Risale-i Nur Ders Notları-35: Peygamberlik Müessesesi ve Efendimiz (SAV)

Erdem AKÇA

Peygamberimiz, nübüvvet müessesesinin sembol şahsı olduğu için Kur'an yalnızca Ona "Yâ eyyühe'n-nebiyyü" (Ey Nebi!) diye İlâhî bir hitabı bildiriyor. Diğer peygamberlere "Yâ Musa[1], Yâ İsa,[2] Yâ İbrahim[3]" şeklinde hitapta bulunuluyor. Nübüvvet, iman hakikatleriyle insanlık dünyasını aydınlatmak, her olayda İlâhî mühürleri, damgaları okutmak, zihinleri Tevhid hakikatiyle birleştirmek, ruhlara nefes aldırmakla mükelleftir. İman hakikatlerini bütün boyutları, seviyeleri ile ders verecek bir Kitab-ı Semavi ile gelen Efendimiz (ASM), nübüvvet sisteminin temsilcisi olarak Kur'an’da hitaba mazhar olur. Bu cihetten Kur'an ümmet-i Muhammed'e (ASM) “Resullere, "selam olsun"” [4] şeklinde emir ve tavsiyelerde bulunurken, Hz. Peygamber (ASM) için "Ona salat ve selam edin" der. Hz. Peygamber (ASM), nübüvvetiyle “salat” ister; “risalet”iyle, selam ister. "Salat, nurdur"[5] hadisi, "Allah ve melekleri müminlere karanlıklardan nura çıksınlar diye salat eder. O müminlere karşı çok şefkatlidir"[6] âyetinin bildirdiği üzere salat, nura erdirmek içindir. Nur ise, güven verir; korkuları giderir. Ruha nefes aldırır. İnsanı mesud eder. Kuddus-Selam ve Mümin-Müheymin isimlerinin beraberliği gösterir ki, selamet, kudsiyette; müheyminiyyet ise emniyet ve imandadır.

İslamiyet, emir ve yasaklarıyla, insanlık dünyasında bir selamet ortamı oluşturduğu, kavgaları bitirdiği gibi; insanın nefis ve benliğini temizleyerek insanın Allah ile, sünnetullah ile, sünnetullaha göre hareket eden kâinatla kavgasını da bitirir.

Peygamberler ve peygamberimiz Allah'ın emir ve yasaklarını, onların nurlarını müşahede ederek tebliğ ediyorlar. Bütün asırlar ve mekanlarda o kudsi sözler, akıl-kalp ve ruhları aydınlatıyor. Kim duyarsa boyun eğiyor. Onların ciddiyeti, davalarında sadakatini ve hakikate bağlılığını gösterir. Zühdleri ve dünyaya tenezzül etmemeleri, imanlarının kuvvetini gösterir. İbadet ve takvada ileri olmaları imanlarının kemalini gösterir.

Peygamberimiz bütün nübüvvet müessesesinin sembol şahsiyeti olarak bu özellikleri kendi hayatında taşıyan en nadide şahsiyettir. (Mesnevi-i Nuriye, Zerre Risalesi, Giriş)

Salli ve Barik duaları, Hz. Peygamber'in (ASM) sahabelere öğrettiği birer salavattır. Hud suresi, 73. âyetten mülhemdirler ve Kur'andaki salat âyetlerinin sırrını da açan bir duadırlar. Fakat bu salavatta bir teşbih (benzetme) vardır. Peygamberimiz (ASM), Hz. İbrahim'e (AS) benzetiliyor. Oysa büyüğün küçüğe benzetilmesi, teşbih kuralına aykırıdır. Neden böyle bir teşbih yapıldığının sırrını...

Ayrıca namazda salli-barik dualarını okumadaki hedef nedir ki, namazın içine konulmuştur, şeklindeki bir soru ve sorgulamanın hikmetini...

