyunca biriken muazzam bir sosyal öfkeye yol açtı ve bu öfke nihayet 1789 Fransız İhtilali ile kiliseye karşı psikolojik ve sosyolojik bir reaksiyon olarak patlak verdi. İşte bu patlamanın ardından, kilisenin despot Tanrı tanımından kaçmaya çalışan Batılı aydınlar özgürleşmek adına büyük bir savrulma yaşadılar.
Aydınlanma dönemi materyalist filozofları, varlığı ve evreni kilisenin dogmatik Yaratıcı tanımına dayandırmadan açıklayabilmek için maddeyi temel varlık felsefesi olarak kabul ettiler. Bu doğrultuda 19. ve 20. yüzyıllara gelindiğinde materyalizm, yalnızca soyut bir felsefi iddia olarak kalmamış; modern bilim ve düşünce dünyasındaki üç büyük teorik kırılmayla insan hayatının farklı alanlarını kuşatacak bir yapıya bürünmüştür. Eğitim müfredatlarında da sıkça karşılaştığımız üç ünlü isim ve teorileri, seküler ve materyalist dünya görüşünün fikri zeminini güçlendirmiştir. Bunlardan birincisi Darwin’dir; ortaya koyduğu evrim teorisiyle canlılığın gelişimini sözde mekanik ve doğal süreçlerle (doğal seçilim ve mutasyonlar) açıklayarak, materyalist felsefeye doğa bilimleri açısından bir dayanak sunmuştur. İkincisi Marx’tır; tarihi, kültürü ve toplumsal yapıları üretim ilişkileri, maddi koşullar ve sınıf çatışmaları üzerinden analiz ederek bu felsefenin sosyo-ekonomik (tarihsel materyalizm) temelini inşa etmiştir. Üçüncüsü ise psikanalizin kurucusu Freud’dur; o da insan psikolojisini, inançlarını ve davranış kalıplarını bilinçaltı süreçlere ve biyolojik/güdüsel temellere indirgeyerek konunun psikolojik boyutunu şekillendirmiştir.
Böylece modern eğitim süreçlerinde bu teoriler zaman zaman indirgemeci bir yaklaşımla şu örtük mesajlara dönüştürülmüştür: "Darwinizm’e göre insan biyolojik bir evrim ürünüdür, Marksizm’e göre toplumsal bağların temelini maddi çıkarlar belirler, Freud’un yaklaşımına göre ise insan kararları bilinçaltı dürtülerin bir sonucudur." İşte modern eğitim sistemlerinin satır aralarında şekillenen bu pozitivist ve materyalist ittifak, bilimsel teorileri ideolojik birer araç haline getirerek materyalizmi tek mutlak gerçeklikmiş gibi sunan en büyük yanılgılardan biridir. Çünkü, Darwinizm’in iddia ettiği gibi insan başka türden evrimleşmemiştir (Akyürek, 2013; Behe, 2006; Tatlı, 2009); benzer şekilde Marx ve Freud’un teorilerinde de bazı doğru tespitler olmakla birlikte, insanı sadece maddeye indirgeyen pek çok köklü yanılgı yer almaktadır (Eysenck, 2024; Böhm-Bawerk, 2006; Mises, 2021; Webster, 1996).
Bu indirgemeci yaklaşım, temelde büyük bir felsefi 'kategori hatası' üzerine kuruludur. Modern bilim, doğası gereği laboratuvarda fiziksel nedenleri arar; buna metodolojik (yöntemsel) naturalizm denir ve bu sadece teknik bir çalışma yöntemidir. Ancak materyalizm, bu yöntemsel aracı ideolojik bir manevrayla alıp 'Laboratuvarda göremiyorsam, o şey yoktur' diyerek ontolojik (varlıksal) naturalizm dogmasına dönüştürür. Oysa laboratuvarda Yaratıcıyı aramak, bir termometreyle bir şiirin anlamını ya da bir senfoninin estetik değerini ölçmeye çalışmaya benzer. Materyalizm, evreni keşfetmek için kullanılan geçici bir araştırma yöntemini, varlığın yegâne sınırı ilan ederek bilimi kendi ideolojik körlüğüne mahkum etmektedir
BİLİM MASKELİ YENİ BİR DİN: MATERYALİZM
Bugün materyalizm kendisini tarafsız, objektif ve saf bir bilimsel gerçeklik gibi sunmaktadır. Ancak derinlemesine bakıldığında, materyalizmin bizzat kendisinin rasyonel değil, dogmatik ve ideolojik bir inanç sistemi olduğu açıkça görülür. Materyalizm, bilimsel bulguların bir sonucu olarak doğmamış; aksine, bilimi kendi ideolojik kalıplarına uydurmaya çalışan bir dayatma halini almıştır.
