Bir arkeolog, yaptığı kazılarda yontulmuş taştan yapılmış bir balta bulduğunda, taşın üzerindeki simetriyi, darbe izlerini, keskin kenarların bilinçli şekilde oluşturulmuş olduğunu düşünür. O baltanın nasıl yapıldığını teknik olarak inceleyebilir: Hangi taş kullanılmıştır? Hangi açıyla vurulmuştur? Hangi teknikle yontulmuştur? Fakat hiçbir arkeolog, “Rüzgar ve su bunu milyonlarca yılda tesadüfen bu şekle getirmiştir” demez. Çünkü sanatlı bir şekil, bir tercihi; tercih ise bilinçli bir faili gösterir. Arkeoloğun analizi "nasıl" sorusuna cevap verirken, "kim" sorusunu da asla rafa kaldırmaz.
İlginçtir ki aynı mantığı gündelik hayatta, bir kalemden bir iğneye kadar her şeyde rahatlıkla kullanırken; konu evrene geldiğinde tereddüt yaşayabiliyoruz. Oysa soru basittir: Mekanizmayı çözmek, sanatçıyı ortadan kaldırır mı?
Nasılı Bilmek, Kimi Ortadan Kaldırır mı?
Hayatında hiç otomobil görmemiş birini düşünelim. Bir gün bir arabanın kaputunu açıyor ve motorun çalışma prensibini öğreniyor: Pistonların hareketi, yakıtın enerjiye dönüşü ve gücün tekerleklere iletilmesi... Artık arabanın “nasıl” çalıştığını biliyor.
Şimdi bu kişi iki farklı sonuca varabilir:
- Birincisi: “Demek ki her şey fizik ve kimya kurallarıyla oluyormuş; o hâlde bunu tasarlayan bir mühendise gerek yok.”
- İkincisi: “Bu kadar uyumlu parçalar ve bu kadar iyi bir sistem ciddi bir mühendislik zekâsının ürünüdür.”
Hangisi daha makuldür?
Aslında motorun nasıl çalıştığını öğrenmek mühendisi yok saymayı değil, aksine onun zekâsına olan hayranlığı artırmayı gerektirir.
Aynı şekilde yağmurun nasıl yağdığını bilmek de onun kendi kendine olduğu anlamına gelmez. Buharlaşma, yoğunlaşma ve yerçekimi gibi süreçler “nasıl” sorusunu cevaplar. Fakat bu özellikleri maddeye kim vermiştir? Bu devasa döngüyü kim kurmuştur?
Kanunlar bir şeyi açıklar ama onu var etmez. Yerçekimi kanunu bir topun nasıl düştüğünü açıklar; ama ne topu ne de yerçekimini icat eder. Kanunlar varlık değildir; tariflerdir. Bir devletin anayasası devleti yönetmez; yöneten iradedir. Kanun, iradesiz iş göremez.
Bilim “nasıl” sorusuna cevap verirken; “kim” ve “niçin” soruları başka bir düzleme aittir. Bir romanın matbaasını ve mürekkebini bilmek yazarının olmadığı anlamına gelmez. Bir tablodaki boyanın kimyasal özelliklerini çözmek ressamı ortadan kaldırmaz.
Önümüze bırakılan güzel bir yemeği anlamaya çalıştığımızda, bilim bize önemli bilgiler verir: Örneğin; gıda mühendisi, malzemenin besin değerlerini ve protein yapılarını analiz eder; kimyager, baharatların moleküler etkileşimini ve asit-baz dengesini çözer; fizikçi ise ısının transfer hızını ve termodinamik süreçleri açıklar. Ancak tüm bu teknik veriler sadece "nasıl" sorusunun cevabıdır. Isı, protein ve kimyasal reaksiyonlar yemeğin oluşum sürecini tarif eder ama o yemeğin niçin yapıldığını söyleyemez. Yemek; bir misafiri ağırlamak için mi, bir kutlama için mi yapıldı? Bu "amaç" bilgisi, tencerenin içindeki atomlarda değil, ancak o yemeği tasarlayan ve yapan ustanın iradesinde gizlidir. Bilim yemeğin tarifini yazar, hikmet ise aşçıyı tanımamızı sağlar.
