İnsan fıtratı geçmiş-şimdi-gelecek şeklinde zaman farkındalığı, iç ve dış evren şeklinde mekan algısı, görüntü ve gerçek şeklinde hakikat algısı, sınırlı ve sınırsız, sonlu ve sonsuz şeklinde varlık algısındadır. İnsanın bu hayatî konulara dair sorularına cevaplar mahiyetinde olacak, insanda bu meseleleri köküyle bilmemekten ve iç dinamiklerini çözememekten kaynaklanan üzüntüler, korkular, endişeler, hırs ve ihtiraslar, hüsran ve hasretlerine çare olacak, felsefi açıdan bir “Tabula Rasa” ve dinî açıdan bir “Levh-i Mahfuz” veya “Beyaz Kağıt” konumu ve mahiyetinde olan zihnini dengeleyip hakikat ve hikmete eriştirecek, karanlıklar içinde bocalayan ruhunu ve evrenini onun için aydınlatacak bir mukaddes metne her insan fıtraten muhtaçtır. Hem mukaddes metni bütün yönleriyle anlayıp onu yaşayacak ve kendisine anlatacak bir öğretmen peygambere daha ötede ihtiyaçla muhtaçtır. İnsan fıtratı değişmediği için bu ihtiyaç da insanlık tarihi boyunca hiçbir zaman değişmemiştir. Kendi başına bu meselelerde aklı ikna, kalbi tatmin ve ruhu teskin edecek bir cevabı insanların bulması da imkânsız hükmünde olduğundan insanı ve evreni bu fıtrat üzere yaratan Allah, insanlardan hakikat bilgisini Kendisinden alacak “nebiler”, hakikat bilgisine göre bir hayat yaşayacak “resuller” seçmiş ve insanlık dünyasına onları bir üstad ve mürşid kılmıştır. Bu şekilde insanlığın hakikat arayışı nebi üstadlarla karşılandığı gibi, insanlığın hikmet arayışı ve hikmete uygun hayırlı bir hayat talebi de resul mürşidler ile tatmin ve teskin edilmiştir.
İnsanlık dünyasına gelen peygamberlerin bir kısmı sözlü, bir kısmı ise yazılı metinlerle bu üstadiyet ve mürşidiyetlerini sergilemişlerdir. Nebiler genel çerçevede şifâhî tarzda hakikat hizmeti yapmakla beraber bazen de aldıkları “suhuf” denilen yazılı metinlerle de iman hizmetini insanlığa sunmuşlardır. Resuller ise hem şifâhî, hem kitâbî tarzda hakka ve hikmete hizmet etmişlerdir, nübüvvet hizmeti de yapmalarıyla beraber… Resullerin kitâbî hizmeti ise “zübur”[1] adı verilen sahifeler veya “kitab” adı verilen kapsamlı mukaddes metinlerle iki şekilde gerçekleşmiştir.
Bu çalışmada insanlık dünyasında kendilerini gösteren peygamberlere ait mukaddes sahifeler ve kitaplardan nümuneleri inceleyerek tahlil edecek, onlardaki mukaddesliklerini gösteren ortak sembolik dilin varlığını delilleriyle ortaya koyacak, mukaddes metinlerin fıtrat ve evren düzeniyle mutabık ilmî yapısını örnekler üzerinde gösterecek, akabinde insanlar tarafından uydurulmuş, mukaddes diye lanse edilen sahte metinlerden biri olan Yezidîlere (Ezidîlere) ait Mushafa Reş’den bir parçayı tahlil edeceğiz. Bu şekilde mukaddes olan ve olmayan metinler arasında mukayeseli bir okuma yaparak okuyucuyu kutsal metinlerin hem akla, hem kalbe, hem ruha hitap eden ve insan nefsinin bencilliğini, insan benliğinin ego-santrik algısını etkisi altına alarak ıslah eden kuşatıcı mahiyetini gösterecek, kutsal olmayan metinlerin ise değil kalbe ve ruha, nefse ve enaniyete nüfuz etmek, bilakis akılları dahi ikna etmekten âciz yapısını ortaya koymaya çalışacağız.
- Peygamberlere Gelen Mukaddes Sayfalar
Kur’an-ı Kerîm, 87. bölümü olan A’la suresi 18-19. âyetleriyle Peygamberlere “suhûf” adı verilen imanî hakikatleri beyan eden sayfalar verildiğini ifade eder. Örnek olarak Hz. İbrahim ve Hz. Musa’yı (Allah’ın selamı ve selameti üzerlerine olsun) gösterir.
A’la suresi bu suhuflara dair içerikler hakkında şunları söyler:
“9. O hâlde, eğer öğüt fayda verirse, öğüt ver.
10. Allah'a karşı derin saygı duyarak O'ndan korkan öğüt alacaktır.
11,12. En büyük ateşe girecek olan en bedbaht kimse (kâfir) ise, öğüt almaktan kaçınır.