En büyük çelişki de burada başlar: Hristiyanlığın dogmalarından ve kilisenin körü körüne inanç dayatmalarından kaçan Batı dünyası, farkında olmadan başka bir kör inancın kucağına düşmüştür. Kilisenin yerini alan materyalist ideoloji, "gözümle görmediğime inanmam" diyerek aklı ve bilimi sadece maddeye hapsetmiştir. Fakat, “her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir göz ise maneviyatta kördür”. Sonuçta Batı, kilise dogmalarından kurtulmaya çalışırken, bilimi ve felsefeyi materyalizmin dogmalarına esir etmiştir. Yani insanlık, bir teolojik yobazlıktan kaçarken modern bir seküler yobazlığın içine sürüklenmiştir.
MODERN "BİLİMSEL ENGİZİSYON" VE ŞARTLANDIRMA
Günümüzde materyalizm, tarafsız bir bilimsel gerçeklik gibi sunulan ama aslında dogma haline gelmiş küresel bir ideolojidir. Batı'nın Orta Çağ'daki kilise engizisyonu, bugün biçim değiştirerek "Materyalist Engizisyon" haline gelmiştir. Eskiden kilisenin dogmalarına karşı çıkmak dinden atılma (aforoz) sebebiydi; bugün ise materyalist kalıpların dışına çıkmak bilim dünyasından dışlanma riski doğurmaktadır.
Bunun en net örneği, 20. yüzyılda evrenin bir başlangıcı olduğunu ortaya koyan Big Bang (Büyük Patlama) teorisi ilk çıktığında yaşandı. Fred Hoyle gibi materyalist bilim insanları, bu teorinin açıkça bir "yaratılışı" çağrıştırdığını itiraf ettiler. Sırf bu ideolojik kaygıları yüzünden, evrenin sonsuzdan beri var olduğunu iddia eden durağan evren modelini savunmaya devam ettiler; Big Bang teorisini uzun süre reddettiler ve bilimi manipüle etmeye çalıştılar. Çünkü evrenin bir başlangıcının olması, bir başlatıcıyı yani Yaratıcıyı kabul etmeyi zorunlu kılıyordu. Nitekim modern fizik, Termodinamiğin İkinci Yasası olan 'Entropi' yasasıyla evrendeki zaman ve enerji akışının tek yönlü olduğunu, evrenin sürekli bir düzensizliğe doğru gittiğini ispatlamıştır. Bu durum, evrenin mutlak bir başlangıcı (dolayısıyla bir sonu) olduğunu göstererek, materyalizmin asırlardır arkasına sığındığı 'ezeli ve ebedi madde' dogmasını kuantum ve termodinamik dünyasında kökünden sarsmıştır. Benzer şekilde birçok evrimci sahte çizimlerle insanlara ata bulmaya çalıştılar.
Günümüzde ilahi kaynaklı bilgiler peşinen "bilim dışı" ilan edilerek sistemin dışına itiliyor. Darwin'in biyolojik yaklaşımları veya Freud'un psikolojik teorileri, tartışılmaz mutlak doğrular gibi modern birer dogma olarak dayatılıyor. Oysa ünlü bilim felsefecisi Karl Popper'ın temellendirdiği gibi, bir teorinin gerçekten bilimsel olabilmesi için "yanlışlanabilir" olması, yani hangi şartlarda geçersiz kalabileceğinin ortaya konması gerekir. Popper; dogmatik evrimciliği ve Freudyen psikolojiyi, kendilerini her türlü eleştiriye kapatıp her durumu kendi kalıplarıyla açıklama iddiasında oldukları için 'yanlışlanabilirliği reddeden dogmatik yapılar' olarak görür. Buradaki en büyük trajedi şudur: Bilim, doğası gereği hiçbir dogmayı kabul etmeyen, sürekli şüphelenen ve sorgulayan dinamik bir süreçken; materyalistler kendi teorilerini dokunulmaz birer ideolojik tabuya dönüştürerek aslında bizzat bilimin kendi metodolojisine ihanet etmektedirler.
