Çoğu zaman “din ve bilim çatışır” önermesi, sorgulanmaksızın doğru kabul edilen bir dogma hâline getirilmiştir. Oysa bu iddia dikkatle incelendiğinde, çatışan İslamiyet değil; Batı tarihinde ortaya çıkan tahrif edilmiş din anlayışları (asıl kaynağından uzaklaşmış, sonradan değiştirilmiş din yorumları) ve Kilisenin baskısının olduğu açıkça görülür. İslamiyet penceresinden bakıldığında bilim; dinin rakibi değil, aksine Allah’ın kâinat kitabını yani yaratılmış evreni okuma ve anlama sanatıdır. Bilim bir metottur; evrendeki nizamı (düzen) keşfeder. Din ise bu nizamı kuran Nazım’ı (düzenleyiciyi) ve bu muazzam sanatın amacını bildirir.
Mesela; bir kitabı ele alan bir araştırmacı, kâğıdını, mürekkebini ve baskı tekniğini inceleyebilir. Bu inceleme, kitabın nasıl üretildiğini ortaya koyar. Ancak bu analiz, kitabın bir yazarı olmadığını göstermez. Aksine, içindeki anlamlı cümleler, bilinçli bir yazarın varlığını gerektirir. Yani bilim kâinatın “kâğıdını ve mürekkebini” inceler; din ise o kitabın “yazarını” tanıtır.
Ayrıca Müslümanları araştırmaya teşvik eden birçok ayet ve hadis vardır. Bunlardan bazılarını ifade edelim. Hemen burada şunu belirtelim ki ayetler ilmi ezeli olduğundan burada ifade edeceğimizin dışında çok farklı anlamları da barındırmaktadırlar. Bazı ayet ve hadisler şöyledir:
- Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? (Zümer suresi)
- Ne de az düşünürsünüz. (Bakara suresi)
- Aklınızı kullanmaz mısınız? (Bakara suresi)
- İyice düşünmüyorlar mı? (Nisa suresi)
- Hiç tefekkür etmezler mi? (En’am suresi)
- İlim ve hikmet müminin yitik malıdır. Onu nerede bulursa alır. (Hadis)
- İlim talep etmek / öğrenmek her Müslümana farzdır. (Hadis)
- Hikmet müminin yitik malıdır; nerede bulursa alır. (Hadis)
- Beşikten mezara kadar ilim öğreniniz. (Hadis)
- İlim çinde de olsa alınız. (Hadis)
- Kadın ve erkek her Müslüman’a ilim öğrenmek farzdır. (Hadis)
Dikkat edilirse ayet ve hadisler düşünmeyi, akletmeyi, araştırmayı teşvik etmektedir. Bunlar gibi daha birçok ayet ve hadis vardır. İşte bu nedenlerle Müslüman bilim insanları bilimi Allah’ın sanatı olarak görmüş ve bilimin pek çok alanına önemli katkılar yapmışlar.
Tarihsel Yanılgı: Batı’nın Travması ve Pozitivizmin Tepkisel Doğuşu
“Din ve bilim çelişir” iddiası, Avrupa’nın Ortaçağ boyunca yaşadığı karanlık tecrübenin bir ürünüdür. Katolik Kilisesi’nin aklı dışlayan yaklaşımı (sorgulamayı ve düşünmeyi yasaklaması) ve bilim insanlarını engizisyon mahkemelerinde yargılayan baskıcı yapısı, Batılı insanların zihninde dine karşı bir düşmanlık meydana getirmiştir. Bu noktada pozitivist felsefe, saf bir bilim arayışından ziyade, Kilise’nin kurumsal baskısına (resmî din otoritesinin zorlamalarına) ve teolojik hegemonyasına (din adına mutlak güç kurmasına) karşı geliştirilmiş tarihsel, psikolojik ve sosyolojik bir tepki olarak doğmuştur. Ancak burada kritik bir ayrım vardır: Bilim, laboratuvarda "Yaratıcı yoktur" demez; metodolojisi gereği "Benim çalışma alanım ölçülebilir maddedir" der. Pozitivizm ise bu bilimsel metodu bir ideolojiye dönüştürerek, ölçemediği şeyi "yok" sayma hatasına düşmüştür.