Ayrıca İsra suresinde "Teheccüd kılarsa Makam-ı Mahmud'a eriştirileceği"[7] vaad edildiği ve Hz. Peygamber (ASM) de vaadi hak etmek için ömür boyu teheccüd kılmasına rağmen, ezan duasında " Veb'ashu makamen Mahmudenillezi vaadteh"[8] denilmesi ve bunun sürekli okunmasının sırrı gibi merak uyandıran, kafa kurcalayan hakikatleri Üstad Bediüzzaman Arap dili ve edebiyatı kaideleri, belagat sırları eşliğinde, bütüncül bir nazarla ele alarak izah eder. Salli-Barik dualarındaki “Hamîd” isminin ümmet-i Muhammed’in (ASM) nurânî üstadlarında; “Mecîd” isminin ümmet-i Muhammed’în (ASM) kudsî mürşidlerinde tecelli ettiği tespitini yapar. Her bir üstadın bir vâris-i nübüvvet, her bir mürşid-i kâmilin vâris-i risalet makamında talim ve irşad vazifesini ümmette icra ettiğini beyan eder. Makam-ı Mahmûd meselesinin sadece Efendimiz’in (ASV) şefaatiyle ilgili olmadığını, bilakis Ahiret hayatının gelmesini isteme, talep etme manasında olduğu orijinal tespitini yapar. Ahiretin gelmesinin en büyük bir sebebi, insanların duası, ubudiyeti, ebedî hayatı Allah’tan istemeleri ve dilemeleridir. Bu isteğin de en bariz göstergelerinden birisi ezan duasıdır. (Risale-i Nur Külliyatı, Şualar, 6. Şua, 2. Sual)

Peygamber Efendimiz'in (ASM) mucizelerini ve yaptığı icraatların büyüklüğünü doğru ölçüp tartmak için mimsiz medeniyetin giydirdiği elbiseden sıyrılmak ve o dönemi, kendi şartları içinde değerlendirmek ve o toplumu kendi yapısı itibariyle ele almak gerekir. Aksi takdirde eski bildiği bilgilerle meseleye yaklaşmaya akıllar mecburdur. Bu durumda ise yapılan icraatların büyüklüğü kavranamaz. Bu durumda kişi mucizeleri de herhangi bir sebeple meydana gelen hadiseler gibi anlamaya çalışır. Üstad Bediüzzaman’ın bu konudaki tespiti önemli bir kriterdir.

Bu kriter eşliğinde Hz. Peygamber'in (ASM) yanına siyer kaynaklarının rehberliği ile gidip görevi başında Onu temaşa eden kişi, Hz. Peygamber’in (ASM) mucizelerinin Câhiliye toplumunun gözle görünür şeylere tapmayı âdet edinmiş toplumunu ikna etmede en etkili yol olduğunu anlayacaktır. Vahyin ilmî mucizeliğini tartamayan avam halkın çoğunun müslüman olmasının sebebi Hz. Peygamber'in (ASM) mucizeleridir. Doğruluğu da etkilidir.

Câhiliye toplumunda bozulma meydana gelse ve Hz. İbrahim’den (AS) miras kalan Haniflikten uzaklaşma hızla ilerlese de birçok değerler halen o toplumda diriydi. İzzet, dürüstlük, namus için ölme gibi… İzzeti, dürüstlüğü, namusu için ölen bir toplumda peygamberlik iddia edecek kişinin onlarda olmayan olağanüstü özelliklerle davasını ispat etmesi aklen zarurettir. Yoksa insanları mutmain edemezdi. Câhiliye toplumunda öylesine maddeye odaklı fıtratlar vardı ki ne aklî mucizeler, ne maddi mucizeler onları ikna etmeye kâfi gelmemişti. Onları fetheden mutlak bir cömertlik ve İslam’ın mâlî yöndeki mucize icraatı olmuştu. Huneyn savaşında elde edilen ganimetlerin bitmeyecek şekilde dağıtılmasını gören Safvan bin Ümeyye " Ey kavmim! Müslüman olunuz. Vallâhi Muhammed öyle ihsanda bulunuyor ki yokluktan ve yoksulluktan hiç korkmuyor ”[9] diyerek Hz. Peygamber'in (ASM) peygamberliğine iman etmiştir.