İşte modern eğitim sistemleri ve üniversiteler, laboratuvarlardan ve amfilerden dini tamamen uzaklaştırmak için düz bir mantık kuruyorlar. Onların bilinçaltındaki bu çarpık denkleme göre; "Eğer Allah varsa din vardır, din varsa din adamları ve kilise baskısı vardır. Öyleyse zihnen özgürleşmek ve bilim yapmak için Allah fikrini okullardan tamamen uzak tutmalıyız." İşte bu hatalı kıyas yüzünden modern eğitim, genç zihinleri "din ile bilim mutlaka çatışır" ve "ilerlemek için dinden uzaklaşmak gerekir" fikriyle sistemli bir şekilde şartlandırıyor. Bu durum, özgür düşünceyi öldüren seküler bir yobazlıktır.
SONUÇ
Batı dünyasında materyalizm, Hristiyan din adamlarının ve kilisenin, kurduğu baskıdan kaçmak için icat edilmiş bir sığınaktır ve aslında 2000 yıl öncesinin köhne fikirlerine dönmektir. Yani yeni bir sistem değildir ve maalesef bilim bu ideolojiye alet edilmiştir. Dolayısıyla gerici ve yobaz bir düşüncedir.
Hakikat penceresinden bakıldığında bilim, materyalizmin tekeline alabileceği veya sahiplenebileceği bir şey değildir. Aksine bilim; evrendeki muazzam düzeni, ölçüyü, matematiksel dengeyi ve kusursuz sanatı çözerek Yüce Yaratıcı’nın isim ve sıfatlarına şahitlik eden en güçlü araçtır. Makro alemdeki dev galaksilerden, mikro alemdeki atom altı parçacıklara kadar yapılan her yeni keşif; kör tesadüfleri değil, mutlak bir ustayı, sonsuz bir ilim ve iradeyi ilan eder.
Tarih boyunca Cabir, Harezmi, İbn-i Sina, Cezeri, Ali Kuşçu gibi İslam alimleri, keşfettikleri her fiziki, tıbbi ve matematiksel kanunu ayetlerin ışığında okumuşlardır. Bilimi dinle muazzam bir uyum içinde bütünleştirmişlerdir. Onlar için laboratuvar bir ibadethane, matematiksel formüller ise ilahi sanatın yeryüzündeki ipuçlarıydı.
Materyalizm ise, evrendeki bu apaçık nizamı ve sanatı "tesadüf", "doğa" ve "tabiat" gibi içi boş kavramlarla gizlemeye çalışır. Bilimsel temelden yoksun psikolojik bir şartlandırmadır. Bu yaklaşım, mantıksal olarak büyük bir sapmadır; yani yapılan sanata bakıp sanatkarı inkâr etmek, fabrikayı görüp makinelerin kendisini usta sanma acziyetidir. Bu yanılgı, muhteşem bir sarayın mimarını inkâr edip, o sarayın ihtişamını duvarındaki tuğlalara atfetmekten farksızdır.
Kaynaklar
1) A. Akyürek, 1000 Darwin Çıkmazı, Nobel Akademik Yayıncılık, 2013.
2) M. J. Behe, Darwin’in Kara Kutusu, (Çev. Gürkan Bayır), Kesit Yayınları, 2006.
3) E. V. Böhm-Bawerk, Marx ve Marksist Sistemin Bitişi, (Çev. Can Madenci), Liberte Yayınları, 2006.
4) H. Eysenck, Freud İmparatorluğunun Çöküşü, (Çev. Buğra Canpolat), Kutadgu Yayınları, 2024.
5) L. V. Mises, Maskesi Düşürülen Marksizm, (Çev. Mustafa Acar), Fol Kitap, 2021.
6) B. S. Nursi, Mektubat, Türkiye Diyanet Vakfı, 2016.
7) A. Tatlı, Biyolojiden İdeolojiye Evrim Teorisi, Zafer Yayınları, 2009.
8) R. Webster, Why Freud Was Wrong (Neden Freud Yanlıştı), Fontana Press, 1996.