Pozitivizmin kurucusu Auguste Comte, “Üç Hal Yasası” adını verdiği teorisiyle insanlığın "Teolojik" ve "Metafizik" evreleri geride bırakıp rasyonel olan "Pozitif" evreye geçtiğini iddia ederek, bu tarihsel reaksiyonu sözde felsefi bir zemine oturtmuştur.
Avrupa, Kilise baskısından kurtulmaya çalışırken sarkaç tam tersi yöne savrulmuş yani bir aşırı uçtan başka bir aşırı uca gitmiş; dinin hayatın merkezinden çıkarılmasıyla oluşan boşluk, pozitivizmle doldurulmuştur. Pozitivizm; Allah, ruh, ahiret gibi konuları “bilgi saymamakla” metafiziği ve vahyi bilgi alanının dışına iterek aslında bilimi özgürleştirmemiş, aksine onu her şeyi maddeyle açıklayan düşünceye materyalist bir ideolojinin kalıplarına hapsetmiştir. Bu yaklaşım, toplumu bilim adamlarından oluşan yeni bir ruhban sınıfıyla yönetmeyi amaçlayan bir toplumsal mühendislik projesine dönüşmüştür. Oysa İslam medeniyetinde ise akıl, vahyin ışığında bir rehber olarak görülmüş; hiçbir zaman “ya din ya bilim” şeklinde gereksiz bir ikileme mahkûm edilmemiştir.
Allah’ın Üç Kitabı: Kur’an, Peygamber ve Kâinat
İslam düşüncesine göre Rabbimizi bize tarif eden üç büyük, külli tarif edici vardır:
1) Kur’ân-ı Kerîm: Allah'ın kelam sıfatından (konuşma/söz sıfatı) gelen sözlü hitabı ve hidayet rehberidir.
2) Hz. Muhammed (S.A.V.): Bu ilahî kitabı hayatıyla tefsir eden, yaşayarak açıklayan, yaşayan ve mükemmel rehberdir.
3) Kâinat Kitabı: Allah’ın irade ve kudret sıfatlarının tecellisi (istemesi ve gücüyle ortaya koyduğu düzen) olan madde ve mana âlemidir.
Bu üç kitap birbiriyle asla çelişmez. Çünkü Kelam sıfatından gelen Kur'an ile Kudret sıfatından gelen Kâinat kitabının yazarı aynıdır. Bilim kâinatı keşfettikçe, aslında Kur'an'ın asırlar öncesinden işaret ettiği hakikatlerin altını imzalamaktadır.
Modern Bilimin Penceresinden Kâinat Kitabı
Bilim geliştikçe, yaşamın sadece madde değil, muazzam bir "bilgi" (enformasyon) üzerine kurulu olduğu ortaya çıkmıştır. Örneğin, hücrelerimizdeki DNA, kütüphaneler dolusu bilgiyi mikroskobik bir alanda saklayan adeta ilahi bir veri tabanıdır. Nasıl ki bir bilgisayar kodu kendi kendine oluşamaz ve bir programcıya işaret ederse; DNA’daki biyolojik kodlar da sonsuz bir ilme sahip olan "Alîm" bir Tasarımcıyı ilan eder. Küçücük bir tohumun içinde devasa bir ağacın bütün planı saklıdır. O tohum, ne zaman filizleneceğini, nasıl büyüyeceğini ve hangi meyveyi vereceğini adeta “bilir”. Bu durum, kör tesadüflerle açıklanamayacak kadar düzenli ve anlamlıdır. Nasıl ki bir plan, planlamacısız olamazsa; bu biyolojik program da sonsuz bir ilmin varlığını gösterir.
Bu bakış açısıyla değerlendirildiğinde fizik, kimya, biyoloji ve astronomi gibi bilim dalları; aslında Allah’ın kudret sıfatıyla yazdığı Kâinat Kitabı’nı okumaya çalışan birer tefsir hükmündedir.