13. Sonra orada ne ölür (kurtulur), ne de (rahat bir hayat) yaşar.
14,15. Arınan ve Rabbinin adını anıp, namaz kılan kimse mutlaka kurtuluşa erer.
16. Fakat sizler dünya hayatını tercih ediyorsunuz.
17. Oysa âhiret, daha hayırlı ve süreklidir.
18,19. Şüphesiz bu hükümler ilk sayfalarda, İbrahim ve Mûsâ'nın sayfalarında da vardır.”
[Âyetteki “Suhûfi’l-ûlâ” (İlk sayfalar) cümlesi iki tarzda anlaşılabilmektedir: Birinci ihtimale göre âyetteki “ilk sayfalar” lafzının izahı arkada gelen “İbrahim ve Musa’nın sayfaları” şeklindedir. İkinci ihtimale göre, “suhûfi’l-ûlâ” (İlk sayfalar) lafzı “İbrahim ve Musa’ya gelen sayfalardan daha önceki sayfalar” manasında… Bu durumda iki âyetin manası şöyle olur: “Bu hükümler Âdem, Şit ve İdris’e gelen ilk sayfalarda vardı, İbrahim ve Musa’nın sayfalarında da vardı.” Bu manasıyla alınırsa surede bahsedilen hakikatlerin peygamberlerin getirdiği ortak mesajlar olduğunu gösterir. Ayrıca peygamberlere tek sayfa halinde yazılı metin verilebileceğinden dolayı âyetteki “sûhûfi’l-ûla” (İlk sayfalar) ifadesinin çoğul olması da gösterir ki, Hz. İbrahim ve Hz. Musa’dan (Aleyhimesselam) önce en az üç nebiye daha sayfa/sayfalar verilmiştir, tespitini yapabiliyoruz. Başta Arapça olmak üzere, dünya dillerinde çoğul ifade, en az üç şey veya kişiye verilen isimdir. Bu tespit metnin ilerisinde görüleceği üzere hadisteki ifadelerle de örtüşmektedir.]
Kur’anın 53. Bölümü olan Necm suresinde yine Hz. İbrahim ve Hz. Musa’ya (Aleyhimesselam) gelen sayfaların içeriği hakkında şöyle bilgiler verilir:
“36,37. Yoksa, Mûsâ'nın ve Allah'ın emirlerini bütünüyle yerine getiren İbrahim'in sahifelerindeki şu hakikatler kendisine haber verilmedi mi?
38. Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü yüklenmez.
39. İnsan için ancak çalıştığı vardır.
40. Şüphesiz onun çalışması ileride görülecektir.
41. Sonra çalışmasının karşılığı kendisine tastamam verilecektir.
42. Şüphesiz en son varış Rabbinedir.
43. Şüphesiz O, güldürür ve ağlatır.
44. Şüphesiz O, öldürür ve diriltir.
45,46. Şüphesiz O, iki eşi, erkeği ve dişiyi, (rahme) atıldığında az bir sudan (meniden) yaratmıştır.
47. Şüphesiz tekrar diriltmek de O'na aittir.
48. Şüphesiz O, başkalarına muhtaç olmaktan kurtardı ve varlık sahibi kıldı.
49. Şüphesiz O, Şi'râ'nın[2] Rabbidir.
50,51. Şüphesiz O, önce gelen Âd kavmini ve Semûd kavmini helâk etti ve hiç kimseyi bırakmadı.
52. Daha önce de Nûh'un kavmini helâk etmişti. Şüphesiz onlar daha zalim ve daha azgın kimselerdi.
53,54. O, "Mu'tefike"yi[3] de kaldırıp yere çarpmış ve onlara örttüğü azap örtüsünü örtmüştür.