Çok çeşitli sahalarda ve bazıları mükerrer şekilde çok çeşitli mucizeler Hz. Peygamber'den (ASM) bizzat yaşayanlarca aktarılmıştır. Ki İbn-i Hacer, 6-7 sahabenin[10] Onun elinin temasıyla saçlarının ağarmadığını, elinin değdiği yerlerin siyah kalıp diğer yerlerinin ağardığını aktararak, hâlidiyete mazhariyetin bir mucizesini ifade eder. Ki bu mucizeyi gören o sahabelerin anne-babası, kardeşleri, eşleri, çocukları, torunları, kabilesi ve aşiretidir. Aktaranlar da o nisbette çoktur. En azından sükût ederek bu mucizeyi ikrar etmişlerdir. O toplum, yalanı gördüğünde sessiz kalmayacak derecede doğallık üzere yaşayan bir toplum olduğu için Hz. Peygamber'e (ASM) dair uydurulan yalanlara sessiz kalamayacak bir toplum mahiyetinde idi. Değil o devrin insanları şimdiki insanlar dahi böyle aleni yalanlara inanmazlar, itiraz ederler. Bu manada hadislerde aktarılan vakalar, toplumun ve kabilenin sükutî kabulleriyle mütevatir hale gelirler.

Tahkik ehli âlimler Hz. Peygamber’e (SAV) ait 1000’e yakın mucizeyi tespit etmiş, kaynaklarda göstermişler. Bu mucizeler delildir ki, kâinat ve içindeki nesneler Allah'ın resulü olan Hz. Muhammed'i (ASM) tanıyorlar, Onun emrini yerine getiriyorlar. Ay bir işaretiyle ikiye yarılıyor, ağaçlar yerlerinden sökülüp geliyorlar, su kaynakları yerden fışkırıyorlar, bulutlar onu takip ediyorlar. Hepsi bu halleriyle ve mazhar oldukları mucizelerle diyorlar ki "Sen Allah'ın Resulüsün." Evet O, Rabbü'l-Âlemîn olan Allah'ın elçisidir, amenna ve saddakna. (Sözler, 22. Söz, 1. Makam, 11. Bürhan)

Mi'rac, İsra suresinin "Sübhanellezi"[11] diye başlamasıyla gösterdiği üzere bir mu'cizedir. Bu mu'cize, insanlık dünyasına değil meleklere, cinlere, ruhlara karşı gösterilmiş bir mu'cizedir. Cebrail'in (AS) "Ben bundan sonra bir adım dahi atamam" dediği seviyelere insanların çıkabildiğini, insanlığın hilafet-i İlâhiyeye mazhariyetini gösteren bir seyahattir. Fiziksel bir seyahat olduğunu, Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya seyahat kısmı net bildirir. İmam-ı A'zam'a göre bu kısım âyet ile sabit olduğu için inkâr eden "kâfir" olur. Mi'racın sonraki safhalarını anlatan kısımlar ise, âyetlerde sarih olmadığı ve hadislerle aktarıldığı ve ilgili hadisler de âhad hadisler tarzında olduğu için inkâr eden kâfir olmaz, der. Mi'raç ile ilgili hadislerin tamamına, Kur'an ile bağlantılarına bakılarak o hadislerin sıhhati de netleştirilebilir.

Mi'raç, nübüvvetten “bilfiil risâlet” e mazhariyet yolculuğudur. Risalet vazifesini Cenab-ı Hakk'tan bizzat almaktır. Yolculuğun cismani mi ruhani mi, olduğunun delilini İsra suresi şifrelediği gibi, Necm suresinin "Ve'n-necmi izâ heva"[12] (İnmekte olan yıldıza and olsun ki!) şeklinde ifadesi de destekler. Çünkü sure, Hz. Peygamber’i (SAV) "necm" e benzetiyor. Necm, gerçek yıldız demektir. Güneşimiz, diğer galaksilere göre bir necm'dir. Bu manada Hz. Peygamber (ASM) bir güneş haline gelmiştir. İnsanın güneşleşmesi, fizik ve ruh cephesinin bütünleşmesi, mücessem bir şuur haline gelmesi ile olur. Bu ise, ruhunun nuru ile bedeninin kuvvetleşmesi ile tahakkuk eder. Yani maddesi, eriyip kuvvetleşir; kuvveti ise kudretleşir. Güneşin gölgesi olmadığı gibi Hz. Peygamber'in (ASM) de gölgesinin olmamasının sırrı budur, denilebilir. Bu cihetten Mi'raç, ruhlaşan bir cismaniyetle olmuştur. İnsan zaten, cismi ve ruhuyla beraber insandır. Mi'raç madem cismani âlemi aydınlatmak, şuur-u hakk ile dolduracak risalet vazifesiyle vazifelendirmek içindir. O halde, Mi'racın da cisim ve ruh beraber olması esastır.