Mânâ-yı İsmi ve Mânâ-yı Harfî: Kâinatı Okuma Sanatı
Kâinat Kitabı’nın nasıl okunması gerektiği ise İslam dininde özel bir bakış açısıyla izah edilir. Bu noktada İslam hikmeti, kâinata bakışta “mânâ-yı ismî” ve “mânâ-yı harfî” ayrımını esas alır. Mânâ-yı ismî ile bakıldığında varlıklar, yalnızca kendileri hesabına değerlendirilir; meselâ bir ağaca bakıldığında onun biyolojik yapısı, fotosentez süreci ve hücre düzeni incelenir. Bu bakış, bilimin “nasıl?” sorusuna verdiği cevaptır. Ancak mânâ-yı harfî ile bakıldığında aynı ağaç, kendisini değil; Allah’ın Rezzâk, Hakîm ve Musavvir isimlerini gösteren bir ayet hâline gelir. İslam, bilimi bu ilk bakışta durdurmaz; mânâ-yı ismî ile tespit edilen ilim ve kanunları, mânâ-yı harfîyle Yaratıcısına işaret eden bir tefekküre dönüştürür. Böylece kâinat, yalnızca incelenen bir madde yığını değil; Allah’ı tanıtan canlı ve anlamlı bir ilahî kitap olarak okunur. Belki de bu nedenle bilim ile uğraşmakta bir çeşit ibadettir.
Özetle, İslamiyet, kâinata bakışta iki temel perspektif sunar:
- Mânâ-yı İsmî: Varlığa "kendisi hesabına" bakmaktır. Örneğin, bir çiçeğin sadece biyolojik yapısını incelemektir. Bu, bilimin "nasıl?" sorusuna cevaptır.
- Mânâ-yı Harfî: Varlığa "Yaratıcısı hesabına" bir harf gibi bakmaktır. Nasıl ki bir harf kendi şeklinden ziyade bir manaya işaret ederse, kâinat da Allah’ın isimlerini gösteren bir mektuptur.
Bu hakikat, günlük hayattan basit ama çarpıcı bir örnekle daha iyi anlaşılabilir: İlk defa cep telefonu gören bir insan, onun çalışma prensibini çözmeye başladığında, bu durum telefonun ustasız olduğunu göstermez. Aksine, içindeki karmaşık sistemleri, düzeni ve hassas dengeyi fark ettikçe, onu yapan ustanın ne kadar yetenekli ve bilgili olduğunu daha iyi anlar. Devrelerin varlığı, yazılımın işleyişi ve teknik sebepler, ustayı inkâr etmek için değil; ustanın maharetini görmek için birer delildir. Dolayısıyla bir şeyin sebebini bilmek yaratıcıyı devre dışı bırakmaz aksine yaratıcının sanatını gösterir. Yani, mekanizmayı çözmek, sanatçıyı yok saymak demek değildir.
Aynı şekilde bilim de kâinatın nasıl işlediğini keşfeder. Sebepleri bulmak, varlığı sahipsiz bırakmak değildir. Aksine, bu kadar kusursuz işleyen bir düzenin arkasında sonsuz ilim ve kudret sahibi bir Yaratıcı’nın bulunduğunu akla gösterir. Din, bilime rakip değil; bilimin gösterdiği bu sanatın Sahibine ulaştıran rehberdir.
Sebebi bulmak, ustayı inkâr değil; ustayı tanımaktır. Bilim, eserin nasıl yapıldığını; din ise ustanın kim olduğunu söyler. Tıpkı bir anayasa kitabının tek başına suçluyu hapse atamaması, ancak devletin kudret ve iradesiyle o kanunların işleyiş bulması gibi; tabiat kanunları da ilahi kudretin çalışma prensipleridir. Kanunu yazmak, o kanunu icra eden kudreti yok saymayı gerektirmez; aksine o kanunun arkasındaki "Devlet"i, yani Kudret Sahibi'ni ispat eder.
Bilim, varlığı kör ve sahipsiz bir yapı olarak değil; ilahî bir nizam ve hikmetin tezahürü (planlı ve amaçlı bir düzen) olarak anlamaya yönelik bir faaliyettir. Allah’ın kelam sıfatından gelen Kur’an ile kudret sıfatından gelen kâinat kanunları (bilim) arasında hakikatte bir çelişki olması mümkün değildir. Çünkü her iki kitabın yazarı da aynıdır.