Bir Harf ve Büyük Bir Mantık
Bu hakikati anlamak için basit bir örnek yeterlidir. Bir odaya kalem-kâğıt bıraktığımızı düşünelim. Kapıyı kapatalım ve bin yıl bekleyelim. Bu bin yılın sonunda kâğıdın üzerinde tek bir “A” harfi oluşmuş olabilir mi?
Elbette ki cevap hayırdır. Çünkü bir harf, kendisini yazan bir kâtibi gerektirir. “A” harfi birkaç dakika önce yokken şimdi vardır; yani sonradan var olmuştur (Hudus Delili). Sonradan var olan her sanatlı şey, varlığını yokluğuna tercih eden bir faili gerektirir. Eğer bu "A" harfi, bir şiirin veya bir yazılım kodunun parçasıysa, failin sadece varlığı değil, aynı zamanda muazzam bir ilmi olduğu da anlaşılır.
Daha da dikkat çekici olan şudur: Eğer “A” harfini yazan kâtibi inkâr edip “Bu harfi kalem yaptı” dersek, kaleme ilim, irade, kudret ve hayat gibi sıfatları vermek zorunda kalırız.
- Harfi yazıp yazmama tercihe bağlıdır. Tercih varsa irade gerekir.
- Harfi yazmak için harfi bilmek gerekir. Bilgi varsa ilim gerekir.
- Yazmak için yazmak fiili gerekir. Yazma fiili varsa kudret gerekir.
Bunları inkâr ettiğimizde, bilinçsiz bir araca bilinç yüklemiş oluruz. Bu, bir sarayın yapımını tuğlaların kendi aralarında anlaşmasına bağlamaktan daha mantıksızdır. Eğer kâinatı yaratan bir yaratıcı kabul edilmezse, o zaman atomlara, tesadüfe ve tabiata ilim, irade ve kudret atfetmek zorunda kalırız.
DNA: Kimyasal Bir Molekül mü, Bilgi Ansiklopedisi mi?
Bugün biliyoruz ki bir tek insan hücresindeki DNA ipliği yaklaşık 2 metredir ve vücudumuzdaki tüm DNA’lar uç uca eklenirse Dünya ile Güneş arasındaki mesafeyi (yani 149,6 milyon kilometreyi) yaklaşık 800 kez gidip gelecek kadar uzundur. Tek bir DNA molekülünde yaklaşık 3 milyar “harf” (adenin (A), sitozin (C), guanin (G) ve timin (T)) bulunduğu ifade edilmektedir.
Bu harfler rastgele dizilmiş değildir; belirli bir düzene (İntizam Delili), belirli bir bilgiye sahiptir. Altı harfli bir kelimenin tesadüfen oluşma ihtimali bile yaklaşık 600 milyonda 1 ihtimal, milyarlarca harften oluşan bir genetik kodu tesadüfe bağlamak ne kadar tutarlıdır?
James Watson ve Francis Crick DNA’nın çift sarmal yapısını keşfettiklerinde moleküler biyolojide yeni bir çağ açıldı. Watson bu yapıyı “zarif” ve “hayranlık uyandırıcı” olarak nitelendirmiştir. Daha sonra ise insan genomu projesinin başındaki isim olan Francis Collins “laboratuvarda çalışırken Yaratıcı'yı hissettim. Kesinlikle bizden daha büyük bir güç var ve ben ona inanıyorum. DNA'nın şifresini çözmek beni Yaratıcı'ya biraz daha yakınlaştırdı” diyerek hayranlığını ifade etmiştir.
DNA sadece kimyasal bir molekül değil, devasa bir yazılımdır. Bir bilgisayarın içindeki atomları (silikon, plastik, bakır) ne kadar incelerseniz inceleyin, içindeki işletim sisteminin kodlarını sadece maddeyle açıklayamazsınız. Donanım (madde) bilgiyi taşır ama bilgiyi var eden akıldır. DNA'daki veri de, biyolojik bir donanıma yüklenmiş ilahi bir yazılımdır.