Mi'raçta rüyetullahın var olduğunu, Hz. Peygamber'in (ASM) gördüğü ve konuştuğu zâtın Cebrail değil, bizzat Allah’ın kendisi olduğunu Hz. Osman (RA) Münâcâtü'l-Kur'an isimli duasında, Necm suresi bahsinde ifade eder. İlmin kapısı, hikmetin evi, Kur'anın müevvil-i hakikisi, Hz. Peygamber'in (ASM) en has ilim ve hikmet talebesi Hz. Ali (RA) bu münâcâtı tasdik ederek râviliğini yapmıştır. Hz. Osman'ın (RA), ihtilaflı olabilecek bu mevzudaki net ifadesi gösterir ki, nübüvvet medresesinden bu konuda yakinî bir ilmi bulunmaktadır. Necm suresi, Hz. Peygamber'in (SAV) iki defa Allah ile görüştüğünü ifade eder. İlk seyahat, “Sidretü'l-Münteha” ya, ikincisi ise “Kab-ı Kavseyn” seviyesine kadar olmuştur. Üstad Bediüzzaman da bu gelişme safhalarını tefsir eder.

Mi'raç, Allah'ın ayı olan Recep ayında tahakkuk etmesiyle, Kemal-i Mutlak sahibi Allah'ı en kâmil manada tanıyan, seven, Onun için yaşayan, dünya ve Âhiretin Onun için yaşanmak üzere kurulduğunu idrak eden, insanın Allah'a aynalık seviyesine çıkabilecek bir donanıma sahip olduğunu bilip yaşayan, mutlak şükür, mutlak muhabbet, mutlak şevk sahibi olan Hz. Peygamber'in (ASM) Allah'a yönelişinin zirvesidir. Recep ayında ana rahmine düşen veya ruhu üfürülen Hz. Peygamber'in (ASM) kemal yolculuğu ve zirveleşmesinin adıdır.

Nasıl ki Hz. Peygamber (SAV) Şakk-ı Kamer mucizesini insanlara gösterdi. Aynı şekilde kendi ay gibi ruhani mahiyetini, tevhid hakikati ile yararak kendindeki zâtî acz ile cüz'i kudreti, zâtî cehl ile cüz'î ilmi, zâtî fakr ile cüz’î zenginliği ve bu şekilde bütün zıt mahiyetleri kendinde ayırdı. "Allah'tan başka kemal sahibi yoktur. Kemal, zâtiyetiyle Onundur. Çünkü Zât-ı Mutlak Odur. Ondan gayrısında, kendisine ait bir kemal olamaz. Ondan başkası ancak O Zât-ı Kâmil-i Mutlak'a kusur ve noksanlığını idrak ederek, hiçlik ve hiç-ender-hiçlik hissi içinde ayna olabilir. Kul için kemal, Allah'ı gösteren ve hissettiren bir ayna olmaktır. Bunun Kur'anî adı, halife-i ruy-u zemin olmak ve meleklerin secde edeceği Âdemiyet makamında bir ayna olmaktır.” seviyesini melekler, cinler ve ruhanilere gösterdi. (Sözler, 31. Söz, Giriş)

Hadisler, Hz. Peygamber'in (ASM) ümmetine mirası olan ilimdir. Sahih hadisler, Kur'anın tefsiridir. Mütevatir hadisler, lafzen ve manen tevatürüyle, Hz. Peygamber'e (ASM) aidiyeti sabit olan hadislerdir.

Her ilmin mütehassısları olduğu gibi hadis ilminin de mütehassısları, emeğini ve bütün ömrünü, fikrini ve hissiyatını hadislere adamış kişilerin varlığı elbette hadislerin varlığı kadar zaruridir.