Hakikatin İki Nuru: Akıl ve Kalp Dengesi
İslam düşüncesinin bu konudaki en veciz özetlerinden biri:
“Aklın nuru fen ilimleridir; kalbin nuru ise din ilimleridir.”
Hakikat, ancak bu ikisinin birleşmesiyle kemale erer. Yalnızca fen ilimleriyle yol alanlar, varlığı maddeye indirgemekle (her şeyi sadece madde olarak görmekle) materyalizme ve anlamsızlığa sürüklenebilirler. Sadece din ilimleriyle yürüyenler ise taassuba (kör bağlanmaya) ve bağnazlığa (farklı düşünceye kapanmaya) düşme tehlikesiyle karşı karşıya kalırlar. İnsan, ancak aklını ilimle, kalbini imanla aydınlattığında hakikatin iki kanadıyla uçabilir.
Pozitivist Yanılgı
Yani, pozitivizm ve materyalizm, bilimi yalnızca maddeyle sınırlayarak insanı tek kanatlı bırakmıştır. Özellikle Mantıksal Pozitivizm akımı, deneyle doğrulanamayan her şeyi "anlamsız" kabul ederek, insan ruhunun derinliklerini ve ahlaki değerleri bilgi kapsamından dışlamıştır. Bilimi bir yöntem olmaktan çıkarıp mutlak bir inanç sistemine (sorgulanamaz bir dogmaya) dönüştüren bu anlayış, kâinattaki muazzam nizamı görüp o nizamı kuran Nâzım’ı (düzenleyiciyi) inkâr etme çelişkisine düşmektedir.
Bu noktada materyalizmin cevaplayamadığı şu temel sorular, hakikati görünür kılar:
Neden sorusu: Bilim yerçekiminin nasıl çalıştığını söyler ama neden var olduğunu söyleyemez. Nasıl sorusunun cevabı bilimde, neden sorusunun cevabı Vahiy’dedir.
Nizam ve Kanunlar: Eğer evren kör bir tesadüf olsaydı, bilimsel yasalar neden her yerde sabit ve kusursuzdur? Kanun, bir irade (bilinçli bir güç) olmadan kendi başına hükmedebilir mi?
Sanat ve Sanatkâr: Bir tablonun boyalarını analiz etmek ressamı bulmaya yetmez. Bilim tabloyu (maddeyi) tarif eder; İslamiyet ise o tablonun bir Sanatkâr’a (Sâni) işaret ettiğini söyler.
Sonuç
Sonuç olarak; İslamiyet ve bilimin çatışması söz konusu değildir. Tahrif edilmiş din anlayışlarının bilim ile olan tarihsel hesaplaşması Batı’da pozitivizmi netice vermiş; ancak bu tepkisel yaklaşım, evreni sadece "mekanik bir makine" olarak görerek insan ruhunu ve varlığın anlamını karanlıkta bırakmıştır. İslam düşüncesi ise bilimi, Allah’ın kâinata koyduğu kanunları keşfetme süreci; dini ise bu kanunların gayesini ve koyucusunu tanıma rehberi olarak konumlandırır.
Varlık kitabını "okunması gereken bir mektup" olarak gören bu köklü perspektif, modern insanın düştüğü anlam boşluğuna en güçlü cevaptır. Unutulmamalıdır ki; kâinatın işleyişine dair keşfedilen her formül, aslında ilahî sanatın ne kadar hassas bir ölçüyle yaratıldığını tasdik eden birer mühürdür. İnsanlık, ancak laboratuvarın ışığı ile vahyin nurunu birleştirebildiği ölçüde; hem maddi dünyayı imar edecek hem de manevi huzuru bulacaktır. Bilim "nasıl" sorusuyla bizi hayrete düşürürken, din "niçin" sorusuyla bu hayreti bir marifete ve ibadete dönüştürür. Hakikat, bu iki nurun (akıl ve kalp) birleştiği noktada tecelli eder.