Burada "İndirgenemez Komplekslik (Bir sistemin işlev görebilmesi için tüm parçalarının aynı anda ve eksiksiz bulunması zorunluluğudur; tek bir parçanın eksikliği sistemi tamamen çalışmaz hale getirir, bu da sistemin aşamalı ve tesadüflerle değil, bir bütün olarak tasarlandığını gösterir.)" devreye girer: DNA’nın kendini kopyalaması için proteinlere, proteinlerin oluşması için DNA’daki bilgiye ihtiyaç vardır. Bu muazzam sistemin bir parçası bile eksik olsa hayat durur. Bu da sistemin aşama aşama değil, bir bütün olarak "tasarlanmış" olduğunu gösterir.
Sınırsız İhtimal İçinden Bir Tercih
Evrene baktığımızda her şeyin sınırsız ihtimal arasından belirli bir ölçüyle seçildiğini görüyoruz. Bir elmayı düşünelim; rengi, tadı, kokusu, vitamini ve boyutu milyarlarca farklı şekilde "olabilirdi". Ancak o, bizim ihtiyacımıza en uygun haliyle "tercih" edilmiştir (İmkan Delili).
İnsana da verilen o benzersiz yüz hatları, göz retinası ve parmak izleri, milyarlarca olasılık içinden bir seçimi gösterir (Suret Verme Delili). Eğer bir irade sahibi olmasaydı, neden her şey bu kadar “seçilmiş” ve “özel” olsun?
Tesadüf mü, Tercih mi?
Atmosferdeki oksijen oranı %21’dir. Biraz artarsa dünya yanıcı bir ortama dönüşür; biraz azalırsa nefes almak zorlaşır. İnsan vücudundaki elementlerin oranı milimetrik hassasiyetle ayarlanmıştır. Bu "İnce Ayar" (Fine-Tuning), evrenin başlangıcındaki patlama hızından, atom çekirdeğindeki kuvvetlere kadar her yerde karşımıza çıkar. Eğer Big Bang (yaklaşık 13,8 milyar yıl önce gerçekleşen büyük patlama) saniyenin trilyonda biri kadar daha yavaş veya daha hızlı olsaydı, bugün ne yıldızlar ne de biz olabilirdik.
Bir ilacın içindeki maddelerin miligram hassasiyetle ayarlandığını biliyoruz. Kimse “Şişeler devrildi, maddeler tesadüfen karıştı ve bu ilaç oluştu” demez. O hâlde çok daha hassas dengelere sahip biyolojik sistemleri neden farklı değerlendirelim? Gözün görmesi için ışığın varlığı, kulağın duyması için havanın iletkenliği arasındaki o devasa yardımlaşma tesadüfle açıklanabilir mi? (Yardımlaşma Delili)
Bilim ve İnanç: Çatışma mı, Tamamlayıcılık mı?
Oxford Üniversitesi Matematik Profesörü John Lennox’un da vurguladığı gibi “bilim Yaratıcı’yı dışlamak zorunda değildir”. Aksine, bilimin yapılabilmesi için evrenin anlaşılabilir olması gerekir. Anlaşılabilirlik ise düzen gerektirir. Düzen ise akla uygunluk demektir.
Bilim ilerledikçe Yaratıcı’nın alanı daralmaz; hayranlık alanı genişler. Mikroskopa baktıkça karmaşıklık artar. Teleskopa baktıkça ihtişam artar. Mekanizma derinleştikçe şu gerçek daha net belirir: Ressam tablonun bir parçası değildir, tablodaki boya zerrelerinden biri değildir ama tablonun her fırça darbesinde onun imzası vardır.
Sonuç: Mekanizma Ustayı Gösterir
Bir iğne ustasız olmaz, sahipsiz olamaz. Bir harf kâtipsiz olamaz, biliyorsun. Nasıl oluyor ki, nihayet derecede muntazam şu memleket hâkimsiz olur?
Mekanizmayı çözmek ustayı yok saymak değildir. Aksine, mekanizmadaki incelik ustanın ilmini, iradesini ve kudretini gösterir.
Kâinat bir kitap ise, bilim o kitabın harflerini çözer; iman ise Müellifini tanır.
Bir sarayı gezerken mimarı orada görmeyişimiz, mimarın yokluğuna değil; sanatının yüceliğine delildir. Sanatçı eserinin içine girmez; fakat imzasını her zerresine nakşeder.
Bilmek tesadüfe alan açmaz. Bilmek hayranlığı artırır.