Hadisler, Hz. Peygamber'in (ASM) vahyin i'lamıyla veya Kur'anın bütünlüğü cephesiyle veya fetanetine dayanan şahsi içtihadıyla vürud eden, hakikatli ve hikmetli cümleleridir. Sünnet ise, Onun hadislerinin yaşanılır halidir. Ki sünnet, kâinattaki sünnetullahın tercümanı olan Kur'anın yaşanılmasından ibarettir. Elbette Hz. Peygamber (ASM) neyi niçin yaşadığını ve yaptığını, Kur'an haricindeki sözleriyle ifade etmiştir. Bu noktada sahabeler onun şahitleri, fiiliyatının tâbileri ve tatbikçileridir. Onlar da yeni bir dine girdikleri için elbette bu dinin yaşanılır halini Hz. Peygamber'den (ASM) görerek ders almak hakları idi. Bilmedikleri konuları sormak da en olağan bir hadisedir. Bu manada sorup öğrendikleri, görüp yaşadıkları hakikatleri soran ve öğrenip yaşamak isteyen başta sahabe olmayan kendi çocukları, aile efradları, akraba ve aşiretleri olmak üzere bütün Tabiin tabakatı onların elinde dine dair her şeyi öğrendi ve gördüler. O şekilde de sonraki kuşaklara aktardılar. Günümüze kadar gelen Kur'ana muvafık dinî yaşantı sünnetin ve hadisin önemini bize göstermeye kâfidir. Ulema ise, Tabiin döneminden itibaren hafızalarında ve hayatlarında olan şeyleri kalemle yazıya aktardılar. İmam-ı Azam Ebu Hanife bu konuya çok ciddi bir vakit ayırmış, hiç bir meselenin karanlıkta kalmaması için yazılı olarak o konuya dair Sünnete uygun çerçeveyi belirlemeye çalışmıştır. Verdiği bir milyon hakikatli ve hikmetli fetvalar kendisinin bu konudaki mesaisinin büyüklüğüne delildir. Ayrıca kendisi de Sahabelerden bazılarını bizzat gören Tabiin'dendir. Kendisi sahabelerin en faziletlilerinden olan Abdullah bin Hâris bin Cez' Ez-Zübeydî'den (RA) bizzat hadis dinlemiştir.

Sahabelerin gayret ile toplayıp rivayet ettikleri, tahkik ve tedkikini yaptıkları hadisleri, Tabiin ve sonrası kuşak âlimleri kitaplar halinde düzenlemiş[13]; sonraki nesiller ise bu yazılanları da sınıflandırarak daha sağlıklı ve köklü temeller üzerine işi oturtmuşlar. Dine hadisler üzerinden saldırmak isteyenlere fırsat vermeyecek şekilde meselenin sınırlarını çizmişlerdir.

Hadisleri okumak, onları Hz. Peygamber'in (ASM) kasdettiği veya buna yakın manada anlamaya çalışmak Onunla muhatap olmak demektir. Âlimin, varisçileri yine âlimlerdir. Hz. Peygamber'in (ASM) her biri bir sahaya ait ilim ve hikmetleri içeren hadislerini yaşama derdiyle okumak, üstlerinde kafa yormak ümmetinin borcudur. Özellikle ilim ehlinin... Bu noktada Üstad Bediüzzaman, hadisler hakkında sağlıklı bir çerçeve oluşturacak tespitlerde bulunmuştur. (Muhakemat, 1. Makale, 11. Mukaddime)

[1] A’raf suresi, 144.

[2] Âl-i İmran suresi, 55.

[3] Saffat, 104.

[4] Saffat sûresi, 180-182 ve diğerleri…

[5] Müslim,Tahâret 1. Ayrıca bk.Tirmizî, Daavât 86.

[6] Ahzab suresi, 43.

[7] İsra suresi, 79.

[8] Buharî, Ezân: 8, 17. Sûrenin tefsiri: 11; Tirmizî, Mevâkît: 43; Salât: 42; Ebu Davud, Salât: 37; Nesâî, Ezân: 38; İbni Mâce, Ezân: 4; İkâme: 25; Müsned, 3:354.

[9] Müslim, Fedâil, 57-58.

[10] Bu sahabelerden birisi Saib b. Yezid’dir. (RA)

[11] İsra suresi, 1.

[12] Necm suresi, 1.

[13] Müsned-i Ebu Hanife isimli hadis kitabı da ilk hadis kaynaklarından biridir.

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (3)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.