55. O hâlde Rabbi'nin nimetlerinin hangisinden şüphe ediyorsun (ey insan!).”
Kur’an ayrıca resullere, nebilere veya resullerin nübüvvet dönemine ait ve imanî hakikatleri işleyen “suhûf” (sayfalar) onlara verildiğini A’la ve Necm sureleriyle ifade ettiği gibi resullere risalet dönemlerinde kutsal kitaplar dışında “zübur” adı verilen yazılı metinler verildiğini de ifade eder. Ki züburlar, suhûflar gibi imanî konuları işlediği gibi sâlih ameller ve takvaya ait hükümler de içermektedir. Nahl suresi, 44 ve Şuara suresi, 196. âyetlerde gördüğümüz üzere… Şuara suresindeki âyet “İnnehu le fî zübûri’l-evvelîn”[4] şeklinde olması ve “evvelîn” lafzının çoğul olması gösterir ki, en az üç resul bu şekilde mukaddes kitap dışında yazılı metinler almıştır. Bunlardan birisi Kur’an’ın işaret ettiği üzere resullerden birisi olan Hz. Salih’tir (AS). Kamer suresi, 54. âyet: “Eulkiye’z-zikru aleyhi min beyninâ” (Aramızdan zikr onun üzerine mi ilka edildi?) diye Semud kavmini konuşturur. Kur’anda net ifade edildiği üzere zikr, İlâhî mukaddes kitaplar manasında kullanılmaktadır. Hz. Salih’e (AS) her hangi bir kutsal kitap indirilmediğinden buradaki “ez-zikru” lafzını “zübur” adı verilen yazılı metinler olarak algılamak daha doğrudur. Çünkü Hz. Salih (AS), kavmi helak edilen bir resuldür. Kur’anın net bildirdiği üzere, nebilerin kavimleri helak edilmemişlerdir. Sosyal ve ferdî hayatı düzenleyerek insanı kendi fıtratıyla ve fıtrat düzenine tabi kâinatla barıştıracak mahiyette emir ve yasaklar getirerek insanı enfüsî ve âfâki bütün zulümlerden çekip almak için gönderilen resullerin kavimleri helak edilmişlerdir. “Küfür devam eder, zulüm devam etmez”[5] nebevî kaidesi ışığında Hz. Salih’e (AS) ve Semud kavmine bakıldığında ve “ez-zikru” cümlesi beraber ele alındığında Hz. Salih’e “zübur” verildiği belirmektedir.
Hadis-i şeriflerde Peygamberlere verilen yazılı kutsal metinler hakkında detaylı bilgilere ulaşılabilmektedir. Sahabelerin âlim ve zâhidlerinden Ebu Zerr-i Gıfari Hz. Peygamber’e (ASM) birçok konuda sorular sormuştur. Sorduğu sorulan bir kısmı bu sahadadır. Kendisinin soruları ve Hz. Peygamber’in (SAV) Onun sorularına verdiği cevaplar şu şekildedir:
-“Ey Allah’ın resulü! Allah’ın indirdiği kaç tane kitap vardır?” dedim. Resulullah (SAV):
-“100 sahife ve 4 kitap vardır. Şît’e 50 sahife indirildi. İdrîs’e 30 sahife indirildi. İbrahim’e 10 sahife indirildi. Musa’ya ise Tevrat’tan önce 10 sahife indirildi. Sonra da Tevrat, İncil, Zebur ve Kur’an indirildi.”
(Devam edecek)
[1] Nahl suresi, 44 ve Şuara suresi, 196.
[2] "Şi'râ", Himyer ve Huzâ'a kabilelerinin taptığı bir yıldızın adıdır. Bu ifadeyle, Allah'ın, evrenin yaratıcı ve hâkimi olduğu vurgulanmaktadır. Ayrıca bu yıldız eski Mısır dininde özel bir yeri olan Sirius yıldızının da adıdır. Eski Mısır’da Sirius, Osiris’in sembolüdür. Osiris, yeraltı dünyasının hâkimi, ölümsüz yaşam için diriliş tanrısıdır. Kur’an bu inanıştaki Firavunlar idaresindeki Mısır toplumuna gönderilen Hz. Musa’nın (AS) suhûfundan bahsettiği bu metinde “Şi’ra yıldızının Rabbi” olarak Allah’tan bahseder. Kur’anın bu ifadesi, Şi’ra (Sirius) yıldızının özel bir manası olmadığını, diğer yıldızlarla eşdeğerde olduğunu vurgular. Sembolizm boyutunda ise Şi’ra (Sirius) yıldızı “Külli şuur”, “Ebediyet” ve “Ölümsüzlük idrakine ermiş ruh” un sembolü makamını ifade etse dahi yine de Rabb-i Mutlak’ın rububiyeti altında dahil olduğuna işaret eder. Daha derinde Necm suresi, Hz. Musa ve Hz. İbrahim’in (aleyhimesselam) maneviyat semasının iki “Şi’ra yıldızı” olduğuna da remz eder.
[3] "Mu'tefike", altı üstüne getirilmiş demektir. Burada içlerinde yaşayan Lût kavmi ile birlikte alt üst edilen şehirler için özel isim gibi kullanılmıştır.
[4] Uzak Doğu dinleri ve kutsal kitaplarında yapılan araştırmalar göstermektedir ki, Hz. Peygamber (SAV) ve İslamiyet hakkında açık ve gizli işaretler onlarda da bulunmaktadır. Belgelerle bu husus tespit edilmiştir. Hz. Peygamber (ASM) hakkında içinde açık bilgilerin bulunduğu bir metin Hinduizm’e ait “Puranalar” isimli kutsal metindir. Ki Puranalar, isminin manası “Eski yazılar” demektir. İlgili Kur’an âyetinin birebir meali şudur: “Hakikaten İslamiyet ve Hz. Muhammed hakkındaki deliller ve hükümler eski yazılar içinde vardı.”
[5] El-Münâvî, Feyzu'l-Kadîr: 2:107.